Malum serinin malum yazarı, bir ay kadar önce sosyal medyada Alman kadınlarını ve genç kızlarını, Almanya’da yeni yürürlüğe giren öz belirlenim yasasına (Selbstbestimmungsgesetz veya Self-ID yasası) karşı sokağa çıkmaya çağırıyordu. Henüz Trump ABD seçimlerini kazanmamış, Almanya’daki hükümet düşme noktasına gelmemiş, erken seçim ihtimali doğmamıştı. Henüz Türkiye’deki, aralarında feminist gazetecilerin de olduğu hak savunucuları ve gazeteciler, 25 Kasım eylemleri sonrasında gözaltına alınıp tutuklanmamıştı.

Peki, nedir bu öz belirlenim yasası ve ABD seçimleri, Almanya siyaseti ya da Türkiye’yle ilgisi ne? Veya Judith Butler’ın “trans-sexist” ilan edildiği 2024 Almanya’sında, tüm bunların ne anlamı var?
Her şey aslında, 1981 yılından kalma ve oldukça travmatik süreçler içeren Transsexuellengesetz (Türkçeye “Transseksüel Yasası” olarak çevirebiliriz) adlı yasanın iyileştirilmesinin, Adalet Bakanı Marco Buschmann ve Aile Bakanı Lisa Paus tarafından gündeme getirilmesiyle başladı. 2023 yılında yoğun tartışmalara, muhafazakâr kesimlerin sert eleştirilerine ve hatta muhalefette yer alan Hristiyan Demokratlar Birliği’nin neredeyse bütün üyelerinin ret oyu vermesine rağmen yasa, koalisyon hükümetinin büyük oranda evet oyu ile meclisten geçerek, 1 Kasım 2024 tarihinde yürürlüğe girmiş oldu.
Yasa, daha önce oldukça karmaşık prosedürler içeren cinsiyet uyum sürecini kolaylaştırdı. Mesela, önceden psikolojik değerlendirmeler ve mahkeme kararı gerektiren isim değiştirme süreci, artık kişinin beyanıyla bağlı olduğu nüfus dairesinden doğrudan yapılabiliyor. Ayrıca, 14 yaş üstündeki çocuklara, ebeveynlerinin onayıyla cinsiyet uyum sürecine başlama imkânı tanıyor. Bu durumu kabul etmeyen ailelerin ise aile mahkemesine başvurma hakları bulunuyor.
Almanya’daki feministlerin ve queerlerin uzun yıllar süren mücadeleleri; feminist ve queer her eylem ve etkinliği trans kapsayıcı bir hale getirmek için çabalamaları, gösterdikleri irade ve dayanışma, yasanın geçmesinde ve bugünkü halini almasında oldukça büyük bir paya sahip. Her ne kadar yasa, özellikle muhafazakârların eleştirileri neticesinde bazı noktalarda yumuşatılarak, ondan yararlanan kişilerin kişisel verilerinin gerekli durumlarda paylaşılabilmesi gibi oldukça sorunlu eklerle geçmiş olsa da verilen mücadele ve kazanılan hakkın önemini küçümsememek gerekiyor.
Aslında, ilk tartışılmaya başlandığı zamandan bugüne gelen süreçte, yasaya yöneltilen eleştiriler, tüm dünyada yükselen sağ popülist ve muhafazakâr söylemlerin sadece bir yansıması ve belki Almancaya motamot çevirisi gibi. Bu durum, hem çok tanıdık hem de birçok farklı kesimin popülist politikalarında kadınların, gençlerin ve lubunyaların bedenlerinin nasıl bir iktidar alanı olmaya devam ettiğini görmek açısından önemli.
Aşırı sağcı parti Almanya için Alternatif (AfD), yasayı ideolojik bir proje olarak tanımlıyor ve şöyle diyor: “Biyolojik gerçekleri, küçük ve radikal bir azınlığın ideolojisine kurban eden bu yasa, kendilerini kadın olarak tanımlayan erkeklerle uğraşmak zorunda kalan kadınların yüzüne inen bir tokattır.” Bir yerlerden tanıdık geldi mi?
Die Linke’den (Sol Parti) trans, göçmen ve azınlık politikalarını eleştirerek ayrılan Sahra Wagenknecht ve ekibinin kurduğu sağ—pardon, sol—popülist parti Sahra Wagenknecht İttifakı (BSW), yasayı “tehlikeli bir saçmalık” olarak tanımlıyor. Wagenknecht’in, bu tür düzenlemelerin geleneksel aile yapısını ve toplumsal normları zayıflattığını savunduğu biliniyor. Kendisi de bir göçmen olan Wagenknecht, 2021 yılında yayınladığı ve Die Linke ile ayrışma sürecini başlatan Die Selbstgerechten (Türkçeye “Kendini Haklı Görenler” olarak çevrilebilir) adlı kitabında, kimlik siyasetini eleştirerek, kendilerini çoğunluk toplumundan ayıran ve kurban olma iddiasını türettikleri bir tür modada bulan “tuhaf azınlıklar” olarak tanımlıyor. Buna örnek olarak ise cinsel yönelim, ten rengi ve etnik kökeni gösteriyor. Hâlâ tanıdık gelmedi mi?
O zaman, hemen trans dışlayıcı feministlerin yasaya getirdikleri “eleştirilere” bir bakalım. Tabii ki ilk ve en yaygın eleştiri, trans kadınların “biyolojik erkek” olduğu ve bu “erkeklerin” kadınlara ait alanlara ellerini kollarını sallayarak girecekleri ve kadınları tehdit edecekleri iddiası. Diğer eleştiriler ise biyolojik kadınlığın “silinme riski,” çocukların cinsiyetleri üstünde ailelerin sözünün yok sayılması -ki yasa buna izin vermiyor- ve yasanın suistimal edilip isteyenin canı isteyince cinsiyetini değiştirebileceği endişesi.
Aşırı sağcılar, sol ve sağ popülistler, trans dışlayıcı “feministler” ve Trump gibi sağ popülist liderlerin trans haklarına karşıtlıkta ortaklaştıkları noktalar, aslında dünya genelindeki muhafazakârlaşma dalgasının ve sağ popülist politikaların hayatlarımızı tehdit ettiğini bir kez daha gözler önüne seriyor. Bu kesimlerin hemfikir olduğu ve vurguladığı konuların başında, kadınlara ayrılmış alanların “erkekler” tarafından işgal edileceği iddiası, biyolojik cinsiyetin öneminin kaybolacağı korkusu, aile yapısının tahrip edileceği ve ebeveynlerin çocukları üstünde söz hakkını yitireceği kaygısı yer alıyor. Yani sağ siyaset, hem kadının üremesi üzerindeki denetimini kaybetmek istemiyor hem de gençlerin ailelerinden bağımsız birer birey olarak görülüp kendi kararlarını almalarına karşı çıkıyor.
Türkiye özelinde baktığımızda, iktidar partisinin son dönemde yoğunlaştırdığı LGBTİ+ karşıtı söylemler, dört bir koldan besleyip palazlandırdığı “aile ve değerler” anlatısı ve her 8 Mart, 25 Kasım ya da Onur Yürüyüşü sırasında artan sokak baskısı ve şiddet, Türkiye’deki atmosferin dünya genelindeki sağ popülist ve muhafazakâr politikalardan pek de farklı olmadığını açıkça gösteriyor. Her yer giderek birbirine daha çok benzerken, tüm bu gelişmeler, yeni şiddet ve baskı politikaları olarak hayatlarımıza geri dönüyor.

Peki bundan sonra?
Meseleye Almanya özelinde bakmaya devam edelim. Yazının önceki bölümlerinde, özellikle muhafazakar kesimin bu yasayı reddettiğinden ve oylamalarda büyük oranda red oyu kullandığından bahsetmiştim. Şimdi ise hükümetin dağılma noktasına geldiği ve geçtiğimiz Şubat ayında erken seçimler için hazırlıkların başladığı bir atmosferde, öz belirlenim yasası yeniden mercek altında. Son yapılan anketlere göre, en yüksek oyu alması beklenen iki parti, muhafazakar Hristiyan Demokratlar Birliği CSU/CDU (%37) ve aşırı sağcı AfD’nin (%18), seçim propagandalarında en çok bu yasanın iptal edilmesini savunuyor. Yüzde altı civarında oy alacağı tahmin edilen Sahra Wagenknecht İttifakı (BSW) ise, önceki açıklamalarında aşırı sağ partilerle çeşitli başlıklar üzerinden koalisyon yapmaya hazır olduğunu ve kimlik politikalarına karşı olduğunu belirtiyor.
Hem dünyanın geri kalanında hem de Almanya’da muhafazakarlaşma ve sağ popülist politikaların yükselmesinin ilk sonuçlarından biri, her zamanki gibi toplumun en kırılgan gruplarından olan transların haklarının gasp edilmesi. Eğer ABD, Rusya ve Türkiye gibi giderek birbirine benzeyen ülkeleri göz önünde bulundurursak, trans haklarından sonra sıranın Almanya’da da kadın ve göçmen haklarına geleceğini öngörmek hiç de zor değil. Zira halihazırda muhafazakar ve sağ popülist partiler, göçmenlerin vatandaşlığa geçişini kolaylaştıran yeni yasaların geri çekilmesini, var olan kürtaj yasağının devam etmesini hatta sıkılaştırılmasını açıkça savunuyorlar. Bu durumun, zaten bir yılı aşkın süredir zorba bir polis devletine dönüşmüş olan bir ülkeye “çok yakışacağı” ise kesin.
Editör: Bawer
Kolaj: Mehmet Kirman