Tarih Vakfı, Cumhuriyet’in 100 Yılı serisi kapsamında yeni bir seçki yayımladı: Toplumsal Hareketlerin Asrı. Yakın tarihimiz için oldukça önemli ve ihtiyaç duyulan bu derlemede, LGBTİ+’ların tarihine ayrılmış bir bölüm bulunmuyor. Kitabı derleyen Y. Doğan Çetinkaya’ya göre bunun gerekçesi, kendilerine söz veren iki kişinin bu sözü tutmamış olması. Ancak, kitabın birkaç yıl önce tamamlandığını belirtmesi; LGBTİ+ hareketi üzerine yazabilecek ikiden fazla sosyal bilimci öznenin var olması; ve seçkinin İngilizce baskısında LGBTİ+’lara yer verileceği açıklaması gibi durumlar, güncel konjonktür içinde düşünülünce, bunun pek de tatmin edici bir gerekçe olmadığı aşikar. Bilhassa son birkaç yıldır Türkiye’deki LGBTİ+ hareketinden pek çok kişi ve örgütün, uzun yıllar sadece sözel aktarımla kısıtlı kalan tarihimizi kaydetmek için ne kadar çok çaba ve emek harcadığını bildiğim için, konuyu sakin bir şekilde ele almakta zorlanıyorum.
Sürecin ardında büyük bir samimiyet ve terslikler silsilesi olsa dahi, Türkiye’de toplumsal hareketleri LGBTİ+’ları dışarıda bırakarak yazamazsınız. Eğer gerçekten iddia edildiği gibi, konuyu yazmaya söz verip tutamayan kişiler olduysa, böyle bir dönemde, en azından dayanışma göstermek adına kitabın basımı ertelenebilir ve LGBTİ+ mücadelesini yazacak biri bulunabilirdi. Bütüncül bir tarih anlatısı oluştururken bizi dışarıda bırakmanız imkansız. Çünkü LGBTİ+’ları çıkarınca yakın siyasal tarihimizde oluşan boşluğu dolduramazsınız.
Nasıl ki devlet erkinin Kürtlerin mücadelesini yaygın anlatının dışında bırakma çabası, kolektif mücadelelerimizde onarılamaz yaralar açtıysa, aynı durum kuirlerin mobilizasyonu için de geçerli. Kapladığımız yer o kadar büyük ve örgütlü ki içinde olmadığımız bir toplumsal hareket yok. İşte bu yüzden, içinde olmadığımız bir toplumsal hareket kitabı da olamaz.
1980’lerde darbe rejimi tüm siyasal hareketleri bastırdığında, devrimciler hapiste ve baskı altındayken, solun ve öğrenci hareketinin ağır bir hezimet yaşadığı o dönemde bayrağı kadınlar ve LGBTİ+’lar devraldı ve bugünlere taşıdı. Hem hafıza aktarımında hem de hareketlerin sürekliliğinde Türkiye’deki tüm siyasal hareketlerin kadınlara ve lubunyalara borcu çok büyük. Yıllarca örgütlendiğimiz her alanda, küfürlerin hedefi olurken hem sizlere karşı hem de sizlerle beraber mücadele ettik. Sayısız ayrıcalıktan yoksun olmamıza rağmen büyük bir dirayetle örgütlediğimiz emeğimizle, toplumsal hareketlerin her alanında paydaşız. Bu yüzden kimse, hiçbir gerekçeyle, bizi tarihin dışına itemez.
Tarihçi değilim, hatta tarih, oldukça yetersiz olduğum alanlardan biri. Ancak yıllardır kendi kimliklerimin toplumsal hafızasını tutmaya çabalayan biri olarak, Türkiye’deki toplumsal hareketlerde lubunyaların yerine dair amatörce birkaç şey söylemek istiyorum. Ülkemizdeki LGBTİ+ hareketi yalnızca Türkiye’de değil, evrensel mücadeleler arasında da önemli bazı niteliklere sahip. Örneğin, dünyada 2. dalga feminist hareketin yıllarca sekteye uğradığı bir dönemde, feminist hareketle organik bir bağ kurarak ortaya çıkan örgütlü bir LGBTİ+ hareketi bildiğim kadarıyla yalnızca bizde var. Ayrıca Müslüman ağırlıklı nüfusa sahip ülkeler arasında ilk Onur Yürüyüşü yine Türkiye’de yapıldı. Yani özgün ve önemli bir tarihimiz var.
1987 yılının Nisan ayında trans kadınlar ve eşcinsellerin Gezi Parkı’nda başlattığı açlık grevinin hemen ardından, Mayıs ayının 17’sinde Yoğurtçu Parkı’nda meşhur Dayağa Karşı Yürüyüş gerçekleştirildi. Ve Türkiye’de 1987’den bu yana LGBTİ+’lar ve feministler, ortak ve kesişimsel bir mücadeleyi görünür bir biçimde ve diğer tüm hak mücadelelerine de alan açarak sürdürüyorlar. Hatta Filiz Kerestecioğlu, 2017’de Bianet’e, Dayağa Karşı Yürüyüş’ün 30. yılı için verdiği röportajda bu durumu şöyle ifade ediyor:
“Dayağa Karşı Yürüyüş, darbe sonrası yapılan ilk yasal yürüyüştü. Özel alanın politikasını yapmak, ‘kol kırılır yen içinde kalır’ ya da ‘kadının karnını sıpasız sırtını sopasız bırakmamak gerek’ diyen mahkeme kararı gerekçesi gibi şeylerin ifşa edilmesi, kadınların şiddeti evde tek başlarına yaşamadığı, bütün kadınların sorunu olduğunu, potansiyel olarak hepimizin şiddet görebileceğini yüksek sesle ifade etmek ve buna karşı bir politik hat geliştirmek anlamında ciddi bir önemi vardı.
“Hem darbe sonrası olması hem de kadınların kendileri için yaptıkları ilk yürüyüş olması dışında da farklılıklar taşıyordu. Herkesin kendi kimliğiyle orada var olabilmesi, trans kadınların katılımı ve ilk defa kürsüden söz alması anlamında da önemliydi.”
En başından beri iç içe geçmiş politik tarihlerimizin, derlemede yer alan kadın hareketleriyle ilgili diğer yazılarda anılmış olmasını bekliyor ve temenni ediyorum. Ancak, bir ortak tarihimiz olduğu kadar, tamamen özerk, kendi dinamikleriyle şekillenmiş ve anlatılmaya değer kendi hikayemiz de var.
İlk kez 1993’te yapılması planlanan Onur Yürüyüşü, valilik tarafından yasaklandı. Aynı yıl Lambdaistanbul, bir yıl sonra da Ankara’da Kaos GL kuruldu. Mücadeleler ve kazanımlarla dolu 1990’lı yıllara dair kapsamlı bir anlatıyı, Elif İnce’nin 2014 yılında yayınlanmış LGBTİ: Kaldırımın Altından Gökkuşağı Çıkıyor başlıklı yazısında bulabilirsiniz. Türkiye’de Onur Yürüyüşü ilk kez 2003’te gerçekten gerçekleşebildi, ilk Trans Onur Yürüyüşü ise 2010’da yapıldı.
Bu süreçte, binlerce özne ve yüzlerce eylemle hem haklarımızı savunarak hem de dayanışma ağlarının içinde yer alarak toplumsal mücadelenin başat bir aktörü olduk. Dernekleşme başvurularımızın reddi, kapatma davaları, kaynaksızlık, nefret gruplarının sürekli hedef göstermesi, linç girişimleri, arkadaşlarımızı nefret cinayetlerine kurban vermemiz gibi sayısız olumsuzluğa rağmen süren LGBTİ+ mücadelesi, 2013 yılında Gezi Direnişi’yle beraber inanılmaz bir görünürlük elde etti ve bugün hâlâ o görünürlüğün bedeli bize kolektif olarak ödetiliyor. Son birkaç yıldır, pek çok toplumsal hareket, içindeki varlığımız üzerinden kriminalize edilirken, bizi bir asırlık anlatının dışında bırakmak yalnızca minik bir “editoryal seçim” değil, aynı zamanda politik bir pozisyondur.
Bazen burnunuzun ucundaki bir şeye aşırı odaklanmak, asıl sorunun ne olduğunu unutturabiliyor. Belki bu derleme hazırlanırken da başka aksaklıklar, LGBTİ+’ların bu seçkide yer almamasının ne denli büyük bir sorun olduğunu gölgede bırakmıştır. Bu yüzden hatırlatmak istiyorum: Bugün LGBTİ+’ların mücadelesini “ertelenebilir” gören her türlü girişim, karşısında durduğunu sandığı ideolojiye hizmet eder.
Nasıl ki sol, günümüzde hâlâ 80’ler öncesinde kadınların eşitlik mücadelesini “devrim sonrası”na ertelemenin bedelini ödüyorsa, bizi bugün ertelenecek bir mesele olarak görmenin bedeli de başka şekillerde ödenecek. Bizi tarihten silemeyecekler ve bugün yaşananları da yarın başkaları hatırlıyor olacak.
Şunu asla unutmayın: Yıllarca kadınlar ve LGBTİ+’lar, hiçbir koşulda Taksim’i terk etmeyen yegâne siyasal hareketlerin kurucuları oldu. Hafifmeşrep ablaların ve zırıl oğlanların kaldırdığı barikatlardan girdiniz alanlara. Yıllarca alttan aldık, öğrendik ve öğrettik. Sizlerle beraber ve sizler için nöbet tuttuk. Parti binalarında çay bardaklarınızı yıkadık, psikolojik ve fiziksel ilkyardım sağladık. Erkekliğinize yediremediğiniz ya da angarya gördüğünüz her iş bizlerin elinden çıktı. Görünmek ve konuşmak istediğiniz kürsüleri çıkmadan kurduk, indiğinizde de kaldırdık.
Türkiye’deki toplumsal hareketlerin birçoğunda emeğimiz ve payımız var. Hikâyelerimizi anlatmamayı, emeğimizi görmezden gelmeyi, eksikliğimizi küçümsemeyi tercih edebilirsiniz. Bunu oldukça uzun zamandır tolere ediyoruz zaten. Ancak şunu bilin ki bugün yalnız bırakılmışlıklarımız ve ertelenmişliklerimiz, yarın faşizmin namlusunun ucunda duran diğer tüm mücadelelerin kaderine dönüşecek.
Kitabın Twitter duyurusunda, “Eksikleri bulmak okurlara, onları tamamlamak da yoldaşlara kalıyor artık” demişsiniz. Ben de bunca sözün ardından, basit bir “eksiklik” tanımının ötesine geçen bu sürece dair özeleştirinin, hâlâ öncelikle Y. Doğan Çetinkaya’ya ve Tarih Vakfı’na ait bir yükümlülük olduğunu vurgulamak isterim.
Çünkü kitapta büyük bir “eksiklik” var: Biz yokuz. LGBTİ+ mücadelesi yok. Ve yıllardır her eylemde tekrar ettiğimiz gibi: LGBTİ+’larsız kurtuluş da yok.
Ya hep beraber, ya hiçbirimiz!
Editör: Bawer