İnsanların cinsel/romantik yönelimlerini keşfetme süreçlerini aktaran yazıları okurken “Zaten içten içe biliyordum” ya da “Arkadaşlarım karşı cinse ilgi duymaya başladıkça, ben o çekimi hemcinsim için hissediyordum” tarzı ifadelere fazlasıyla denk geldim. Bu deneyim aktarımlarını okumayı önemli bulsam ve hoşuma gitse de hiçbir zaman da kendi deneyimlerime yakın bulamadım. Ben, herkes aşk ve cinsel çekim üzerine şaka yapıyor zannediyordum ya da hep birlikte toptan abartıp romantize ediyoruz diye düşünüyordum. Sanırım bu yüzden, tam olarak neden sevgilim olması gerektiğini hiç anlayamadım. Soyut ve mecaz benim için hep bir bilinmezlik iken, aşk gibi tam aslında ne olduğunu kimsenin bilmediği bir duygu için de böyle olması çok ilginç değil aslında.
Aşk nedir? Romantik sevgi nedir? Bunlar birbirlerinden ayrı şeyler midir? Bu yazı bunun hakkında.
Ergenliğin başlarında sınıf arkadaşlarım birbirlerine karşı “çekim” hissetmeye başlamalarıyla “sevgili olma” fikri yavaş yavaş kafalarına oturmaya başladı. Buna bağlı olarak, okuldan çıkışlarda benimle arkadaş olmaya katlanan bir avuç insanla beraber yürürken bana kimden hoşlandığımı sorarlardı. Soruya “kimse” dediğimde yanıtımı beğenmezlerdi; arkadaş olduğumuzu söyler, onlardan ne sakladığımı sorarlardı. Yani, belli ki sorunun cevabı “kimse” olamıyordu. Ben de bana sorulan diğer zamanlarda, genelde benden önce konuşan kişinin cevabını ortaya atardım. Çoğu zaman işe yarardı, bazen de asla vermek istemediğim cevap yüzünden tartışmalara maruz kalırdım.
Biraz büyüdükten sonra, bir gün bir akrabamın şakayla karışık “Evlenince görürsün” dediğini hatırlıyorum. Cevap olarak “Evlenmeyeceğim ki” demiştim. İlk seferde şaka zannedip gülen çoğu kişi, bir noktada ciddiyetimi anlayınca “Büyüyünce görürüz seni” demeye başladı. Demek ki evlilik bir zorunluluk, yapılacaklar listesinden üzeri çizilmesi gereken bir maddeydi. Buna rağmen, evlenmeyen akrabalarım ve büyüklerim vardı. Bu yüzden, neden bunun bir sorun olduğunu anlayamadım. Evlilik zorunlu olmadığı halde neden bunu gerçekleştirmemenin bir sorun olduğunu kavrayamadım.
Okulda bize öğretilen tarihte insanlar neden birisini sevdi diye ülkeleri yakıp yıktı? Neden yeminli düşmanlar sevgili oldu? Neden evlenmemek aslında bir seçenek değilmiş gibi kabul edildi? Hiçbirini anlayamadım. Anlamam gerekiyor mu, ondan da emin değilim. Özellikle üniversiteye kadar aşk ve devamında gelen her şeyin biyolojik olduğunu düşünüyordum. Herkese de bunu anlatıyordum, çünkü anlatırsam onlar da beni anlarlar ve hep beraber bu abartma işine artık bir son verebiliriz diye düşünüyordum. Tabii ki de işe yaramadı.
Çekim ve sevginin biyolojik bir yanı olduğu doğru olsa da, tamamen biyolojik olmadıkları da bir gerçek. Benim kafamda aşk, iki parçadan oluşuyor: biyolojik sistemi ve sosyal yapısı. Biyolojinin üzerine bu yazıda eğilmeyeceğim, belki başka zaman; bu yazı sosyal kısmına yönelik.
Aşk, zamana bağlı olarak değiştiği gibi, içinde bulunduğu topluma da uyum sağlar; bunun yanı sıra kişiden kişiye de farklılık gösterir. Bunu yalnızca yönelim çeşitliliği bağlamında söylemiyorum, sadece tanım ve süreç açısından bile aşık olma herkes için farklıdır. Ama hepsi aşktır ve toplum, aşkı her türlü sevgiden üstte tutar.
Neden? Aşkı platonik sevgiden üstün yapan nedir?
Aşkın, diğer sevgilerden öncelikli ve özel olduğu düşüncesi; bir kişiye ihtiyacımız olduğu ve onu bulunca hayatımızın tıkırında gideceği inancı, insanlık tarihi açısından oldukça yeni aslında. Bu düşünceye “amatonormativity” deniyor. Herkesin bunu istememesi çok normal. Ayrıca aşkı diğer sevgilerden üstün yapan bir özellik teknik olarak yok; bu, toplumun amatonormatif düzeninden geliyor. Hayatınızdaki “o” kişiyi bulmanıza, evlenmenize veya bir partnerinizin olmasına aslında gerek yok. Elbette, herkes istediği zaman istediği kişiyle partner olabilmeli, romantik ya da cinsel çekim duyabilmeli. Ancak, istemeyen kişinin evlenmeme ya da bir partner aramama hakkı olmalıdır. Kişi, hayatını değiştirecek bir partner aramak zorunda kalmamalı, birine aşık olmaması onu “sevgisiz” yapmamalıdır. Bu konunun vurgulanması gereken en önemli noktası belki de budur: Aşık olmamak bir eksiklik olarak görülmemelidir. Şahsen, verecek sevgim çok; aralarında romantik sevginin olmaması, beni sevgisiz biri yapmaz.
Peki, aşk diğer sevgilerden neden üstün tutulmalı ki? Neden arkadaşlar, sevgililer kadar önemli olamaz? İnsanların tamamen tek eşli – ki değiller – ve bir yerlerde bir ruh eşleri olduğunu varsaysak bile, aşkı neden diğer sevgilerden üstün tuttuğumuzu açıklamıyor. İnsanlar sosyal varlıklar, ve tepedeki varsayımı sürdürecek olsak dahi, çevrenizdeki herkes bir anda kaybolmayacak; başka insanlarla platonik ilişkilerinizi sürdüreceksiniz. Yani, romantik bir ruh eşiniz olsa bile, bu başka yoldaşlarınız olmayacağı anlamına gelmez. Bu görünüşte masum olan argümanın, bazı diğer ilişki dinamiklerini kötü bir ışığa ittiği gibi, daha derin ve kapsamlı bir etkisi olduğunu düşünüyorum: Şiddet faillerine uygun bir zemin hazırlıyor.
Ruh eşinizi bulunca ne olacak? Sadece o kişi “en”iniz mi olmalı? Birbiriniz için mi yaratıldınız? Bu durumda size zarar verirse ne yapacaksınız? Açıkçası, hayatınızda bir numara olarak bir yeri mutlaka doldurmanız gerekiyorsa, o yeri kendinizle doldurmak, belirsiz bir ruh eşini oraya yerleştirmekten daha fazla yarar sağlayabilir.Ruh eşi ve “birbiriniz için tek olma” argümanlarının, failler tarafından defalarca kelepçe gibi kullanıldığını duymuşumdur. (Tam bu noktada bir hatırlatma koyayım şuraya: Siz yarım değilsiniz ki başkası sizi tamamlasın. Siz kendiniz biriciksiniz, bunu unutmayın.)
Bu argümanların kişiyi savunmasız bırakmasının yanı sıra, aşkın yüceltilip platonik duyguların yerilmesinin bir başka sonucu da kişinin yalnızlaştırılmasıdır. Bu kişinin yardıma erişimini de engellediği için tehlikelidir. İşin güç dinamikleri ve topluluk dayanışması boyutu bir yana, bir hayal uğruna var olan bağlantıların hiç sayılması cidden üzücü ve kalp kırıcı. Bir ilişkiyi yüceltmek için diğer ilişkilerinizi yerme ihtiyacı duyuyorsanız o ilk ilişki ne kadar kutsal ve yüce olabilir ki? Aksine, bu durum, diğerlerinden daha yüzeysel ve gelip geçici olduğunu göstermez mi? Diğer ilişkilerle var olamayan bir ilişki gerçekten bu kadar büyük bir tehdit midir? Aşk, arkadaşlık bağlarının karşısında bu kadar güçlü mü?
Başka bir açıdan bakacak olursak, neden aşk ve arkadaşlık bir arada var olamaz? İnsanların çoğu bu iki dinamiğe çok keskin sınırlar koyuyor ve açıkçası bunu anlamlandıramıyorum. Çok sevdiğiniz o kişi, sizin aynı zamanda arkadaşınız da değil mi? Birisiyle önce arkadaş olup sonra neden sevgili olmak tabu olmalı? Bu hisler cidden bu kadar keskin sınırları olan duygular mı? Günün sonunda hepsi sevgi değil mi?
Sevgiyi başkalaştırma çabası, hem aşka yücelik katarken, arkadaşlığı da bir noktada “sıradan”laştırıyor. Aşkı heteronormatif ve tek eşli görüp, saflık kültüründen (purity culture) de etkilenerek insanlara, özellikle kadınlara bir hayal satıyor olabilir miyiz? Şahsen, ben toplumun aşkı kadınlara sunuş şeklinin temelde çok göz boyayıcı olduğunu düşünüyorum. “Birisi gelecek, bu insan seni sen olarak görecek. Sana kendine denk davranacak, çünkü siz bir bütünün iki yarısısınız. Şimdi birleştiniz ve eşitsiniz. Böyle başka birisi olmayacak, zaten siz birbiriniz için yaratıldınız.” Aşk, sanki kadının erkekle aynı zeminde olabileceği tek bağlam olabilirmiş gibi bir yaklaşım var ortada. Gündelik hayatta sürekli baskılanan ve objeleştirilen kadınlara, insan olarak var olabilmeleri için bir erkekle karşılıklı aşk bağı kurmaları gerektiği ve devamında toplumun onlara biçtiği yolu yürümeleri gerektiği mesajı, kırmızı kurdelelerle ve güllerle süsleniyor. İçindeki duygulardan bağımsız olarak bile, aşk denen şey, uzaktan bakan biri olarak bana böyle görünüyor. Bu durum sadece kadınlar için değil, her türlü azınlık grubu için de böyle.
Amatonormatiflik üzerine bir video* izlediğimde, konuşmacının dokunduğu bir nokta dikkatimi çekmişti. Kuir aktivistlerin, en başta kimlikleriyle var olma haklarını kazanmak için “sevme hakkı”nı masaya koyduklarından bahsediyordu. Dediğine göre, ABD’de kuir aktivizmin ilk güçlendiği zamanlarda, kuirler kendilerini daha kabul edilebilir kılabilmek için “Biz de sizin gibi seviyoruz; sevdiğimizin ne önemi var? Love is love.” demişler. O klasik love is love sloganı da buradan geliyormuş ve bu strateji cidden başarılı olmuş; hemcinsler arası evliliklerin yasallaştırılması meclislerde tartışılmaya başlamış.
Anlatıcı, kuirlerin en başta kendileri olarak hayatta kalabilmek için heteronormatif bakıştan uzaklaşmayı, tek eşlilik çerçevesi içinde sunarak uzlaşma aradıklarını ifade ediyordu. Bu doğru; aktivizmde bu bir yaklaşımdır. Ancak burada sorun, hayatta kalmaya çalışan kuirlerden ziyade, ikna edilmeye çalışılan çoğunluk. Kuirlerin bu pazarlığı bana, aşkın ne kadar bağlamsal olarak değiştiğini ve şekillendiğini de bir kez daha fark ettirdi. Dediğim gibi, aşkın sadece biyolojik etmenlere dayandığını düşünmüyorum. Arkadaşlık arasındaki farklarını sorgulamam da bundan. Eğer aşk, insanların düşündüğü kadar yüce bir şey olsaydı, kendi başına etkilenmeyen ayrı bir yapı olmasını beklerdim.
Tabii, aşkın yüceliğini sorgularken, arkadaşlığın bu süreçte nasıl değersizleştirildiğini de konuşmak gerekiyor. Arkadaşlık hakkında genellikle, “Onlar gelip geçicidir, çok arkadaşın olur ama bir kısmı sadece çevrendedir,” denir.
“Evlendin mi? Düzenli ilişkiye mi girdin? Artık arkadaşların o kadar da önemli değil. Zaten arkadaşlar gelip geçici değil mi? Hayatındaki en önemli öncelik artık partnerin.”
Arkadaşlık mertebesinin sınırları tam olarak nerede başlıyor ve nerede bitiyor, bunu çok merak ediyorum. Çünkü bu, benim net bir cevap verebileceğim bir soru değil. Yakınlık seviyeme göre arkadaşlarımla olan sınırlar değişkenlik gösteriyor. Bu sınırların çizilmesinde, hem arkadaşlarımın istekleri hem de benim dileklerim önemli.. Ancak bu ilişkiler iki kişilik, yani bu bağda sadece ben ve arkadaşım var. Fakat arkadaşımın bir sevgilisi olduğunda, bu ilişki bir anda garip bir şekilde üç kişilik hale geliyor. Tam tersi de geçerli; bir şekilde dışarıda kalıyorum. Neden sevgililik/partner ilişkisi, arkadaşlık ilişkilerini bu kadar kolay etkilerken, tersi nadiren gerçekleşiyor? Neden arkadaşlık, sevgililiğin karşısında bir şey ifade etmiyor?
Arkadaşım olunca, onunla hayatım boyunca konuşacağımı varsayarak hayatıma katıyorum — çünkü o kişiyi, yani arkadaşımı seviyor ve değer veriyorum. Varlığı beni mutlu ediyor, bu yüzden de hayatımda yer edinmesi gerektiğini düşünüyorum. Başka bir arkadaş edindiğimde, ilk arkadaşımın hayatımdaki yeri yok olmuyor, geride kalmıyor. Bu nedenle, bir kişinin hayatına yeni biri girdiğinde neden arkadaşlıkların öneminin azalmasını bekliyoruz, bunu anlayamıyorum. Bu işin lojistik kısmı aklıma yatmıyor. Belki otizmdendir, belki başka bir sebepten ama açıkçası aşkın yüceliğini ya da kutsallığını göremiyorum. Sevgiye neden sıralama yapıyoruz ya da ona bir değer biçiyoruz, emin değilim. Bu tavır, tepede insanların destek ve dayanışmaya ulaşmasını zorlaştırıyor gibi geliyor. Bu konuyu daha iyi anlamak adına bir senaryo verecek olursam:
“Partnerinle aranızda sorun mu yaşıyorsun? Ama o senin diğer yarın, olur arada öyle. Erkek değil mi? Erkeklik işte, bazen böyle olur. Sonuçta kocan; ne yapacaksın, bırakıp gidecek misin? Arkadaşına mı dert yanmak istiyorsun? Ama o sadece bir arkadaş. Eşinin özelini mi paylaşacaksın? Eş ile arkadaş farklıdır. Eş dediğin, hayatının sonuna kadar yanında olacak. Arkadaş öyle mi? Zaten diğer arkadaşların da evlendi, bak çocuk bekliyor birisi. Diğerinin yeni doğan oğlu var. Senin derdinle mi ilgilensin bir de? Arkadaşsınız sonuçta, eşin gibi değil ki.”
Toplumun pazarladığı ideal, heteronormatif ve tek eşli aşkın nihai hedefi evliliktir. Bu senaryoda, aşkın dokunulmazlığı, kadınları ‘o’ kişiyi ararken yalnızlaştırıyor; Gözleri bir hayalle boyanıyor ve ardından arkadaşlığın değeri düşürülerek yardım yolları kapatılıyor. Aşkın tek bir kişiyle yaşanması gerektiği ve bu aşkın dokunulmaz olduğuna dair fikirlerin özellikle bu noktada zararlı olduğuna inanıyorum. Ayrıca bu tablonun, saflık kültürüyle yoğrulduğunu düşünüyorum.
Çünkü bize sunulan aşk ideali, sadece bir kişiye odaklanır: O kişiyle başarılı olacaksınız ya da birçok kişiyle deneyip, sonunda ‘o’ özel kişiyi bulacaksınız. Bu düşüncelerin ortak noktası, cinsel bağlamda gizli bir saflık koşulunu da beraberinde getirmeleridir. Bu saflık, bir anda ‘o’ kişiye adanacak bir adak gibi sunuluyor. O kişi geldiğinde, ona sunduğunuz cinsellik, bakirelik üzerine yazılıp çizilen kişi her türlü objeleştirici miti beslemeye başlar. Hayatınızın her döneminde, o yaşınıza uygun aşk üzerine yazılan veya oynanan medyalar bu stereotipleri fark etmenize yardımcı olabilir. Ancak sadece şu anda durup düşünmeye başlarsanız, yüce ve kutsal olduğu söylenen aşkın aslında düşündüğünüz kadar dokunulmaz olmadığını fark edebileceğinizi düşünüyorum.
Aynı şekilde, hayatınızda arkadaşlığın yerini ve ağırlığını sorgulamak bence herkesin yaşaması gereken bir süreç. Şahsen, aşkın gücüne de yüceliğine de de kutsallığına da inanmıyorum. Arkadaşlarımın biricik olduğunu düşünüyorum. Bana kalırsa sevginin, farklı makamlarına ihtiyaç olmamalı. Günün sonunda, hepsi sevgi ve hepsi yeterli.
Görsel yazara ait
Editör: Bawer
Katkılarından dolayı Hazan Özturan’a teşekkürler.