Yakın bir zamanda Kür Day’de İlknur Hacısoftaoğlu’nun “Futbolu Paslaşmak ve Paylaşmak Üzerine Bir Alana Dönüştürmek” etkinliğinde anlatılanlarla, kendimi bir an 25-26 yıl öncesine gidip geri gelirken buldum. Bir yandan orada kalıp anlatılanları dinlemeye çalışırken, diğer yandan çocukluğuma gidip o dönemleri eşelemek zihnimi biraz yordu. Ancak yaşadığım aydınlanma ve heyecanla sadece “oha” diyebildim. Oha, çünkü anlatılanlar benim hikayeme dokunuyordu. Oha, çünkü bahsi edilen erkek benim evimde de vardı. Ve yaklaşık 5-6 aydır bunu hiç düşünmemiştim. Bu karışık paragrafı aydınlatacağım, ancak biraz uzun olacak.
***
Fanatik Galatasaraylı bir babanın kızı olarak dünyaya geldim. Henüz bir yaşındayken üstüme sarılmış Galatasaray bayrağından bunu anlayabilirsiniz.

Yaş biraz ilerledikçe, aile içindeki Fenerbahçelilerle yapılan küründen kavgalarda Galatasaraylı olduğumu söylediğim zamanlara geldik. Yatak odasındaki kocaman gardırobun üstünde, evin hiçbir yerine sığdıramayacağım kadar büyük bir Galatasaray resmi olduğunu öğrenmiştim. Bir kere açıp tüm parçalarını birleştirmeyi denemiştim; sığmadığını da oradan biliyorum. Muhtemelen gazete kuponu biriktirilerek alınan bir şeydi. Fanatik bir Galatasaray taraftarı olan babam, fakirlikten kelli sadece birkaç bayrak ve afişle yetinirdi. Şimdi onun maç izleme saatlerinden bahsedelim.
Çoğu zaman, babama odayı bırakırdık. Maçları aşırı sinirli bir şekilde izlerdi; özellikle takım kaybederken ya da gol kaçırıldığında sinirlenirdi, tahmin edeceğiniz üzere… Hafızam beni yanıltıyor olabilir, kırıp dökme anlarına şahit oldum mu bilmiyorum ama annemden bir Galatasaray maçı sırasında sehpanın kırıldığına dair bir anı dinlediğime eminim. Kısacası, bir Galatasaray maçı günü babam evdeyse, o sırada oturma odası onundu. İşte böyle bir babayla 12 yıl geçirdim. Daha sonra kendisini çalıştığı fabrikada bir iş kazasında kaybettik. (Hastaneye gitmesine izin verilmediği için fabrikada kalp krizi geçirdi.)
O fanatik babaya rağmen, bir dönem hoşlandığım çocuk yüzünden biraz alakadar olmam dışında, futbolla ilişkim hiç denecek kadar oldu. Sadece ilkokul birinci sınıfta, henüz kızlarla arkadaşlık kuramadığım dönemde, oğlanlarla futbol oynadığımı hatırlıyorum. Hepsi bu. Özellikle politikleşmeye başladıktan sonra, futboldan neredeyse tiksindim diyebilirim. Fakat bir gün geldi ki, “İzmir’de futbol oynasak keşke, bi takım mı kursak?” cümlesini kurdum. Futbola bu kadar uzak olmama rağmen böyle bir şey istememin tek nedeni, aktivizm dışında lubunyalarla başka bir şekilde bir arada olma arzusuydu. Çünkü lubunyalarla yalnızca dayanışma ve aktivizm amaçlı bir araya geliyordum. Ankara’dan İzmir’e taşınmıştım ve arkadaşım yoktu. Lubunyaları yalnızca toplantılarda ve sonrasındaki oturmalarda görüyordum. İki yılın ardından, İzmir ibneleriyle, dönmeleriyle kaynaşmaya karar verdim. Futbol oynamak, sadece bir araçtı – ta ki halı sahaya ilk kez çıktığım güne kadar.
Tam da “Futbol mu oynasak?” düşüncelerini birileriyle paylaştıktan sonra, Instagram’da bir arkadaşımın (kendisi canım Newroz’um olur) halı sahada tanıdığım lubunyalarla birlikte fotoğrafını gördüm. Hemen koşup mesaj attım; “Tam aklımdan geçiyordu, ben de gelmek istiyorum!” dedim. Newroz da beni hemen bir sonraki maça davet etti. O zaman Minçoster TK filan yoktu, henüz sadece futbol oynanıyordu. Katıldığım gün maçın öncesinde bir toplantı ve sohbet düzenlendi, bazı konular tartışıldı. Ben de orada şuna benzer şeyler söyledim: “Arkadaşlar, aslında benim futbolla hiçbir ilişkim yok; hatta tiksiniyorum diyebilirim. Zaten oynamayı da beceremem. Bugün maça katılıcam ama daha sonrasında ben belki tribünle ilgilenirim veya maç spikerliği yaparım.” Bu maç spikerliği işi, deprem sonrası Mersin’e gittiğimde Muamma LGBTİ+’nın depremden sağ kurtulan arkadaşlarla birlikte düzenlediği bir maça dayanıyor. O maça gidip oynamak yerine, tellerin ardından maçı sunmuştum. Harika bir spiker olarak, gullüm bir maç sunuculuğu yapmıştım. O günden kazandığım tecrübeyle düşündüm ki belki bu tür işlerle ilgilenirim. Bunları dedikten bir saat sonrası bambaşka bir şey oldu. Maç sonrası oturmaya gittiğimiz çimlerde, telefonu kaptığım gibi konuştuğum kişiye şöyle dedim: “Abi şu an vücudumda serotonin salgılandığını hissediyorum resmen! O kadar iyi hissediyorum, o kadar mutluyum ki sana anlatamam. Ben bundan sonra paso futbol oynuyorum.”
O anımı gerçekten anlatmakta zorlanıyorum; vücudumun bir hormonu salgıladığını ilk kez hissettim. Hiç anlamadığım, muhtemelen topa 3-4 kere dokunduğum ve asla top süremediğim, gol atamadığım bir maçta, sırf ordan oraya koşturup çığlık attığım için inanılmaz iyi hissetmiştim. Kimse bana bir şey demedi; kimse gol atamadığım için kızmadı, kimse topu süremediğim için söylenmedi. Aksine, herkesle sarıldım, alkışlandım, çığlıklar duydum. Atamadığımız gollere, vuramadığımız toplara sevinç çığlıkları atıyorduk sahada; birbirimizi kutluyorduk. Sürekli bir tebrik, kahkaha, gullüm vardı…

Bir saat boyunca toptan korktum, toptan kaçtım; kimsenin ayağından top alamadım. Kaleye geçince ellerimle kendimi koruyup gol yedim. Bir maç, iki maç, üç maç… Tüm bunlar devam ediyordu ve yediğim gollerin ardından arkadaşlarım gelip bana sarılıyordu, alkışlıyordu. İyi oynayan, gol atan arkadaşlarımızın ardından çığlıklar atıyorduk. Ben oynarken bir yandan daha az koşarak spikerlik bile yapıyordum. Her defasında büyük bir cümbüş yaşanıyordu. Çevrede bize gülenler, durup izleyenler oluyordu. Şortlarımız kısacık, memelerimiz hop hop hopluyordu. Dışardan bakanlar “bayanlar top oynuyor” diye düşünseler de biz o normatif görüntüyü çoktan yerle bir etmiştik… Sert oynayanları uyarıyorduk; iyi oynayanlar birkaç maç sonra diğerlerine sürekli pas veriyordu. Yine çığlık kıyamet… Her maç sonrası, bizi izlemeye gelen arkadaşlarımızla birlikte bayraklarımızla poz veriyorduk. Bayrakları soruyorlardı bize, “Ne bu, ağaçlarla mı ilgili?” diye. Hepsine inat, bize dayatılan her şeye inat, orada bir saat top peşinde koşuyordu lubunyalar.
Futbol erkeklerindi; halı sahalar erkeklerindi. Futbol sertti, küfürlüydü, erildi. İyi oynaman gerekiyordu; toptan korkamazdın. Top sana geliyor diye eğilip çığlık basılmazdı. Ta ki biz gelene kadar. Sonrasında öğrendim—ya da daha doğrusu bildiğimin farkına vardım—yıllardır kadınlar ve lubunyalar bunu yapıyormuş. Başka bir futbol, başka bir saha mümkünmüş. İşte biz de bunu yapıyorduk; başka bir futbolu inşa etmiştik, kadınlar ve lubunyalar olarak oynuyorduk.
Peki bunun babamla ne ilgisi var? Bihter bize neyi açıklayacak, Firdevs Hanım? Maalesef, Nihal’in öğrendikleri gibi çarpıcı, şok edici bir mevzu yok bu yazıda. Burada olan tek şey, gol kaybedince sehpa kıran bir babanın yediği goller için alkışlandığı bir çocuğu olması. Babamın, ailedeki birçok erkek gibi, futbol vasıtasıyla aile fertleriyle kurduğu bir ilişki var. Fakat bu yazının farkı, o aile fertlerinin futbolla kurduğu ilişkiyi devirip parçalayıp bambaşka bir ilişki kuran çocuğu anlatması. İşte şimdi oraya geldik.
***
İlk başta bahsettiğim atölyede anlatılanlar, 5-6 aydır oynadığım maçlardan sonra hiç aklıma gelmemişti. Queer Olimpix’e gittik geldik, saatlerce maç yaptık ama hiç düşünmemiştim bile. O atölyede her denen şeyden sonra babam aklıma gelmeye başladı. İlk hatırladığımsa bir fotoğraf karesi oldu; babamın muhtemelen 1998-2000 yılları arasında, Galatasaray-Altay maçına beni götürdüğü gün. O günden kalan bir fotoğraf bu (ana görsel). Forma bana mı alınmıştı, kuzenimin miydi, bilmiyorum. Ama yüzümdeki boyaları babam özel olarak almıştı. Kabını bile hatırlıyorum; dikdörtgen bir plastik kabın içinde, sarı ve kırmızı renklerde iki kalpli bölme vardı. Sonrasında hiç o boyaları kullandım mı hatırlamıyorum, ama ara sıra salona girip dolabı karıştırdığımda karşıma çıkardı.
Bu fotoğrafta babamın yanında, normalde hiç durmadığım gibi duruyorum. Diğer fotoğraflarımı görseniz anlarsınız; normalde cimcime bir kız çocuğuyum, çok gülerim, feminenliğimi belli ederim. Ama burada adeta saygı duruşuna geçmişim, azcık gülümsemişim, dişlerimi göstermeden. Babam da gayet mutlu; henüz bir oğlan çocuğu yok, elindeki kız çocuğuyla, forması ve boyalarıyla tribünde maçı izliyor. O güne dair aklımda başka bir şey yok ama fotoğraf, babamın benimle futbol üzerinden bir bağ kurduğu gösteriyor.
Sağ tarafta şaşkınlıkla, belki imrenerek bana bakan oğlan çocukları, zaten aslında her şeyi anlatıyor. Yüzlerini gizlediğim için göremiyorsunuz ama bana inanın. Sınıfsal da bir şeyler var orada; onlar formasız, boyasız ama oğlanlar. Yaşlarının küçük olmasına rağmen oradalar; belki zaten hep oradalardı. Ama ben tüm süsümle, yeni gelmişim, parlıyorum. Saçları örülmüş, boyanmış, forma giydirilmiş bir kız çocuğu olarak, babasının kızı olarak oradayım; Galatasaray’a tüm saygımla. Fakat burada daha ciddi, normalde olduğundan farklı, biraz da oğlan çocuğu rolüne girmeye çalışarak…
Atölyede sohbet devam ediyor ve ben bu karenin dışında başka şeyler de hatırlıyorum. Bir Galatasaray şampiyonluk maçı, babaannemdeyiz; sanırım 8 mart 2003. Fenerbahçe maç yapıyor ve eğer kaybederse veya berabere kalırsa şampiyonluk bizim olacak. Evde kadınlar için alınmış karanfiller var . Babam vardiyaya gidecek ve biz evde değiliz. Maçın bitimine yakın, skor belli olunca bir korna sesi duyuyoruz sokaktan. Babam maçı telefonundan radyoyla dinlemiş, kutlamak için uyanmış ve bizi babaannemlerden almaya geliyor. Arabayla bayraklarla turlayacağız.
O maçı takip ettiğimi hatırlıyorum; şampiyon olmak istemiştim. Babamın çaldığı kornayı duyunca balkona fırlayıp çığlık kıyamet coştuğumu da… Atölye günü bunu kendime ilk kez sordum: niye öyle sevinmiştim? Tanımadığım insanlar ve aidiyet kurmadığım, ilgilenmediğim bir takım kazandı diye niye bu kadar sevindim? Çünkü babam seviniyordu. Benim umrumda olmasa da, bilgim olmasa da babamın sevindiği bir şeyle ilgileniyormuş gibi davranarak bir bağ kurmaya çalışıyordum. Tıpkı onun gibi.
O zamanlar böyleydi. Sonra öldü. Ölümünden 18 yıl sonra ben sahalara girdim. Minçoster TK’nın oyuncusuyum şu an. Toptan korkumu az da olsa yendim. Gol attığım, gol kurtardığım bile oluyor. Top sürmeyi daha iyi öğrendim. Her maçın ardından daha iyi oynuyorum. Futbolu yavaş yavaş çözdüm. Takım olarak ilk günden bakınca oldukça geliştik; herkes daha “iyi” oynuyor. Gayet iyiyiz. Neşemizi kaybetmeden, hırslanmadan oynamayı her seferinde biraz daha öğreniyoruz.

Babasıyla bir şey yapabilmek için maça giden, gollere sevinen Barancığım büyüdü. Artık babası olmadan futbolla ilişkileniyor. Babasından farklı olarak yediği gollere alkış tutuyor, sinirlenip sehpa kırmıyor. Baran, babasına rağmen futbolu takım arkadaşlarıyla birlikte dönüştürdü; performans beklemiyor. Zaten Baran’ın babası, 40 yaşında kalp krizinden öldü. Baran, kendine böyle şeyleri dert edinmeyi çoktan bıraktı. Artık mağlup olduğu maçlardan sevinçle ayrılabiliyor. Tuttuğu takımı kaybettiği için ya da gol yediği için sehpa kıran babasından farklı olarak, yediği goller için alkışlanan bir Baran yarattım; lubunya futbolu sayesinde, Minçoster TK ile birlikte. Burdan babama sesleniyorum: Skor tut bakalım, kızın kaç tane gol yemiş. Ve ardından gel, sarıl bana.
Editör: Bawer
Fotoğraflar yazarın arşivinden