Aslında bu yazı çoktan elinize geçmeliydi; ancak Bawer’den yine üç gün süre istedim. Çünkü elim klavyeye gitmiyor; gittiğinde de ağlamaklı oluyorum. Üstelik ölen arkadaşlarım için anma yazısı yazmaktan da bıktım. Ne var ki Sevda’yı yakından tanıma şerefine nail olmuş insanlardan biriyim. Dolayısıyla, onun anısını canlı tutmak adına bu yazıyı yazmak benim için bir görev ve zorunluluk.
***
Bu hayatı dolu dolu yaşamış biriydi öncelikle. Kendi deyişiyle ‘yaşam arsızı’ydı. Fırtınalı 70’leri görmüş, 80’ler denen o karanlık tünelden gözünü budaktan sakınmadan geçmiş, 90’ların karanlığını atlatmış ve 2000’li yıllar boyunca da yaşamla ve kentle organik bağlarını sürdürmüştü. Bir transa göre uzun sayılabilecek ömrünü —bunu utanarak söylüyorum— yaşamı olumlayan bu tavrına borçluydu. Sömürge aydınlarının dışarlıklı, hayatı fanus camın ardından izlemekle yetinen tavrından çok uzaktı. En karanlık dönemde dahi nabzın attığı yerde olmaktan çekinmemiş; hayatla organik bağlarını her daim sürdürmüş bir gazeteci, bir öncü aktivist ve bir kent bilgesiydi.
Onu anlatmaya nereden başlamalı? Seksenli yıllar boyunca LGBTİ+ hareketi için yapmış olduğu öncülükten elbette. 1985 yılı bir milat, bir başlangıç sayılabilir. Elinde bildirilerle barları, parkları, sinemaları gezerek insanları İbrahim Eren’in evindeki Çarşamba Çayları’na çağırdığı dönemi kendisinden dinlemiştim örneğin. Yine, 12 Eylül’den sonra Taksim Meydanı’nda yapılmış ilk eylem olan 1987 tarihli Trans Açlık Grevi’ndeki öncü rolü bilinmekte. O ve İbrahim Eren gibi birkaç öncü, hareketin ilk köşe taşlarını döşediler, örgütsel altyapısını hazırladılar. Kendisi asla anlatmazdı; ancak bunun bedelini korkunç ödemişti (hayır, acılardan bahsetmek arabesk sayılmamalı!). Gazeteye açık lubunya kimliğiyle röportaj veren ilk aktivistlerden biri olduğu için faşizmin nefret oklarına maruz kalmış, uzun yıllar dışlanmıştı. İki kere falakaya yatırıldığını, polisin defalarca tehdit ve şantajlarına maruz kaldığını biliyorum. Buruk ve yaralı bir ruhtu. Uzun süren yoksunluklar ve baskı dönemleri insanı katılaştırır, acılaştırır; insanın tebessümü dahi yüzünde donar, buruşur. Ancak Sevda, yaşadığı onca acıya rağmen insanlığından, nezaketinden, mizah duygusundan, neşesinden ödün vermedi; tüm o baskıları vakar ve zarafetle taşıdı.
Dediğim gibi, kendisi anlatmazdı bunları. Ona, “bunlar tarihsel gerçekler ve mutlaka bilinmesi gerekir,” dediğimde ise, “İnsanın kendine payeler vermesi doğru değil; o payeleri sana başkalarının vermesi gerekir,” diyerek beni sustururdu. Bence, o yıllarda bir tarih yazıldığını, yaptıklarının ortak hafızaya mal olduğunu, yarına kalacağını içten içe biliyordu. Tevazusu buradan geliyor olmalı.
Yeni yetmeyken herkesin bir idolü, bir süper kahramanı vardır. Benim süper kahramanlarım da işte bu karanlık dönemlerde mücadeleye, solculuğa bir biçimde devam etmiş bu insanlardı. Şu meşhur ‘cool’ 90’lardan bahsediyorum, ergen olduğumuz yıllardan. Ortadoğulu, yalnız, körpe ve idealist bir lubunyaydım; dolayısıyla beni sürekli itip kakan bu düzeni anlamak ve dünyayı değiştirmek istiyordum. O karanlık, boğucu dönemde, nerede küçük bir ışık kaynağı görsem ışığa yönelen pervaneler gibi çekiliyor, alternatif yayınları su gibi tüketiyordum. Işık kaynaklarımdan biri de tabii ki Sevda’ydı. İnternetin de pek gelişkin olmadığı o yıllarda, Öküz dergisi de bu bahsettiğim sayılı alternatif kültür kaynaklarından biriydi. Alternatif ve underground kültürün tüm yelpazesine alan açan bu dergi, LGBTİ+ alt kültürüne de sayfalarında yer veriyordu. Dergideki lubunya temsiliyetini de tahmin edileceği üzere Sevda sağlıyordu. 98 yılı olmalı; dergide, geçkin bir lubunya şarkıcının son demlerini anlatan kısa hikayesiyle karşılaşmış ve çok etkilenmiştim. Tamam, o yıllarda Murathan Mungan, Yıldırım Türker gibi star eşcinsel yazarlarımız vardı; ancak Sevda’nın anlatımı, tarzı bambaşkaydı. Lubunya dünyasını içerden, en spesifik ayrıntılarıyla anlatıyordu. Ormanın içinden birinin ormanı anlatması gibiydi. Lubunya alt kültürünün orjinal tatlarını sunan bu yazılar, o dönem henüz bir yeni yetme olan benim için hakikaten bulunmaz bir hazine değerindeydi. Satır satır okuduğumu hatırlıyorum.
2000’li yılların başında onunla tanışma şansına da nihayet eriştim. Hareketin inşa dönemi olan 2000’ler boyunca çok kez yan yana geldik; ilk Onur Yürüyüşlerinde birlikte yürüdüğümüzü hatırlıyorum. Hatta iş arkadaşı dahi olduk. Bir başka idolüm olan kankası Panter Emel’le de onun sayesinde tanıştım. İkisi o yıllarda çalıştığım Kadın Kapısı’na gelirlerdi. Doyumsuz gullümleriyle ve taze kent dedikodularıyla ofisi şenlendirirlerdi. Doksanların bu iki avangart figürünün ofise gelişi hem içimizi açar, ortamı tatlandırır hem de onların anarşizan, sınır tanımaz halleri kendimize çeki düzen vermemize neden olurdu.
Kadınlığını inşa edişi de bir başkaydı tabii. 68 kuşağının Fransız feministleriyle, emekli solcu bankacı kadınların ve yine evden kaçmış rock and roll kızların bir karışımı gibiydi. Nice farklı üslubu benliğinde, duruşunda son derece mahir bir biçimde uzlaştırmış, hakiki bir senteze varmıştı. Her zümreyle, tabandan tavana her sosyal sınıfla dans edebilen gerçek bir kozmopolitan, hakiki bir kent bilgesiydi. O bohemyan üslubuyla Fatih Şehremini’nin mahalli dokusu içinde kabul görmesi bununla ilgiliydi. En faşist, en anlayışsız, en kaba saba insanlarda dahi saygı uyandırabildiğine şahit oldum defalarca. Düşmanında dahi saygı uyandırmak herkesin harcı değildir; çok az insan bunu becerebilir. Son olarak, bunu da atlamamalı.
Vatansız, saraysız, taçsız kraliçem… Biliyorum bu beylik laflardan, analizlerden filan hoşlanmıyorsun ama ben de bu kadar mütevaziliği kabul etmiyorum, sinirime dokunuyor, seni herkes tanımalı bilmeli. Bırak tahtı/saltanatı en basit payelere dahi tenezzül etmedin, taçları yere çaldın. Olsun ne gam! Senin tahtın gönüllerde saklı, tacın sevgilerden nakışlı ve yine yeryüzünün tüm sokakları senin sarayın sayılır.
Ara sıra uğra rüyalarıma, azıcık güllüm/dedikodu yapalım (seversin!). Muhabbetini, sincap gülüşünü özledim.
Kolaj: Mehmet Kirman