bu yazıyı kendim için yazıyorum. kendi hayatıma bir olumlama, bir ağıt, kendimi okşama. zira son iki sene her şey, ama her şey önüme dökülüverdi. bir duygu seli. “aile bir kazadır” demişti yıldırım türker, içine düşülür. ben de düştüm içine. hâlâ içindeyim, çıkamıyorum. ebeveynlerle kurulan ilişki sevgi-nefret ilişkisi. kavga dövüş, kafa göz yara yara. içinden çıkıp uzaklaşabilenlere özeniyorum. mücadelemi verdim, veriyorum ama ben bunu tam anlamıyla yapamadım.
bu sene başında babam öldü. alzheimer tanısı almıştı. tanıdan sonra yeniden doğmuş bir bebek gibi geçirdiği üç yılın ardından öldü. ebeveyn ölümü, ne olursa olsun, travmatik. çok şey oluyor içeride. ne yalan söyleyeyim, ölmesini bekliyordum; çektiğimiz maddi-manevi çile bitsin istiyordum. öldüğünde koca bir “oh!” çektim. şimdi, duvarımda bir fotoğraf olarak — babam olmaktan çıkmış biri gibi — beline pembe bir şal dolamış göbecikler atarken çekilmiş, gördüğüm en kuir fotoğrafıyla duvarda yad ediliyor.
türkiye’de bakım ihtiyacı olan bir ebeveyne bakım verme işi tam bir külfet. bir kere, illaki fazladan paranız olması lazım, sonra da çelik gibi bir sabrınız. çünkü hem hemşire hem avukat hem muhasebeci olacaksınız. bir yandan onun ihtiyaçlarını karşılarken, maaşını alabilmek için vasilik başvurusu yapmanız gerekecek. zırt pırt kalemi arayıp dilekçe vermezseniz (ve bunu sizin için yapacak bir avukat yoksa) dava uzar da uzar. o arada, yoktan yere kredi çekersiniz. vasilik davası karara bağlanır da vasi olursanız, o kredilerin tamamına yetecek para gelmez çünkü emekli maaşı giderlere yetmez. eğer eğitimliyseniz bu işler biraz daha kolaylaşır; çünkü yekten mahkemeye gelir-gider hesabı verip uygun formatta dilekçe yazmayı bilirsiniz. neyse ki bu işlerden anlıyorum. anlayabildiğim için de bu işler hep bana kaldı.
devlet, evde bakım için komik denebilecek rakamlarla yardım yapıyor; ne bakımın ne bakım verenin emeğinin karşılığı bu. eğer bakımevine yatıracaksanız, yardım yok. emekli maaşı özel bakımevine yetmez. devletin huzurevlerinde sıra gelmesini beklerseniz, sadece ismini listeye yazdırabilirsiniz. şanslıysanız, ortalama bir buçuk yıl içinde yerleşir. bizim böyle bir zamanımız yoktu. şehir merkezlerindeki bakımevleri bir servet istediği için, evimden toplu taşıma ile üç saat mesafede bir bakımevine yerleştirdik babamı. (arabam yok; hiç olmadı.)
bir tane kardeşim var; kadın. bakımevi öncesinde, babamın ihtiyaçlarını müşterek karşıladık. bir erkek kardeşimiz olsaydı bile durum değişmezdi; biliyorsunuz, bakım emeği hep “kadın işi” görülür çünkü. babama banyo yaptırmak içimden hiç gelmedi ama onu bile yaptırdım. birincil travmalarımın kaynağı babamın, sanırım sevgiden değil de merhametten, en temel ihtiyaçlarını karşıladım.
babam, dört yaşındayken beni arabadan asfalta atmıştı. kardeşim ve kuzenimle şakalaşıp bağrışıyorduk; yol tıkanmıştı (tatil dönüşü veya bayram dönüşü hatırlamıyorum). babamın sinirler fora; açtı kapıyı çıktı arabadan, ardından benim kapıyı açtı, çekti kolumdan, attı beni asfalta. sonra, ne tesadüf, yol açıldı. basıp gaza gitti, 200-300 metre. ağlayarak onun peşinden yürüdüm. sonunda durduğunda, annem arabadan çıkıp yanıma koştu ve beni aldı. korktum, şaşırdım—daha 4 yaşındaydım! hâlâ terk edilmekten, bırakılmaktan korkarım. bunun müsebbibi babamdır. çünkü aile bir kazadır. travmatik bir kaza.
“sinirlerine hakim olamayan” babamın başka şiddetlerine de maruz kalacaktık; hem biz hem annem. 14 yaşındayken anneme boşanması için yalvarıyordum. “ben arkandayım anne” diyordum. ama annem beni arkasında görmedi; çocuğum ya! kendine güvenmedi, kendi ailesi başta olmak üzere etraftan destek alacağına inancı hiç yoktu (haklıydı da). boşanmadı. 60 yaşına dek babamla evli kaldı. ancak bu yaşta “tamam,” dedi, “artık çekemiyorum.”
babam, bakım veren sebatkar bir eşin yokluğunda yalnız kaldı. yaklaşık on yıl kadar iyiydi, idare etti. sonra pandemide gelen bir depresyonla birlikte unutmaya başladı. önce bazı şeyleri tekrar tekrar sormaya, ardından isimleri yanlış söylemeye, cümlelerin sonunu getirememeye başladı. birlikte nörolojiye gittik. babam, “hangi yıldayız” sorusuna “1990” diye cevap verdi; cumhurumuz da süleyman demirel’di. hastalık hızlı ilerledi ve bir yıl içinde orta aşamaya geldi.

fiziken burada, zihnen bilinmeyen bir dünyada olan babamı, ikinci sene bakımevine yerleştirdik. görüşme sıklığımız azaldı. her görüşmemizde “şey, şey, şey, şey….” diyor ve ağlıyordu. sonra da zaten öldü.
cenazesi edirne’de kalktı ve oraya gömüldü. cenazeye ne bir arkadaşım ne partnerim geldi. çok yalnız hissettim. küskün hissettim. hâlâ biraz hissediyorum. cenaze işleri esnasında babamın aligül’ün cenazesine gelmiş olduğu geldi aklıma. bir kere benim evde tanışmıştı aligül ile. gelip cenazesinde saf tuttu. ne yalan söyleyeyim bu kalbimi çalan bir hareketti. (bilmeyenler için aligül, açık trans bir erkek olarak trans hareketinde önemli bir isimdir.)
ölümüyle birlikte şunu anladım: babamdan tam olarak hiçbir zaman nefret edemedim. kavga-dövüş; bir iyi bir limoni, hep değişir dönüşür. belki beni, bizi “sevilmeyi istediğimiz gibi” sever diye umdum. başta erkekler olmak üzere kimse bizi umduğumuz gibi sevmiyor. bunu tekrar, kafama kakıla kakıla son iki senede yeniden öğrendim.
***
ebeveyn ölümü travmatik, bir yandan da zihinsel bir sıçrayış. işimden istifa ettim ve yeni bir açıköğretim bölümüne yazıldım. yeni bir dil ve yeni şeyler öğreniyorum. tc gündemi izin verirse, biraz umutlanmak istiyorum.
Çizimler: karlos / mesnetsiz esnetmeler