Odada bir aşağı bir yukarı adımlayan arkadaşım Hırsküpü’yle tanışın. Tatlı biridir; kendi krallığının soytarısı, düşlerinin terminatörüdür. Beni nereden buldu? Nasıl oldu da sevdim ben bu insanı? İnsan mı?! Açıkçası bilemiyorum. Türler arasında ayrım yapmadığını, kendisini ya da diğerlerini bir kutuya koymaktan imtina ettiğini, çünkü bunu yaptığında tanımladığı şeyin kaybolduğunu ve kendisini istemediği bir yerlerde bulduğunu söyler dururdu. Şimdi de karşımda duruyor. Durdu, zamanını durdurdu. Şu an düşünmüyor eminim. Düşünmüyor derken, yani sinir hücreleri arasında bir sinyal var. Var da sonuç? Aşırı yüklemeden ötürü merkezi trafosunda gerçekleşen düzeltilemez, kronik, hayata temas eksikliğine bağlı kıvılcımlı, kalıcı hasarlı duygu patlamaları…
“Hırsküpü!” dedim, “Sen durmak nedir bilir misin?”
Dedi, “Yok, bilmem.”
“Hırsküpü!” dedim, “Sen susmak nedir bilir misin?”
Dedi, “Yok, bilmem.”
“Hırsküpü!” dedim, “Sen uçmak nedir bilir misin?”
Dedi, “Yok, bilmem.”
Kırmızı çizgilerimi açıkça belirttikten sonra başladı ilişkimiz. Garip de oldu. Ama memnunum. Bir şeyin iyi ya da kötü olması, ona yaklaşmamı ya da ondan uzaklaşmamı gerektirmez. Açıkçası, hiçbir şey ifade etmez. Ama garabet… Beni mıknatıs gibi çeker. Tutamam kendimi yapıştırırım. İlk görüşte aşk gibi buz kesilip tüm hücrelerimle kilitlenirim. Hırsküpü’yle de tam böyle oldu. Acayip, ucube halleri beni kendine… Neyse, kendimden bahsetmeyeceğim. Bugün hepimiz Hırsküpü’yüz. O ki, tüm küfürlerin düşmanı, saadet düşkünü, dünyasız, sınırsız, sanki ezeli ama asla ebedi değil. Ki bu, oluşuna ters olurdu; ebedi olması mümkün değil, çünkü kendini yok etmeye programlanmış arsız iç dünyası, sadece hayatının içine sıçmakla meşgul değil, aynı zamanda büyük bir hızla bedenine de hücum etmekte, mütemadiyen… Bu hali en çok, durup alık alık tavandaki sarı ışığı ilk kez görüyormuşçasına dakikalarca seyrederken gözlemliyorum. Nasıl edindi bu alışkanlığı bilmiyorum, hiç sormadım da. Ama ne yalan söyleyeyim ben böyle havalı bir fotoğraf görmedim hayatımda. Belki de her şeyin farkındadır ve beni kendine daha çok çekmek için yapıyordur bu hareketi. Olsun, her türlüsü kabulüm. Gerçi, böyle incelikli düşünen birisi olamadı hiç. Çaba sarf etmeyi de uzun süre önce bıraktı. Hem, ona ne başkalarından? O var ya, gerisi yalan dolan.
Gerçi, böyle incelikli düşünen birisi olamadı hiç. Çaba sarf etmeyi de uzun süre önce bıraktı. Hem, ona ne başkalarından? O var ya, gerisi yalan dolan.
Evet, arkadaşım kendi hayatının içine sıçan biri. Ve bunu bile isteye yapıyor. Neden mi? İşte hikâye tam da burada başlıyor, ve ben bu noktada kalemi ona devredip sayfadan çekiliyorum. Hepinizin Allah belasını versin!
Hop hop, ağır ol bakalım. Adım Hırsküpü olabilir, fakat bu, altımda akan derenin sakinliğine karşı pervasız olduğum anlamına gelmiyor. Ne istiyorsun okuyucudan da bela okuyorsun? Ne yaptı bu insanlar sana paçavralarını okumaktan başka? Sonra da ben mi hırslı oluyorum?! Tüm vicdanımla senin adına herkesten özür diliyorum. Evet, diliyorum; ben, ben diliyorum. Kim bu “ben”? Anlatayım size biraz. Yukarıdaki saçmalıkları bir süre unutun lütfen. Zaten insanı en iyi yine kendisi anlatır. Empatiymiş, anlayışmış… saçmalık! Ben benim. Büyük ihtimalle… Ve beni benden başka kim tam olarak anlayabilir ki? Tersköşe mi? Ondaki “ben”le bendeki “ben”i yan yana koysanız, arada benzerlik bulmak için çok çalışmanız gerekir. Hoş, ondaki “ben”in de ne menem bir “ben” olduğu pek açık değil açıkçası. Ama içimdekinden fersah fersah uzak olduğuna sizi temin ederim. Her neyse, size beni anlatacaktım. Adımı biliyorsunuz. Tersköşe, arkadaşım, ex-aşkım, düşmanım koydu bu ismi. Özümsedim ve kabul ettim. Düşman da olsak, aramızdaki duygu kanalı hâlâ uçtan uca sıkı sıkıya bağlı, ve bu kanaldan geçen her neyse bana ulaştığında, kabul etmeme gibi bir şansım genelde olmuyor. Önüne geçilemez bir çelişki… Zaten ismimi de düşünüp taşınıp atadığını pek zannetmiyorum. Kanalı açtı ve bana akıttı, ben de kapımı açtım.
Ağırlaşmamış, hızlanmamış, kopmamış insan zamanına göre yaklaşık 34 yıldır bu hayattayım. Tersköşe’ye göre 10-12 yıl, bana sorarsanız birkaç ay önce, onun deyimiyle hayatımın içine sıçmaya başladım. “İçine sıçmak” terimini, tersyüz etmek, bozmak, değiştirmek gibi anlamlarda kullanıyorum; kendisi gibi sapık bir yaklaşımım yok hayata karşı, yanlış olmasın. Ben seviyorum hayatı, kim ne derse desin. Bir de, hayatla bağlarım çok zayıfmış da o yüzden trafolarım yanmış da vesaire vesaire. Görüyorsunuz ya, ondaki “ben” ile bendeki “ben”in en ufak bir alakası yok! Sarı ışığa baktığımda ne gördüğümü, içimde neler olup bittiğini anlayacak kapasitede değil, hiç kimse değil.
10-12 yıl… Birkaç ay… Ne olmuştu? İzin verin, hatırlayayım biraz. Hatırlayamadım. Problem değil. Zaten önemli de değil. Önemli olan bir şey yok ki. Öyle işte, rock&roll, devam ediyoruz. Bana âşık bu salak çocuk, Tersköşe’den bahsediyorum. Benim içinse, çemberlerimden birinin çevresinde dolaşan bir figürden ibaret. Ha, sakın ona değer vermediğim anlaşılmasın. Ama bizim ilişkimizde merkezde ben varım ve sanırım onu tetikleyen de bu. Kendisine bunu, siz saygıdeğer okuyucuların karşısında ilk kez açıklıyorum, çünkü şimdiye kadar bunu olgunlukla karşılayabilecek bir seviyede olduğunu düşünmüyordum.
Keşke içimiz dışımız bir olsa da her şey kabak gibi ortaya çıksa. Belki o da merkezde olmanın o kadar da tercih edilecek bir şey olmadığını idrak eder, beni de, ilişkimizi de biraz rahatlatır. İşte ancak o zaman adım adım birbirimize yaklaşırız. Bilemiyorum, belki de çemberin sınırlarını patlatır ve hayatın acı verici döngüselliğinde bir çatlak yaratır, su gibi akar gideriz. Hayal benimki tabii. Ama hayaller güzeldir, çirkin de olsa güzeldir. Değil mi, Tersköşe?
– Değil! Lanet olsun, değil!
– Tepkiselliğini anlıyorum, öfkeni de anlıyor ve kabul ediyorum. Gözyaşlarından da öpmek istiyorum, ama gel gör ki gerçeklerin kimin yüzüne ne zaman ne şiddette çarpacağını kimse bilemiyor.
– Gerçekler umurumda değil. Çık hayatımdan, seni unutmak istiyorum, hayata bakışın da geometrik çözümlemelerin de yerin dibine batsın. Keşke seni hiç tanımasaydım.
– Ama Tersköşe, bunca yaşadıklarımızı…
– Seninle iletişim kurmak istemiyorum.
Sözün bittiği yer. Çocuklar, çocuklar… Bir kez olsun beni şaşırtın. Anladık, “her ayrılık bir vurgun.” Ama doğanın kanunu değil ya! Belki de öyledir, kim bilir. Her neyse, sizi tanıdığıma ve yarattığıma gene de memnunum. Ne de olsa, yaratmak acizliğimin şanındandır. Sağlıcakla kalın, ya da kalmayın.
—————————————————————————————————————————————————–
Görsel: “Murex”, Rafael Araujo