1 Temmuz sabahına gözümü açtığımda hâlâ gördüğüm bir rüyanın etkisinde gibi gülümsüyordum. Çünkü geçtiğimiz pazar günü (30 Haziran 2024) rüya gibi bir şey yaşadık, sanki yüzlerce kişi aynı kalpte attık.
Sık sık iki elimin arasında başımı koyup inanamıyorum dedim, İstanbul Pride komitesinin ortak aklıyla ilmek ilmek ördüğü günün güzelliğinden. Buluşma yerini anlar anlamaz yola çıktık, adımlarımı nasıl attım bilmiyorum. Hani aşık olduğunu ilk anladığın günkü gibi, adımlarım hafiflemiş, hatta uçmaya başlamıştı. Bir yandan da endişeliydim, ne olacağını bilmiyordum ve bilinmezliğin beni her zaman sürüklediği o çok bilindik paniğimle yol alıyordum.
Buluşma durağından iner inmez tanıdık yüzler görmeye başladık. Birbirini sessizce selamlayan, göz kırpan, öpücük atan, sokakta bir ileri bir geri yürüyen, Onur Yürüyüşü’ne gelip gelmediğini kestirmeye çalışarak bakan, gözünde aynı pırıltıyı gördü mü gülümseyen, bir kafede denkleşirsen bir sandalye çekip gel otur diyen onlarca lubunya. Biz de bu içten davete icabet edip oturuyoruz birinin masasına. Ben bir yandan hastayım, kendime gelmeye çalışıyorum. Bir yandan da masada konuşmadan birbirimize sırıtıp durduğumuz lubunyayı tanımaya gayret ediyorum. Evimin bir sokak arkasındaki kafede çalışıyormuş, orada mutlaka bir kahve içeyim diye zihnimin bir kenarına not alıyorum.
İstanbul Pride’dan buluşma saatinin yaklaştığına dair mesajlar gelmeye başlıyor, alelacele hesabı ödeyip buluşma yerine doğru yol alıyoruz. Yolda karşılaştığımız tanıdık simaların sayısı artmış, bir o yana bir bu yana yürüyüp dakikaları eritiyoruz. Bir kalabalık oluşuyor buluşma yerinin etrafında, bir şeyler olacak belli ama yine de belirsiz. Dönsün diye beklediğimiz devranın varlığını muhbir esnaf ve satıcının üzerine inşa ettiği gerçeğiyle bizzat yüzleşiyoruz bir yandan. Köşedeki dükkan çalışanı muhbirliğini layıkıyla yerine getirmenin telaşı içinde iki ileri bir geri koşuşturup mesajlar yağdırıyor, kim bilir hangi amirine.
Buluşma vaktinin geldiğini, ışıklardan karşıya geçen poşetin içine konulmuş bayraklardan anlıyoruz. Bir işaret bekliyoruz ve megafon çıkar çıkmaz bir anda yüzlerce kişi koşarak bir araya geliyor beklediği ara sokaklardan. Bir anda doluşuyor basın açıklamasının yapıldığı alana. Hem elim telefona sarılıyor hem gözlerimle tarıyorum her bir tarafı ki zihnime bir bütün olarak nakşedeyim o anın muhteşemliğini. Kalabalıkta duramıyorum, bir ileri bir geri gidiyorum, yanımızdan geçen moto kuryelerin küfürleri güzel bir şarkı gibi geliyor kulağıma. Büyük ciplerin içindeki büyük abilerin şaşkın bakışlarıyla mest oluyorum. Gökkuşağı bayrakları, trans bayrakları, pankartlar, Filistin bayrakları ardı ardına açılıyor, gözlerim dolu dolu izliyorum. Bir yandan sevgilime bakıyorum, neşesini ve gözünün pırıltısını görüp devam ediyorum kalabalığın içinde duramamaya.
Sonra aniden yürüyüş başlıyor, nasıl olduğunu anlamıyorum. Kulaklarım basın açıklamasının bittiğini duysa da idrak etmiyor, kalabalık hareket edince düşüyor jetonum. Polis arabalarının sirenleri duyulmaya başlıyor, kaç dakikamız var bilmiyorum. Gözüm sevgilimi arıyor, onu buluyorum. Yürüyüşün ortasındayken geriye dönüyorum, video çekmeye çalışıyorum. Elim butonu bulmuyor, başka açıları kovalıyorum, sloganlar akıyor; öte tarafa geçiyorum video çekmeye. Kaç metre ve süre yürüdüğümüzü ancak fark ediyorum, bu büyülü dakikaların sayılı olduğunun bilincindeyim. Gözüm kulağım poliste ama haykırmalar bir türlü bitmiyor. Sonra araçlar geçerken destek için korna çalmaya başlıyorlar; etraf alkışlıyor, ben birden durup sarsılarak ağlamaya başlıyorum. Yetişmek için koşmaya çalışıyorum, bedenim çabama yetişmiyor. Derken bir anda koşuşturmaca başlıyor, anlıyorum ki polis gelmiş. Nasıl bir anda ortaya çıktıysa, bir anda dağılan lubunyalar şehrin kalabalığına karışarak yok oluyorlar.
Bir şekilde yolumuzu buluyor, Bağdat Caddesi’nde bir kafeye oturuyoruz. Mekanda üç masa olduğumuzu anlıyorum, gidip onlara selam veriyorum, birbirimize gülümseyerek varlığımızı fark ettiriyoruz. Heyecandan duyamadığım basın açıklaması metnine bakıyoruz sonra, “Biz gerekirse taşı deler, zamanı büker, yine birbirimizi gülüşlerimizde buluruz.” diyor. Birbirimizi hakikaten gülüşlerimizde bulduğumuz yüzlerce lubunyanın varlığı içime doluyor, yeniden gözyaşlarım yanağıma süzülüyor.
Dağılırken güvende kalalım diye her anımızı gözeten İstanbul Pride komitesinin mesajları gelmeye devam ederken, bir gecede illegal örgüt ilan edilmenin öfkesi doluyor içime. Hoş bir günde değil, 2015’ten bu yana devlet eliyle yürütülen LGBTİ+’lara dönük nefret politikasının sonucunda bir gecede bile kat edilebilecek bir mesafeydi hak talebini suç ilan etmek. Şaşırtıcı değil, LGBTİ+’ları canavarlaştıran, insandışılaştıran, tehdit unsuru olarak hedef gösteren dilin de, LGBTİ+’ların her geçen gün daha çok ayrımcılık ve güvencesizlikle karşı karşıya kalmasının da faili devlet. Ama biz hatırlıyoruz, İstiklal Caddesi’ni dolduran binlerce kişiyle yürüdüğümüz Onur Yürüyüşlerini, alanlarda gökkuşağının sallandığı 1 Mayıs’ları, Anayasa’nın 10. Maddesine cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ifadelerinin eklenmesi için verilen mücadeleyi, kampüslerde, işyerlerinde, hastanelerde, adliyelerde LGBTİ+’ların hakları için örgütlenmiş olan on binlerce insanı hatırlıyoruz. Umutsuzluğa kapılsak da hatırlayacağımız koca bir kalabalık var. Direnciyle, her çatlaktan sızabilen aklıyla, en zor zamanda bile solmayan neşesiyle güç katan ve varlığı yarım asıra dayanan bir LGBTİ+ hareketi var. Tüm gözler Taksim’in üzerindeyken Bağdat Caddesi’nden çıkıp basın açıklamasını sonuna dek okuyan, hiçbir müdahale olmadan tüm sloganların atıldığı bir yürüyüşü yapan bu hareketin kudretini de hep hatırlayacağız. Baskıya karşı direnmekten vazgeçmeden, her çatlaktan sızacağız. Ve elbet bir gün buluşup, yeniden İstiklal Caddesi’nde yüzbinlerce kişiyle yürüyeceğiz.
Foto: Esin