İstanbul’da yaşayan Gazze’li bir kuirin gözünden

Bu yazı 26 Şubat 2024 tarihinde Velvele English’te yayımlandı; Mercan Baş tarafından Türkçeleştirildi. 

Zor zamanlarda, hele ki bir soykırım esnasında, topluluk olma ihtiyacı daha da acil hale geliyor. O kadar bireyselleştik ki, bazen kişiler arası meselelere çok az önem veriyoruz, hatta hiç önem vermeyebiliyoruz. Bu bireyselleşmenin etkilerini iş yerlerimizde, arkadaşlarımız arasında, toplum içinde ve hatta evimizde görüyoruz. Kısıtlı imkanlara sahip olanlar arasında bile varlığını gösteren bu sosyal koordinasyon eksikliği, doğrudan etkilenenlerin kendilerini izole, hatta tümüyle unutulmuş hissetmelerine yol açıyor. Aynı durum, bazen görmezden gelmeyi seçsek de, ne yazık ki kuir alanlarda da mevcut.

Her kuir camia gibi Türkiye’deki kuir camia da sürekli bir gelişim içinde. Ben buna birinci elden tanıklık ettim. Detaycılığı bir kenara bırakırsak, alanımızı genişletmeye ve geliştirmeye yönelik bir evrim arzusunun evrensel olduğu aşikâr. Geçtiğimiz dört ay, Gazzeli bir lezbiyen olarak kuir radikalleşme yolculuğumda benim için bir dönüm noktası oldu. 

Şahit olunabilecek belki de en büyük dayanışma dalgası yükselmeye başladı ve bu dayanışma benim damarlarıma kan pompaladı diyebilirim. Kuir insanlar olarak içimizde taşıdığımız dayanışma kapasitesini ve baskıyı tanımak konusundaki doğuştan gelen sosyo-kültürel kabiliyetimizi hafife almışım. Belki de bu kendi içimdeki güvensizlikten kaynaklanıyordu, ama neredeyse hiçbir beklentim yoktu. Yine de, Filistin halkını desteklemek için feminist örgütler, kuir dernekler ve bağımsız kişiler ayağa kalkmıştı. Soykırımın başlamasından bu yana etkinlikler, protestolar, dayanışma amaçlı film gösterimleri ve bağış toplama organizasyonları gibi yaygın girişimler vardı. 

Ancak kısa bir süre sonra kafamda birtakım sorular dönmeye başladı. Özgür Filistin hareketi, bugün tanık olunan soykırım gerçekleşene kadar kuir alanlara neredeyse hiç sirayet edememişti. Bugün gördüğüm dayanışma gerçek olamayacak kadar iyiydi; fakat içimde acı-tatlı bir his bırakıyordu. Davamızın, parçası olduğum kuir topluluk tarafından, Filistinli ölümlerinin dehşet verici görüntülerle gözler önüne serilmesinden önce, bütünselci bir tavırla benimsenmiş olmasını dilerdim.

Böylesi bir siyasi gelişme ancak “artık çok fazla kişi öldürüldü, belki de dahil olma zamanı gelmiştir” şeklinde okunabilir. Benim için açıkça yaşam mücadelesi olan şey, birçoğu için sadece bir teorik okuma, basit bir tartışma, en iyi ihtimalle bir dayanışma gibi geliyordu. 

Başlarda, halkımın özgürleşme hakkı ve kuirlik arasında kurduğum bağlantının –ki bu bağlantıyı bir kuir-Filistin manifesto olarak İstanbul’a taşımıştım– her kuir komünite içerisinde bir mihenk taşı olduğunu varsayıyordum, ancak çok geçmeden bunun Türkiye’nin kuir kültürü içerisinde neredeyse soyut bir kavram olduğunu fark ettim. Kimliğim ve nüansları en iyi ihtimalle saygıyla karşılanırken, Siyasal İslam nedeniyle birçok insanın algı sınırlarının dışında kalıyordu. Hem İslamcılığın hem de milliyetçiliğin bize verdiği zararın onarılmasının uzun yıllar alacağını fark ettim. 

İnsanların yıpranmaya başlaması, hatta telefonlarının ekranlarından soykırıma tanıklık etmekten sıkılması an meselesiydi. Filistinliler için büyük önem taşıyan sosyal medya, içine bağırdığımız koca bir boşluğa dönüştü. İki duvar arasına hapsolmuş, iki ayrı gerçeklikle boğuşuyordum. Bir yandan halkımın soykırıma uğramasının yarattığı duygu halinin yüküyle mücadele ederken, diğer yandan hayatımdaki insanlarla onlardan minimumu beklediğim sürekli bir sosyal savaş hali içerisindeydim. Hayal kırıklığı artık tuhaf bir noktaya geldi. Kuirlerin “Pinkwashing’e karşıyız” şiarlarının sürdürülebilir yoldaşlığın samimi jestleri olduğuna inandırılmıştım. Ancak bireysellik ve kimlik politikalarının nasıl da derinlerimize kazınmış olduğunu unutmuşum. 

Mevcut statükoyu tanımlamak için kullanacağım kelime “ikilem” olurdu. Pinkwashing’i reddetmekle alakalı infografikler tekrar tekrar paylaşılırken, belki de biraz sürdürülebilirlik umarak çok fazla şey mi bekliyordum? Yoksa trajedinin boyutunu tam olarak kavrayabilmek için kişisel kayıplar mı yaşamak gerekiyor? Hala aynı ikilemde, o küçük gri köşede sıkışıp kalmış durumdayım: Topluluğunuz oradaydı, ancak çok geçmeden ilgilerini yitirdiler. 

Mücadelemizin özünden kopmamamız gerek. Sömürgeleştirilmiş bir toplumun mutlak özerklik mücadelesinin, kuirlerin kendi kaderlerini tayin etme mücadelesine paralel olduğu gerçeğini gözden kaçırmamalıyız. Filistin olarak mücadelemiz, Türkiye’dekiler de dahil, kitleleri ilgilendiren küresel bir sorundur. Özgür bir Filistin fikrine olan bağlılığımız, küreselde sömürgeleştirilmiş tüm yerli halklarla, Kürt halkıyla, Antakya’yla, Artsakh ile, karşı kıyıya ulaşamamış mültecilerle, hakkını alamayan işçilerle, Sudanlılarla, Batı Sahra’yla ve dünyanın her yerindeki kuirlerle bağlantılıdır. 

Kuir mücadelesi, varoluşumuzun her yönünü şekillendiren bir ilke ve pusuladır. Sömürgeci bir gücün kitlesel imhasına şahit olup bunu kendimize uzak bir mesele olarak görmemiz paradoksal bir nitelik taşır.

Görsel: Khaled Hourani, “The Story of the Watermelon” (2007) Kaynak

Bir Cevap Yazın