Mardin Bienali Turizm A.Ş. sunar: Beyaz Türklerle “Daha Uzaklara”

Mardin Bienali, yola çıktığı ilk andan beri otantik bir deneyimi, mekandan gelen bir kültürlerarası imkanı etkinliğe katılan ve takip eden sanatseverlere sunuyor. Bu yıl “Daha Uzaklara” temasıyla altıncı kez düzenlenen bienalin çevresinde dönen bazı tartışmalar ise etkinliğe daha yakından bakma ihtiyacını mecbur kılıyor.

Mardin Bienali’nin macerası 14 yıl önce, çözüm sürecinin ilk filizlerinin serpildiği bir zaman aralığında başladı. 2010’da hayata geçen “Abbara Kadabra” temalı ilk edisyonun vaadi katılımcılara şehrin mimarisini canlı bir deneyim olarak yaşatmaktı. Bu vaat, o günden beri yabancı bir diyarda gizemli bir yolculuğa çıkmak isteyen kültür turistlerinin arzularını besledi, heveslerini suladı, “küçük ricalarını” da pek kırmadı. Kültür-sanat düşkünlerine küçük bir sanatsal inziva imkanı da sunan etkinlik, bu yıl da önemli bir kısmı İstanbul’dan giden katılımcılarına bu büyülü şehre, mistik mekana, çok kültürlü geçmişe, öteki olana, “daha uzaklara” doğru bir yolculuk imkanı arz ediyor.

Pek çok bienal, düzenlendiği şehrin çağrışımlarından beslenerek kendini var eder elbette. Fakat Mardin Bienali’nin en başından beri Batılı sanat düşkünlerine sunduğu bazı “ekstralar” da var. Herhangi bir Batılı turistin, daha doğuya yolculuk yaparken ihtiyaç duyduğu en gizli taleplerden biri olan “steril bir deneyim yaşama imkanı”, 14 yıldır organizasyonda o veya bu şekilde varlığını gösteriyor. Bienalden bienale ziyarete açılan mekanlardan, şehrin en lüks otellerinin “overbook” edilmesine; festivalin iletişim dilinin sadece Türkçe ve İngilizce olmasından, yerel halkın o tarihlerde böyle büyük bir etkinliğin varlığından haberdar olmamasına kadar, bienalin gerçekleştiği tarihlerde şehirdeki pek çok şey Batılı misafirlerin konforu ve taleplerine göre örgütleniyor. Nice katılımcının Mardin’le gerçek bir ilişkisi yok denecek kadar kısıtlı. Sürekli Mardin’in büyüsünden bahsedilirken, 14 yıldır Bienal kentin gerçeğine dokunmuyor bile. Katılan sanatçılar veya organizasyona dahil olan herkesin bu sterilliği beslediğini veya arzuladığını söylemek istemem elbette. Fakat bienalin davetli profili ve şehirle kurduğu ilişkiler, bu dinamiğin oluşmasını kaçınılmaz kılıyor.

Açıkçası, bir Beyaz Türk olarak bu tartışmayı, kendi ayrıcalıklarım yokmuş, ayrıcalıkları olanlar ayrıcalıklarından başka bir şey üretemezmiş gibi de sürdüremem. Hatta bu yazının, bu ayrıcalıklara sahip oluşumla çok ilgisi var. En basitinden, bu yıl altıncısı düzenlenen Mardin Bienali’ne gitme imkanını henüz elde edememiş biri olarak, farklı zamanlarda bıraktığı izleri ve bazı tartışmaları insanlardan dinlediğim için etkinlik hakkında bu denli fikir sahibi oldum. Mardin Bienali, birçok insanın hayatında ilginç bir yere tekabül ediyor ve aklına, yaratıcılığına ve mücadelesine güvendiğim birçok insanın yolu bu etkinlikle bir şekilde kesişti.

Süregelen ve bu yılki edisyonda somutlaşan problemler, etkinliği düzenleyen, katkı sunan ve/veya bireylerin niyet ve emeklerinden bağımsız olarak bakmayı becerebilmemiz gereken, daha sistemik bir durumu işaret ediyor. Dekolonyal bir bakışla konuyu ele almadan tartışmaları doğru bağlama oturtmamız mümkün görünmüyor. Zira Mardin Bienali’nin sermayeyle ilişkileri, sömürgeci refleksleri de beraberinde getiriyor. Bazen soylulaştırmayı destekliyor, bazen sadece egemenin bakışına hitap eden alanlar yaratıyor.

İstanbul’dan getirilen DJ ve patlayan teker

Geçtiğimiz hafta sonu, tam da bienalin açılış sürecinde Mardin’de skandal bir olay yaşandı: Asena Hayal, çaldığı Kürtçe ve Arapça şarkılar nedeniyle sahneden indirildi. Bu olayın bienalle bağlantısı teknik olarak oldukça dolaylı. Fakat bu dolaylı bağ, etkinliğin sosyolojik profilini ve bienal vesilesiyle Mardin’e varan kişilerin bir bölümünün mekanla ilişkisindeki problemleri çok iyi yansıtıyor.

Kısa bir özet geçecek olursam: Mardin Bienali’nin gerçekleşeceği tarihlerde, bir mekan aylar öncesinden Asena Hayal’i DJ olarak çağırıyor. Daha sonra, aynı mekana bienal ile doğrudan bağlantılı bir sponsorlu etkinlik konuluyor ve bu etkinlik de başka bir DJ’le anlaşıyor. Böylece, mekandan gelen davetler sonrası İstanbul’dan iki ayrı DJ aynı tarihlerde aynı mekanla anlaşmış oluyor. Önce farklı katlarda çalacaklarken, son anda bu konuda da değişiklik yaşanıyor.

Organizasyon kısmında bir kriz patlak vermeden evvel, iki DJ halihazırda tanıştıkları için olay büyümeden kendi aralarında anlaşıp geceyi bölüşüyorlar. Fakat bienalin sponsor markasının PR işlerinden sorumlu Yeşim Aksoy, hiç tanışmadığı Asena Hayal’in setinde başka şarkıların arasında iki Arapça ve bir Kürtçe şarkı çalmasından rahatsız oluyor ve Asena Hayal apar topar sahneden indiriliyor. Gerekçe olarak, ‘Bu tür müzikler çalmasın diye İstanbul’dan DJ getirttik,’ diyen Aksoy, bu türün kendisine göre ne olduğunu ise ‘işte horon falan’ diyerek açıklıyor. Olayın ertesinde ise mekan, marka ve organizasyon el birliğiyle süreci yönetebilmek için aynı geceye iki ayrı DJ çağırılmasından doğan karmaşayı, gerginliğin esas sebebiymiş gibi aktarıyor.

Asena Hayal’in Sanatatak’a verdiği röportajda kendi ağzından ilgili geceye dair daha fazla detay bulabilirsiniz. Beni bu olayda bu kadar rahatsız eden şeylerden biri, süreci yönetmek uğruna Asena sanki kendi kendine İstanbul’dan Mardin’e, kimseyle hiçbir bağlantısı olmadan ışınlanıverdi gibi davranılarak sorunun çözülmeye çalışılması. Yeter ki süreçteki ırkçı refleksler konuşulmasın! İşin ironik yanı şu ki, Asena’nın maruz kaldığı ırkçı müdahalenin konuşuluyor, sesini duyurabiliyor olmasının en temel sebebi Beyaz Türk ayrıcalığına sahip olması. Asena’nın yerinde gerçekten Mardin sakini, güçlü networklere erişimi olmayan Kürt, Arap veya Süryani bir DJ yer alsa, konu muhtemelen çoktan Bienal ve sponsor lehine kapanmış olacaktı.

Asena Hayal’in maruz kaldığı müdahalenin biçimi ve gerekçelendirme şekli yeterince rahatsız edici olsa da bir detay daha var. Bu olayın hemen öncesinde yine aynı marka yemekli bir etkinlik düzenliyor ve orada da organizasyonel problemler yaşanıyor. O gece yaşanan bir başka gerginliğin sonunda Aksoy, oralı olduğunu zannettiği ve bu nedenle ezebileceğini düşündüğü bir kadını sahneden indirerek ve çaldığı müziği kültürel olarak aşağılayarak sinirini çıkarıyor. Bu bilgi aslında bize Aksoy’un egemen reflekslerinin keskinliğinin altını çiziyor. Üstelik konunun çalınan türle veya markanın ‘elit çizgisiyle’ de ilgisinin olmadığı, aynı kişinin aynı sponsor için yürüttüğü başka bir etkinlikten gelen göbek atmalı video paylaşımlarıyla teyit etmiş olduk. Mardin’e yine İstanbul’dan götürülmüş başka erkek DJ’lerin çaldıkları müziklerin ‘doğulu’ tınılarıyla eğlenen, ama aynı tınılar Kürtçe ve Arapça ile birleşince oralı olduğunu zannettiği bir kadın DJ’i aşağılayarak sahneden indiren şeyin yalnızca bir kişi değil, bir ideoloji olduğu çok aşikar. Sembolik şiddetin bu kadar net olduğu bir olay, bunu kişiler arası bir gerginlik olmaktan çıkarıp sömürgeci bir yaklaşıma dair politik bir tartışma başlatıyor.

Mardin Bienali’nin Mardin’le uzak ilişkileri

Tabii ki, Asena Hayal’in yaşadıkları, olayın başladığı yer değil, internet tartışmalarına yoğun bir şekilde taşındığı yerdir. 6. Mardin Bienali’nden bahsederken, bir yandan kavramsal çerçevesi Cihangir’deki kapalı bir toplantıda açıklanan, Mardin’den önce Pera Palas’ta ‘seçkin misafirlerini’ ağırlayan bir etkinlik hakkında konuşuyoruz.

2023 Aralık ayında Açık Radyo’da “6. Uluslararası Mardin Bienali” başlığıyla bir podcast kaydediliyor. Bu sohbet sırasında sanatçı Mürüvvet Türkyılmaz, Kobane Olayları nedeniyle ertelenen 3. Mardin Bienali ile ilgili deneyimlerini aktarıyor. 2014 yılında İstanbul’da Salt binasında gerçekleşen bir toplantı sonrasında Murat Germen’le birlikte, Mardin Bienali’nin şehirle olan bağlarının kopukluğuna tepki gösterdiklerini, üçüncü edisyona eserleriyle katılmalarına rağmen bazı protestolar gerçekleştirdiklerini öğreniyoruz. Türkyılmaz, Norgunk’tan çıkan “Varla Yok Arasında” adlı kitabında bu süreci masal benzeri bir anlatıyla kayıt altına aldığını ve bu nedenle Mardin Bienali’ne o tarihten sonra mesafeli durduğunu belirtiyor. Böylelikle, etkinliğin içinde bulunduğu kolonyalist eğilimin uzun zamandır devam ettiğini ve Mardin Bienali’ne dönüşme fırsatının uzun zamandır sunulduğunu, ancak organizasyonun ve yetkililerin bu fırsatı değerlendirmeyi akıllarından bile geçirmediklerini, bu son olaylarla teyit ediyoruz.

Bahsettiğim programın esas konuğu ise bağımsız sanatçı Enver Basravi. Kendisi Mardinli olan Basravi, bu yılki bienalin Kavramsal Çerçeve Programı Toplantısı’nın kamuoyuna duyurulmayıp kapalı yapılması üzerine 2023 Aralık ayında bir protesto bildirisi yayınlamıştı. Sanatçı, bu podcast çerçevesinde de bienalin mekanla, Mardin halkıyla ve kentte yaşayan sanatçılarla kurduğu bağların ne kadar kısıtlı olduğunu anlatıyor. Aynı sohbet içerisinde, “valiz bienali” benzetmesiyle de konuştuğumuz her şeyi küçük bir kapsüle koyan bir metafor öneriyor.

Basravi, bienalin başlamasıyla birlikte etkinlikte korsan bir eylem gerçekleştirdi. Günlük hayatın Kürtçe, Arapça, Türkçe ve Süryanice gibi dillerle aktığı şehirdeki etkinliğin yalnızca iki dilli olmasına yapıcı bir müdahalede bulundu. Türkçe ve İngilizce ile sınırlı iletişim dili yerine, Mardin’de konuşulan diğer dilleri de kapsayacak şekilde iletişim dilini yeniden tasarladı. “Göz Ardı Edenlerin Hatırası” isimli çalışmasıyla, Mardin Bienali’nin Mardinlilere açmadığı alanı yaratan Basravi’nin yaklaşımı, bir anlamda organizasyonun gelişimine yeni bir boyut kazandırıyor.

Basravi, yerelde bu mücadeleye kendi sanatıyla katılan tek sanatçı değil. Resim ve performans sanatçısı Adem Bulut da bienalin mekanlarından Alman Karagahı’nın tam karşısında “9. Mardin Bienali” adlı kamusal alan performansını gerçekleştirdi. Bulut’un performansıyla ilgili detaylara Evrensel’in haberinden ulaşabilirsiniz.

Tüm bu tartışmaların ardından, Mardin Bienali’nin bir dönüşüm geçirerek gelecekte başka bir yöne evrilme şansı var. Artık, kitleleri Mardin’e taşıyıp steril bir deneyim sunan, krizleri sömürgeci PR ajanslarına bırakan bir bakış açısından ziyade, şehre misafir olduğunu hatırlayan bir bienal düzenlemek tek seçenek olarak ortaya çıkıyor. Mardin’in dillerini, coğrafyasını, sanatçılarını dışarıda bırakan bu organizasyon, artık sponsorların beklentileri uğruna sürdürülemez hale geldi ve gelecek edisyonlarda karşılaşacağı tepkilerin çok daha sert olacağı aşikar.

Foto: David Hagerman, The New York Times (Hüseyin Çağlayan, 2010 Mardin Bienali Tilda Swinton fotosu, mekan Kasımiye Medresesi)

Bir Cevap Yazın