Dünyayı bir mezarlığa çevirdik. Yaşadığımız her anı gömüyoruz. Geçmiş acılar, gözyaşları, hiç duyulmayan çığlıklar, kana bulanmış isimler toprağa karışıyor. Hafızamızı gömdüğümüz mezarlıktan kötü kokular geliyor, kokuyu almamak için üzerine diktiğimiz çiçekler çürüyor. Aldığımız her nefeste ölümün tadı var ama biz gülümsüyoruz. Öyle mutluluk dolu, içten gelen bir gülümseme de değil bu. Donuk, tepkisiz, ölü bir gülümseme. İnsan aynı kabusu her gece görünce korku etkisini yitiriyor belki de. Korkuya, korkutulmaya alışırken buluyorsun kendini. Baktığın her yerde acı olunca gözlerin aşina oluyor acıya. Hatta bekliyorsun onu görmeyi. Acının ne demek olduğunu unutuyorsun. O acıya tepki vermeyi unutuyorsun. Acıyı unutuyorsun.
Unutuyoruz.
Zihnimiz karanlık bir boşluk. İstesek de hatırlayamıyoruz hiç unutmamamız gerekenleri. En derinlere gömdük acıları, öfkeyi. En adi, en vahşi işkenceleri gözümüzü kırpmadan izleyebiliyoruz artık. Tepkilerimizin üzerinde bir geri sayım var sanki. Kısıtlı bir süre. O süre içinde kusuyoruz öfkeden geriye kalan ne varsa içimizde. Çünkü öfke de bildiğimiz gibi değil artık. Öfkenin kötü bir taklidini kusuyoruz. Anlamını yitirmiş bir kavramın yerini dolduran yapay bir duygu. Gerçek değil. Samimi değil. Süre dolduğunda tepki verdiğimiz vahşeti gömüyoruz unutmak için. Üstüne bir çiçek dikiyoruz.
Sakiniz şimdi.
Her şey yolunda.
Geçti.
İyiyiz.
İyi miyiz?
Geçti mi gerçekten?
Her şey yolunda mı?
Bir kadın öldürülüyor. Öfkeliyiz. Acılıyız. Hesap sormak istiyoruz.
Bir gün…
İki gün…
Üç gün…
Geri sayım sıfırı bulana kadar.
Sonra unutuyoruz öfkesiyle yanıp tutuştuğumuz acıları. İsimlerini unutuyoruz. O isimler sürekli değişiyor. Çalınan hayatlar acımasız bir rutinin parçası haline geliyor.
Adalet istiyoruz. Bir kabusun içinde yaşadığımızı tekrarlayıp duruyoruz. O kadar çok tekrarlıyoruz ki kelimelerin bir anlamı kalmıyor artık.
Onları da gömüyoruz.
Değiştiremediğimiz cehennemin gönüllü vatandaşları oluyoruz.
Karanlık gittikçe büyüyor. Vahşetin dozu gün geçtikçe artıyor. Daha kötüsü olamaz dedikçe daha kötüsü oluyor. İsyan ediyoruz.
Bir gün…
İki gün…
Üç gün…
İsyanımızı da gömüyoruz mezarlığa. Üstüne bir çiçek dikiyoruz. Güzel görünüyor böyle.
Her şey yolundaymış gibi.
Duyulmak isteyen çığlıklar toprağın altından bize ulaşmaya çalışıyorlar. Hatırlamamızı istiyorlar. Biz çiçeklere bakıyoruz.
Ölümün, acının kokusu burnumuzda ama biz o kokuyu alamıyoruz artık. Aşinayız. O koku çok uzun zamandır bizimle. Ne zaman başladı bilmiyoruz. Hatırlamıyoruz.
Katliamlar, soykırımlar dört bir yanımızda ama biz ölüme aşinayız. Ölmeye, öldürmeye, ölümü izlemeye aşinayız.
‘‘Unutmayacağız, affetmeyeceğiz,’’ diye haykırıyoruz. Öfkemizi diri tutmak için üstüne kalpler çizdiğimiz, etrafına çiçekler diktiğimiz mezar taşlarındaki isimleri okumaya çalışıyoruz.
Hatırla.
Ama ellerimiz toprağın içinde. Daha biraz önce hatırlamak acı verdiği için başka bir haksızlığı gömmüşüz. Kötü hissediyoruz. ‘‘Yıl dönümünde,’’ diye fısıldıyoruz kendimize. ‘‘Yıl dönümünde hatırlayacağız bu haksızlığı, hesabını o zaman soracağız.’’ Böyle yapınca az da olsa iyi hisseder gibi oluyoruz.
Şimdi unutacağız.
Tekrar hatırlamak üzere unutacağız.
Söz.
Sonra vakit geliyor. Geri sayım başlıyor yine.Yirmi dört saatin var. Bugün hatırlama günü. Hadi dirilt öfkeni. Hesabını sor. Bir şey yap.
Bir şey yapmak istiyoruz. Hesap sormak istiyoruz. Birileri katledilen bir kadının fotoğrafına kanat çiziyor. Romantik bir masala dönüştürüyor cinayeti. Bir başkası farkında bunun yanlış olduğunun. Ses çıkarıyor. İtiraz ediyor. Adalet istiyor. Sesler birbirine karışıyor sonra. Herkesin bir fikri var adalet hakkında. Günün sonunda, yirmi dört saat dolduğunda ise bir çözüme ulaşamadan başka bir mezar taşına doğru ilerliyoruz. Başka bir haksızlığın yıl dönümü yaklaşıyor çünkü. Çözemedik, halledemedik, hesabını soramadık şimdi ama bir dahaki seneye… O zaman farklı olacak. O zaman soracağız hesabını.
Şimdi unutma zamanı.
Gitmeden bir çiçek daha ekelim. Ölüm böyle daha güzel görünüyor. Rahatsız etmiyor kimseyi.
Hayat belli bir rutinde dönüp dururken biz de onunla birlikte dönüyoruz. Bu bir zorunluluk belki de. Durma lüksü yok ki kimsenin. Dünyan başına da yıkılsa ertesi gün doğan güneşle beraber hiçbir şey olmamış gibi işine, okuluna gitmeye mecbursun. Bu yüzden unutman gerek belki. Devam edebilmek için unutmak zorundasın. ‘‘Hayat devam ediyor,’’ diyoruz birbirimize. Acımasız bir cümle.
Hayat devam ediyor.
Etmemeli belki de. Ya da daha başka bir yolu olmalı hayatın devam etmesi için. Bu şekilde devam etmemeli. Başka bir seçenek olmalı. Başka bir şey… Başka ne olabilir ki? Bilmiyoruz. Onu da unutuyoruz sonra.
O kadar çok şeyi unutuyoruz ki artık onları gömebilmek için bir yer bulamıyoruz mezarlıkta. Kökleri ölümde yaşam bulmaya çalışırken çürüyüp giden çiçekler o kadar fazla ki her adımda üstlerine basıyoruz. Geçmişi çiğnemeden yürümek imkansız. Üstelik geçmiş sadece ayaklarımızın altında da değil, her nefeste ciğerlerimize de doluyor aynı zamanda. Uzayı bile doldurmuştur geçmişin, ölümün kokusu şimdi.
Biz tıka basa unuttuklarımızla, unuttuğumuza pişman olduklarımızla, hatırlamaya korktuklarımızla doluyuz.
Belki bir gün gelecek ve unuttuğumuz ne varsa yeniden can bulacak. Ete kemiğe bürünecek, mezar taşlarından zamana yenik düşüp silinen isimler. Biz gerçekliğimizi yitirirken onlar bizden daha gerçek bir şekilde dikilecekler karşımıza. Hesap soracaklar. Duyulmamış çığlıkları bütün kulakları sağır edecek. Acıları dünyayı saracak, yok edecek belki de.
Etmeli de.
Bazılarımız çaresizce o günün gelmesini bekleyecek. Bazılarımız geri sayım sıfırı bulana dek isyan etmeye devam edecek. Bazılarımız yalnızca çiçeklere bakacak ve her şeyin yolunda olduğunu düşünecek.
Öyle değil.
Hiçbir şey yolunda değil.
Geçmedi, geçmeyecek.
İyi değiliz.
İyi olmayacağız.
Görsel Jean Rollin’in La Rose De Fer (1973) adlı filminden.