Serinin ilk dört mektubuna şu linkten erişebilirsiniz.
Sevgili Ulaş,
Ben mektubu sen Berlin’e döndükten neredeyse bir buçuk ay sonra yazmaya başlıyorum. Geniş, ferah bir balkondan, teyzemizin balkonundan yazıyorum. Hava soğuk ama aldırmıyorum. Çocukluğumuzun bahçesinde oturmuş, bu sefer teyzemin “Pelin üzerine hırka al yavrum” diyen sesi olmadan… Düşen ayvaları topluyorum.
Sen geldin ve teyzemi kaybettik. Herkes “seni beklemiş” dedi sana. Sıkıca sarıldım buraya yetişmene. Bunca yıldan sonra böyle mi karşılaşacaktık? İyi ki gelmişsin, sensiz ben kendimi kaybederdim. Sayende soğukkanlıymışım, olgunmuşum ve metanetliymişim gibi hissettim. Seni iyi ve değişmiş gördüm. Teyzemin şalvarını kimse sana bir şey demeden giydin. Sen dirayetli durunca ben de kendimi bırakamadım. Şu bir gerçek ki ev işlerini gerçekten çok iyi öğrenmişsin. Neredeyse titizsin ve hepimiz buna çok şaşırdık.
Mevsim kışa dönüyor. Artık teyzem yok. Sen geri döndün. Ben nasılım bilemiyorum. Anksiyeteni ve her şeyi kontrol etmeni yakından görmek de çok değişikti. Yüz yüze olmak ne kadar da fark ediyormuş.
Babamla hesaplaşmış, nefretten sevgiye uzanan o yolu yürümüştük. Çiğdem’leyse hesaplar yarım kalmış. Onunla aramda cenaze evinin mutfağında kısa kısa, neredeyse sert denilebilecek konuşmalar oldu.
Buzdolabından fotoğraflar indirildi. Sen hırkasını, seccadesini ve tabii ki şalvarını seçtin hemen. Çiğdem “Bir şey alırsam bana ağır gelir.” dedi. Çiğdem’i sen değil ben kırdım. Benim ondan özür dilemem gerekiyordu, sen diledin. “Ben değiştireceğim bu ilişkiyi,” dedin. Yaparsın sen. Ben yapamadım.
Büyüdüğümüzü, mutfağa annelerimizi sokmamamızdan bir kez daha anlamış olduk. Eskiden anneannemlere, bir gece öncesinden makarna kesmeye giderdik. O gece bütün kuzenler beraber uyurduk. Ne kadar güzeldi. Dünyalar bizim olurdu. Şimdi ise teyzemin evinde ‘yedisine kadar ışık sönmesin’ dedikleri için kaldık. Gün saydık Aylin ablamla. Yedisi, kırkı ve elli ikisi… Aylin ablam bana “Yaz Pelinim, roman yap bizi…” dedi. Keşke pilav tenceresinin dibine yapışan pirinçleri süngerle yıkamak gibi kolay olsaydı “bizi” anlatabilmek. Ben yapamazsam sen yapar mısın Ulaş?
“Cesaretimi kaybettiğim gün…” dedin bana. Ne demek istedin? “Sen…” dedin “gemileri yakardın, ben gemilere bakmaya kıyamıyorum.” Bu yüzden hemen mektup yazamadım sana. Daha az konuşuyorsun. Düşündürüyorsun beni. Bak şimdi biz arkalı önlü üç evde büyüdük. Bizim ev, teyzemlerin evi ve babannemler. Evden eve koşardık. Saklanırdık bulamazlardı bizi. Annem, Teyzem ve Çiğdem annemiz; Aylin ablam aşık olduğumuz kadındı. Aylin ablamın evlendiği gün bu yüzden çok üzüldük. Benim neşem ve cesaretim bu yüzdendi. Sen o zamanlar babamın ölen ağbisinin acısını unutmak için içtiği içkilerden ve Ayhan abimin hoyratlığından aldın belki de korkularını. Biz hayatı ve insanları bölmüştük belki de seninle. Şimdi bir şeylerin acısı çıkıyor besbelli. Bir şey okudum, ‘bazen yataktan kalkabilmek bile bir başarıdır’ diyordu. Senin ise bundan fazlasını yaptığın zamanlar oluyor. Cesaret lazımsa bana yolla. Endişelerini, korkularını bana yolla. Çünkü ben de sana kıyamam.
Şimdi kederimizi yaşayacağız. İzin ver buna, kendine ve bana. Seni görmek aynayı aradan kaldırmak gibiydi. İçim içini bildiği için bu kadar şey yazabiliyorum sana. İçini karartma. Unutma aşka vurgunsun sen!
Pelin
Eskişehir, Ocak/2024
Not: Yayına hazırlık desteği için Ahmet Can Yılmaz’a teşekkürler.