“Saçlarımı uzatıp arkadan üçken yaptıracan. Üzerimde gırmızı pelerin, elimde asa… Amasra’yı sallayacan. Dikersin de mi gocacım?’’ diye sordu Altun.
“Diker, diker… Her şey elbise gibi olsa. O ne demek gı?! Hayret bi’ şey… Yemeğini yisene. Şimdi onuy sırası mı?’’ diye yarı esprili yarı azarlar bir tavırla cevap verdi masadaki yaşlı lubunya. Neden sonra masadaki balamozu eğlendirmek gerektiğine kanaat getirip sahte bir sevecenlikle “Bak çiftetelli başladı. Hadi galk oyna datlım.” deyip genç lubunyayı gazladı. Altun, zaten bir iki yudum kalmış olan bardağını iştahla bitirdi, rutin bir mesaiye başlar gibi masaların ortasındaki alana geçip kum zeminde dans etmeye başladı.
Yazlıkçı aileler, üniversiteli gençler, günübirlik denize gelip evlerine dönmeden soğuk bir şeyler içerek denizin yorgunluğunu atmak isteyenler bir anda dikkat kesildi, olayı anlayınca hafif alaycı gülüşlerle el çırpmaya başladılar. Etrafta oraya buraya seğirten, yer yer güneşten yanmış çocuklar bile o amaçsız koşturmacaya bir ara verip bir anda kendinden pek emin bir şekilde peyda olan bu raksa merakla dikkat kesilmekten kendilerini alamadılar.
Bir diğer masada yeni evli bir çift, akşam yemeklerini yemiş, üzerine keyif biralarını içiyordu. Adam karısına kıyasla tip olarak daha daha az dikkat çekiciydi ve dolayısıyla çoğu Türk erkeği gibi şuur altındaki bu eziklik onu farkında olmaksızın hoyrat, kıskanç ve huzursuz yapıyordu. Alkolün etkisiyle bu durum ilerleyen dakikalarda daha da artacaktı. Adam, başka bir masada kendi kendilerine sohbet etmekte olan iki gencin gayrı ihtiyari bakışlarından işkillenip sığ iç dünyasında olayı daha da büyütüp abartacak ve alkolden olduğu besbelli olan ucuz bir kıskançlık krizine girip bağıra çağıra yerinden kalkarak daha ne olduğuna anlam veremeyen gençlerin masasına yürüyecek, ortalık karışacaktı.
Hotel Serdar, Serdar ve ailesinin birkaç sene öncesine kadar ilk katında ihtiyar annesi; ikinci katında kendisi, karısı ve iki küçük çocuğuyla oturduğu üç katlı eski bir köy apartmanıydı. Serdar o zamanlar ocakta çalışan bir madenciydi. Rahmetli babasının Anavatan Partisi’ndeki tanıdıklarına yalvarmaları sayesinde zor bela TTK’ya girmiş ama hiç rahat durmamıştı. Kasabadan arkadaşlarıyla içip sızmalar ve işe gidememeler arttığından babası tarafından sık sık sövgü dolu uyarılara maruz kalırdı ama bunlar pek işe yaramazdı. Bazen de ocaktaki şeflerinden benzer uyarılar alırdı. Bunlar nispeten daha etkili olsa da kamudaki bu işinden atılması ucuz şaraplar içip zaman zaman işe gidememesinden değil, dost hayatı yaşadığı kasabanın namlı orospularından Topal Emine’nin yüzüne kezzap atıp altı ay kadar cezaevine girmesinden olmuştu. Zaten hasta olan babası üzüntüden felç geçirmiş, bir iki ay sonra da ölmüştü. İçerden çıkınca, hısım akraba ve bilimum üçkağıtçı dostlarının akıl vermesiyle yaşadıkları apartmanı sezonluk küçük bir pansiyona çevirmiş, en azından Kasım’a veya yılbaşına yetecek, kimseye muhtaç olmayacak bir hale gelmişti.
Oynak şarkı bitince Altun kan ter içinde kalmış ama çay bahçesindeki küçük kalabalığın alkış, ıslık ve bağırmalarını işitince içinde değişik hazlar duymuş, kırk yıllık kabare şarkıcılarına taş çıkaracak profesyonelliğe haiz bir reveransla şovunu bitirmişti. Kasabanın serseri gençleri ”Bir daha! Bir daha!” diye ritim tutturup bağırınca iyice keyiflenip yorgunluğunu unuttu. Teçhizatı eski bir Korg klavyeyle (markası bile olmayan) biri patlak iki hoparlörden ibaret müzisyene yöneldi ve Mezdeke’den “Şikşakşok” şarkısını çalıp çalamayacağını sordu. Bu sırada sesleri duyan Serdar, mutfakta ertesi gün müşterileri için yoğurduğu, bozulmaya yüz tutmuş kıymayı bıraktı. Neşelenen ve dolayısıyla geceyi birkaç bira daha içerek hesabı kabartması muhtemel müşterileri görünce o da keyiflendi. Müzisyenin evet ya da hayır demesine meydan vermeden ”Kaseti var! Kaseti var!’’ diyerek memnuniyet dolu bakışlarla Altun’a seslendi.
Müzisyen, bir anda ortaya çıkan bu “ibne kılıklı’’nın dikkatleri üzerine toplamasından pek mutlu olmamıştı. Bu işten tek muzdarip olan o değildi. Başka bir masada Almanyalı Hayri; yaz boyunca bir resif köpekbalığı ve mütemadiyen sağında, solunda, üstünde, altında gezen küçük remoralar misali yanından ayrılmayan; her gün köfte ekmek, çay, dondurma, içki ısmarlamaktan gocunmadığı işsiz güçsüz takımından müteşekkil avanesine yeni katılan bir iki delikanlıyı esir almıştı. Berlin’de Türk kızlarını kötü yola düşürmeye çalışan deri ceketli, dazlak Almanları nasıl yakalayıp tokat manyağı yaptıkları yalanını yutturmaya çalışıyordu ki dansöz oğlan, gençlerin de dikkatini celb etmiş, Almanyalının anlatmakta olduğu hikayeyi adeta bir paçavraya çevirmişti. Delikanlılar sonradan işe uyanıp Hayri’nin inceden inceye yüzünün düştüğünü ve içki ısmarlama konusundaki bonkörlüğünün tenzilata uğrayabileceği tehlikesini fark edince tekrar dikkat, şaşkınlık ve takdirle dinliyormuş numarası yapsalar da büyü çoktan bozulmuştu.
Bir iki dakika içinde kaset bulunup teybe konulmuş, ivedilikle istenilen şarkının olduğu kısım ayarlanmış ve Altun tekrar dans etmeye başlamıştı. İzleyicilerden bir kadın yerinden kalkarak; ortası siyah, kenarlara doğru gümüşi bir renk alan, uçlarında turkuaz boncuklar işlenmiş şalını Altun’un beline bağladı. Bu pek sevecen hayranının jestiyle mest olan Altun, doğu masallarındaki ülkelerden kaçıp gelmiş ve Pinokyo gibi ete kemiğe bürünmüş hayali bir kahraman edasıyla iyice döktürmeye başladı.
Ritimle birlikte hafif kilolu uzuvları, boynundaki zinciri unutup koşmaya başlayan ama sınıra gelince birden durmak zorunda kalıp daha fazla ilerleyemeyen ve yerine geri dönen hayvanlar gibi bir oraya bir buraya gidip geliyordu. Bazen de şarkıda geçen anlamadığı Arapça kelimeleri, tıpkı şarkıdaki ince sesli kadın gibi mırıldanıyor, sanatına ne kadar hakim olduğunu ayrıca kanıtlıyordu. Ayaklarında görünmez topuklu ayakkabılar varmışçasına parmak uçlarında dönüyor, gerdan kırıyor, öne doğru eğilip sanki simsiyah, upuzun saçları varmış gibi birden gerisin geriye dimdik bir pozisyon alıp izleyicilere göz süzüyordu. Hele şarkının ortasında, darbukanın ara verip nağmeli bir kemanın solo attığı bölümde, sağ dirseğini sol avucunun içine koyup parmaklarını uçlardan birleştirip bileğini dairesel hareketlerle bükerek yaptığı yılan dansı izleyicileri iyice şaşırtmış ve kendine hayran bırakmıştı.
Yarı alaycı ifadelerle izleyenler bunu görünce afallayıp kalmış ve alay ettikleri belli olursa bu istihzanın asıl kendilerini utanç verici bir hale sokacağını anladıklarından tavırlarına son vermişlerdi. Müzisyen bile ikinci plana düşmenin sıkıntısını unutmuş, böylesi bir yeteneğe eşlik etmenin gururunu yaşamaya başlamıştı. Şarkı kasetten çalarken, arada eski klavyesinden ekstra sesler, kısa ritimler atıp bu beklenmedik raksın büyüleyici itibarından küçük de olsa bir hisse kapmak istemişti. Çay bahçesinden bozma küçük restoranın derme çatma barındaki raflarda duran koca dudaklı, beyaz takım elbiseli, papyonlu, biri gitar biri perküsyon çalan, diğeri de raftan ayaklarını sarkıtmış elinde mikrofon gülümseyerek şarkı söyleyen küçük, tozlu Afrikalı biblolar bile sanki canlanıp da oynayıverecekmiş gibi duruyorlardı.
Her şey yolunda giderken huysuz ve kıskanç koca birden nevri dönmüş halde Almanyalı Hayri’nin olduğu masaya doğru hareketlendi. ‘’Ne bakıyosunuz ulan götverenler, hiç kadın görmediniz mi?!’’ deyip elindeki şişeyi fırlattı.
Bira şişesi, Hotel Serdar’ın taa en eski günlerinden beri orada olan, dallarına urganlar bağlayıp sallandıkları, yaz sonlarına doğru tatlı kara incirlerini yedikleri, artık gövdesi yuvarlak ölü tabakalarla kaplanmış yorgun, yaşlı ağaca çarptı. İrili ufaklı cam parçaları dört bir tarafa uçuştu. Büyük bir parça, annesinin çatalla çekirdeklerini ayıklayıp verdiği zavallı çocuğun elindeki karpuza isabet etti. Çocuk karpuzunu düşürdü, ağlamaya başladı. Bazı parçalar incirin geniş, sütlü yapraklarının arasından fırlayıp havaya savruldu, yükseldikçe aşağıdaki curcunayı geride bıraktı. Ay ışığı havada savrulan cam parçalarının içine nüfuz ederken sanki bağrında müreffeh köyler, şehirler, kasabalar, evler, fabrikalar, dükkanlar olan kısa hayatlı, küçücük, loş alemler gibi havada döndü durdu. Çay bahçesiyle kumsalın arasındaki kumlu topraklı yola düştü.
Amasra, Haziran 2023
TTK: Türkiye Taşkömürü Kurumu
Görsel: Louis Fratino