7 Ekim 2023’te başlayan “Aksa Tufanı” kalkışmasıyla birlikte, dünyanın adeta röntgeni çekilmişçesine bölündüğü, egemen güçler ile ezilenler/sömürgeleştirilenler arasındaki çatlağın iyice kristalleştiği bir dönemden geçiyoruz. Şiddetin amansızlığı kitleleri bir yandan harekete geçirirken, diğer yanda birtakım insani çerçeveleri deyim yerindeyse alt üst etti. Filistin meselesinin çekirdeğine pek yakın olmayan birçokları için elbette bunlar dünyadaki savaşlar silsilesinin herhangi bir parçası gibi görülebilir, şiddet devreye girdiğinde çoğunlukla diğer birçok veçhe gölgelenir ve geriye itilir.
Fakat Filistin meselesinin önemli ayaklarından birini, 48’de başlayan büyük tehcir ve onu takip eden on yıllar boyunca dünyanın dört bir yanına savrulmuş Filistinlilerin diasporada kurdukları kültürel ağlar tutar. Edebiyat bunların içinde önemli bir koldur ve bu kolun Filistin davasını dünyaya duyurmasının vesilesi büyük ölçüde sürgünlüktür. Son günlerde Filistinli sürgün şairlerden Mourid Barghouti’nin (bence bir yapı taşı kabul edilebilecek) Şairin Filistin’i kitabını tekrar okuma isteği beni bu geç kalmış değerlendirmeyi yazmaya sevk etti.
2021’de hayatını kaybeden Barghouti’nin metni 1997’de yayınlandığında aynı yıl Necib Mahfuz ödülünü kazanmış ve Arap dünyasında olduğu gibi, ilerleyen yıllarda farklı dillerde de okuyucuların yoğun ilgisiyle karşılanmıştır. Fakat ben kitabı -henüz Mourid Baghouti’nin ismini hiç duymamışken- 2011 yılında, Amed Hasan Paşa Hanı’n alt katındaki, daha çok İslami yayınlar satan bir kitapçıdan tesadüfen almıştım. Belki tesadüfen demek yanlış olur; isminde Filistin’i görünce dikkatimi çekti. Erken yaşlardan beri Filistin davasıyla ilgili biri olarak bu satın alma davranışı neredeyse bir refleksti. Bu arada kitabın İngilizce isminin “I Saw Ramallah” (Ramallah’ı Gördüm) olduğunu belirtmek gerekir. Neden Türkçe yayıncısının, bence tuhaf bir şekilde hiçbir tılsımı olmayan “Şairin Filistini” ismini seçtiği az çok tahmin edilebilir. Kitabı alırken ilerleyen yıllarda tekrar başvuracağım, edebi bakımdan Filistin işgalini muazzam, çarpıcı ve olabilecek en rasyonel haliyle anlatan bir metinle karşılaşacağımı bilmiyordum. Sonra Kürdistan şehirleri arasında seyahat ederken adeta içinde kayboldum, sayfaları, satırları dönüp dönüp tekrar okuduğumu, sürekli not aldığımı hatırlıyorum. Bu metni benim için katmanlı yapan şey sanırım Kürt realitesini de çevreleyen işgal olgusunu karşılaştırmalı okumak, veya daha doğru ifade etmek gerekirse okurken Filistin ve Kürt realitelerini zihnimde ortak düşünmek, bu düşünceleri çevreleyen belli olgulara yakınlaşabilmek açısından bana imkan vermiş olmasıdır.
Kitabın bir başka başarısından daha söz edilebilirse, çizdiği politik şemanın bugünkü atmosferde -işgal diyalektiği ile de doğru orantılı olarak- geçerliliğini ne ölçüde gösterdiğidir. Batı Şeria’da, Ramallah’ta, çevresindeki köy yollarında yerleşimci sömürgeciliğin izlerini okuyucuya aktarırken, bugün apartheid’a dönüşen sistemin, 90’ların ortalarında “barış süreci” denen periyotta dahi bir işaret fişeği gibi parladığını Barghouti oldukça kişisel görünen anlatının içine ustalıkla yerleştirmiştir. 7 Ekim 2023 sonrasında bir dekolonizasyon pratiği olan kalkışmanın köklerini anlamak, şiddetin ayak izlerini sürmek isteyenler için bu metin edebiyatla iç içe geçmiş bir tarih okuması olarak da ele alınabilir. Edward Said metnin siyasallığını önsözünde şu sözlerle irdeler:
“Barghouti’nin kitabında yoğun bir siyaset vurgusu olduğu muhakkaksa da bu vurgu soyut ve ideolojik bir niteliğe sahip değildir: Politikadan bahis açılmışsa eğer bu tamamen Filistinlilerin hayatını çepeçevre saran ve genellikle onların seyahat ve ikamet haklarını sınırlayan şartlar bağlamındadır.”
Kitap Filistin sürgün edebiyatının nadir örneklerinden biri kabul ediliyor. Barghouti’nin ayrıcalıklı bir üslup kurma başarısı şairliği ile ilişkilendirilebilirse de metinde bir tarafıyla oldukça gerçekçi, romantizmden bilhassa uzak ve derinlikli bir “sürgün olma” analiziyle karşılaşıyorsunuz. Yazar bilinçli ve gayet kararlı bir tavırla bu yaklaşımını şu sözlerle açıklıyor:
“Ben romantizme sanatsal bir tutum olsun diye dönmedim sırtımı; bizzat hayatın insanların romantizmini yıkmaktan başka bir vazifesi yoktur. Hayat bizi gerçeğin tozlarına doğru iter.”
Vatana dönüş, vuslat…
Mourid Barghouti 67 savaşı patlak verdiğinde Kahire’de genç bir üniversite öğrencisidir; bir anda savaş gerçekliğiyle birlikte yurtsuzlaşır. Yurtsuzlaşma sadece vatanından koparılmış olmakla sınırlı kalmayacaktır. İkamet ettiği, bir gün geri döneceği umuduyla misafir olduğu ülkeden sürgünlüğü -yeniden- deneyimler. Mısır lideri Enver Sedat Camp David anlaşmasını imzalamadan 1 yıl evvel,1977’de, önlem olarak sınır dışı edilmesi gerekenlerden biridir. Enver Sedat’ın İsrail Parlamentosu Knesset’e yaptığı ziyaretin Mısır televizyonunda canlı gösterildiği anlarda, polis eşliğinde valizini toplamak üzere evine götürülmüştür. Uçaktaki yerine oturuncaya kadar bileğindeki kelepçeler çıkarılmaz. Mısırlı kadın yazar Radwa Ashour’la bir aile kurduğu Kahire’den ayrılmak zorunda kalır. Onda neredeyse somutlaşan Filistinli deneyimini kendisinin yazdığı şu sözlerden daha iyi açıklayabilecek bir ifade bulmak güçtür:
Sürekli köklerinden koparılmak için bir kere köklerinden sökülüp atılmış olmak yeter insana. Merdivenin üst basamağındayken ayağı kaymak gibi bir şeydir bu. Sonuna kadar yuvarlanırsın. Bu aynı zamanda direksiyonun şöförün ellerinde parçalanmasına benzer. Arabanın bütün hareketleri rastgeledir artık, yönünü şaşırmıştır. Paradoks şudur ki artık hiçbir yabancı şehir tam anlamıyla yabancı değildir.
Mourid Barghouti 30 yıldan ve onlarca başarısız girişimden sonra, Oslo sürecinin görece yumuşak ikliminde vatana dönüş için gerekli izni sağlar. Metin 1996 yılındaki o dönüşü, Ürdün’den Batı-Şeria’ya geçişi, en son 30 yıl evvel Kahire’ye gitmek için üzerinden geçilen tahta köprüyü, Ramallah’ı, yerleşimleri ve özellikle de yazarın köyü Deyr Ghassane’i anlatıyor. Kitaba hem sürgünde hem de vatanda elbette birçok karakter eşlik ediyor. Her biri kendi sıradanlığı içinde, kendi dünyalarının akışıyla ne mağdur ne de kahraman gibi ele alınıyorlar. Sayfalar arasında en çok, yazarın genç yaşta kaybettiği erkek kardeşi Munif adeta bir hayalet gibi anlatıyı çevreliyor, bir kardeş kaybının yaratabileceği bütün ağırlıkla…
Barghouti’nin Filistin işgaline paralel, tabii olarak siyasetle, kendi yaşamıyla ve sürgünlüğüyle kurduğu anlatı özellikle geçmiş ve bugün arasında yaptığı karşılaştırmaların akılcı ve ustaca tasvirleriyle derinleşiyor. O kendini, geçmişte koparıldığı yaşamdan ve mekandan payına düşeni bir bütünün çevresinde, olabildiğince merkezden uzak tutarak vakur bir biçimde ele alıyor. Deyr Ghassane’i anlattığı bölümün sonunda metne şunları not ediyor:
İşgal bizi eski olanla kalakalmak zorunda bıraktı. Budur işte İşgal’in işlediği cürüm. Dünün kil fırınlarından bizi yoksun etmedi, fakat yarın icat edebileceğimiz şeylerin gizeminden yoksun bıraktı. Buraya el-Abraş’ın devesine tekrar sahip çıkmak için gelmedim. Bir çocuğun kaybolmuş değerli bir eşyasını özleyişi gibi özledim ben Deyr Ghassane’nin mazisini. Fakat mazinin, sahiplerince unutulmuş bir köpek gibi -oyuncak bir köpek demeli- burada, Deyr Ghassane’de hala gezinip durduğunu görünce onu ele geçirip gelecek günlere, daha iyi bir istikbale doğru itmeyi ve ona şöyle haykırmayı istedim: “Koş.”
* Başlık yine kitabın içinden bir alıntıdır. Devamı şöyledir: “İşgal, meçhul bir sevgiliye âşık nesiller yarattı bizden; uzak, çetrefilli, muhafızlarla, surlarla, nükleer füzelerle ve katıksız bir terörle çevrilmiş bir sevgili…”