Sokak Lambaları

Cem Önder

Önümde ışıklar kıpraşıyor ve yüzlerce insanın nefesi nemli havaya karışıp midemi bulandırıyor. Sare’nin sesini duyabilmek için kaldırımın üstünde yürünmekten köşeleri aşınmış taşlarına odaklanıyor, bağırarak konuşan insanların, mağazalardan taşan bas titreşimlerinin, telaşın ve yaşamın gürültülerini duymazdan gelmeye çalışıyorum. Attığım her adımda gömleğim sırtıma daha çok yapışıyor.

“Bu kadar bozulacağını bilsem Dani’yi çağırmazdım,” diyor Sare. Esmer geniş alnında hiç ter yok, kıvırcık saçları yarım saat önce yola çıktığımızdan beri hiç bozulmamış. Ya saçı sprey dolu ya da benden daha seyrek adım attığı için sıcaklık henüz üstüne çullanmamış. Üst dudağı sola doğru çekilmiş, belli ki sohbetin gidişinden hoşnut değil.

“Bozulduğumdan değil, sadece biz bize oluruz sanmıştım. Tanımadığım birileri olunca zorlandığımı biliyorsun.”

“Hep biz bizeyiz zaten. Bir kere de benim istediğim olsa bir yerlerin düşmez bence.”

“Ne alakası var–”

“Var işte. Yıllardır aynı yere çakılıp kaldın. Biraz değişsen ölmezsin.”

Bunu beklemiyordum. Üç yıl önce benden ayrılırken de aynısını demişti. Aynı yere çakılıp kaldın. Sare kendimi bildim bileli en yakın arkadaşım. Ayrıldığımızda arkadaş kalacağımıza ve aramızın asla garipleşmeyeceğine söz vermiştik. Çoğunlukla garipleşmemeyi becerebiliyorum. Ama bu yeni tanıştığı yakışıklı ve harika ve çok eğlenceli çocukla tanışmak istediğim anlamına gelmiyor.

Şehrin sesleri geri dönüp beni düşüncelerimden kurtarıyor. Kaldırım taşlarını saymaya başlıyorum. Sare arka plana kaynayarak yok oluyor. Suskun birkaç dakika sonra daha az ışıklı bir ara sokağa girip kendimizi barın önünde buluyoruz. İçeri ilk Sare giriyor.

İçerisi küçük; sıkış tepiş, insanlarla dolu koyu kahverengi yuvarlak masalardan kahkahalar yükseliyor. Barın arkasındaki kiremit rengi tuğla duvarın üstüne onlarca fotoğraf asılı. Elindeki bardağa bol köpüklü bira dolduran uzun boylu barmen biz girince gözlerini kaldırıp bize bakıyor, sonra işine devam ediyor. Tavanın her yanından büyüklü küçüklü lambalar sarkıyor. Mekanın geriye kalan boşluklarını sigara dumanı mesken edinmiş, bir yandan nefes almayı zorlaştırırken bir yandan ter kokusunu bastırıyor. Arkadan gitar sesi geliyor; melodi tanıdık ama hangi şarkı olduğunu çıkaramıyorum.

Sare gözlerini kısıp etrafa bakıyor ve sonra elimi tutup beni barın en köşesindeki duvara dayalı masaya götürüyor. Dani çoktan gelip oturmuş. Bir elinde bira şişesi, diğer elinde neredeyse filtresine kadar içilmiş bir sigara var. Bizi görünce sigarayı kül tablasının içine atıp Sare’ye sarılıyor. Dar koridorda Sare’nin hemen arkasında olduğum için Dani’yle yüzlerimiz neredeyse iç içe giriyor. Sigara kokusu bir saniyeliğine yok olup yerini bana amcamı hatırlatan tıraş kolonyasına bırakıyor.

Demek Dani bu. Köşeli, soluk bir suratı var. Kumral mı sarışın mı ışıktan tam kestiremediğim saçları benimkinden biraz daha uzun, ama kontrolsüz dalgalarla yüzünün sağ tarafına dökülen kıvırcıkları benimkilere benziyor. Siyah düz bir tişört ve altına açık mavi dar bir kot giyinmiş. Sare anlatırken hayal ettiğim gibi her yanı kas değil, ama boyu benimkinden en az bir karış uzun. İlk bakışta dudağının altındaki yara izinden başka hatırlanmaya değer bir özelliği yok. 

Uzattığı eli sıkıp arkamı kalabalığa verecek şekilde Dani’nin karşısına oturuyorum. Sare’ye aramızdaki boş sandalye kalıyor.

Az sonra Dani Sare’yle Kadıköy’deki bir konserde nasıl tanıştıklarını anlatıp bana bizi soruyor. Sakar bir sohbetin içinde buluyorum kendimi; kelimeler birbirlerinin üstünden atlayıp yere düşüyor, bir yere varmıyorlar. Sare bana yardımcı olmak için konuyu değiştiriyor. Sonra garsonun telaşla bırakıp gittiği bira şişesine atlıyorum. Biranın acımsı tadı, şişenin kenarından akan soğuk damlalar ve içtiğim süre boyunca konuşmak zorunda olmadığım gerçeği içimi ferahlatıyor. Gereğinden büyük bir yudum aldığım için midem anında gazla doluyor.

İkinci şişelerimiz geldiğinde Dani geçen yaz Berlin metrosunda tanıştığı evsiz bir adamın hikayesini anlatmaya başlıyor. Hikayelerle dolu Dani. Avrupa’da gezmediği yer kalmamış. Konuşurken zengin bariton sesi sanki yanlış yerlerde inip çıkıyor; alışkın olmadığım bir melodisi var, biraz tersten dinlenen şarkılara benziyor.

“…sandım. Güya doksanlarda nispeten ünlü bir şarkıcıymış. Metrodan inerken zorla on avroya CD’sini sattı bana. Başta kazıklandığımı düşünüyordum ama sonra İstanbul’a dönünce albümünü dinledim. Adam harbiden güzel müzik…”

Uzun parmaklarının arasında sönmüş bir sigarayla eşlik ediyor hikayeye elleri. Elleri hiç durmuyor. Ağır devinimleriyle masanın üstüne oturmuş sigara dumanını dağıtıyor. Anlattığı hikayelerin ve bedeninin aldığı şekillerin garip bir şekilde insanı çeken bir yanı var. Kulaklarım bir noktadan sonra dinlemeyi bırakıyor ama merak ediyorum, bilmek istiyorum, ne anlatıyor bu eller, anlamak—

Hayır.

Bir yudum daha alıyorum biramdan. Artık acı tadı kalmadı, kolayca boğazımdan geçiyor. En sevdikleri korku filmlerinden bahsetmeye başlıyorlar. Bu sefer ben de konuşmaya katılıyorum. Konuşurken Sare’ye bakmaya çalışıyorum. Alkole dayanıklı değil, yüzü kızarmaya başlamış bile. Bir noktada kafasını sallayıp bana karşı çıkıyor.

“Nasıl yani favorinmiş? En son kafanı kollarına gömmekten izleyememiştin bile.”

“Geçen ay yeniden izledim.”

Sare karşısına geçip yalan yanlış konuşulacak biri değil. Ters bir şey sezdiğinde hemen yüzü buruşur ve karşısındakine meydan okumaktan asla çekinmez. Kendimi havalı göstermeye çalıştığımı düşünüyor olmalı ama yanılıyor. 

“Haa,” dercesine kaşlarını kaldırıp sessizce kafasını sallıyor. Cevabımdan tatmin olmuş. 

Devam ediyoruz ve açılan her yeni konuyla muhabbet derinleşiyor. Kendimi kızarmış yüzlerden ve sararmış parmaklardan olabildiğince çıkartıp konuşmaya veriyorum. Şişeler boşaldıkça yenisi gelen biralar dilimi açarak bana yardımcı oluyor. Zamanın dokusundan bir ilmek kaçıyor ve sıra sıra çözülmeye başlıyor zaman. 

Kim bilir kaç zaman sonra Sare sağ dirseğini masanın üstüne koyup kafasını yumruğuna yaslıyor. Havadaki nemden porsumaya başlayan kalın saçlarından birkaç tel fışkırmış, neredeyse Dani’nin suratına girecek. Dani de kafasını çok hafif Sare’ye doğru yatırıyor. Aynı anda hem burnum kaşınıyor hem de göğsümden tırtıklı bir his yükseliyor. Zatürreyken sigara içmeye çalışmak gibi ya da motorunun suyu bitmiş bir arabayı çalıştırmak ya da içini rendelemek. Arkamı dönüp hesabı istiyorum.

Dışarı çıkıyoruz. Fısıltılar, kahkahalar, bağırarak konuşan insanlar ve gitarın metalik sesi; sigara dumanı, biranın mayhoşluğu ve ara sıra mekanı işgal eden kızartma yağı kokusu; garson kızın bira şişelerini masaya bırakırken çıplak koluma dokunan önlüğü, yeşil şişelerin pütürtülü yüzeyi ve masanın elimi kaydıran cilası arkamızda kalıyor. İçimdeki gıdıklanma da. Onun yerine saatlerce oturmaktan sırtıma iyice yapışmış gömleğin içinden nüfuz edip sırtımı yalayan rüzgarı hissediyorum.

“Bu saatte karşıya geçmekle uğraşmayın, bana gidelim,” diyor Dani. Emin olamıyorum. Sare sarhoş ve yorgun, o da karar veremiyor. En sonunda Dani tek yaşadığını ve kimseyi rahatsız etmeyeceğimizi söyleyerek Sare’yi ikna ediyor. O da bir şekilde beni. Israrla başa çıkmada iyi değilim. Yoldan bir şişe Merlot şarap alıp taksiye biniyoruz.

Dani’nin evi hemen hemen hayal ettiğim gibi. Gri İkea koltuğunun köşelerinde garip desenli yastıklar, üstündeki dağınık kağıt yığınlarından ve ekranı açık bilgisayardan çalışmak için kullandığı belli olan küçük bir masası, büyük boy bir televizyona bağlı PlayStation’ı var. Gerçi oyun oynayacak bir tip olduğunu düşünmemiştim. Duvarlar kitap dolu raflarla ve film posterleriyle kaplı. Filmlerin çoğu eski, hiçbirini tanımıyorum. Sol taraftaki açık kapıdan beyaz bir karyola görünüyor. İçeri giriyoruz ve Dani şarabı farklı ülkelerden alındığı belli olan renkli magnetlerle bezeli buzdolabına koyuyor. Bizi koltuğa oturtup kendine bir sandalye çektikten sonra su ikram etmeyi unuttuğunu söyleyip bize su getiriyor.

Sare bir süre sonra koltukta uyuyakalınca onu rahatsız etmemek için balkona geçmeye karar veriyoruz. Balkon iki sandalyenin sığamayacağı kadar küçük. Ben balkonun küçüklüğüne şaşırırken Dani içeriden iki yastık getiriyor. Yastıkları balkonun iki köşesine serip birbirimize bakar şekilde oturuyoruz. Balkonun siyah metalden soğuk barları alkolle kaynayan bedenimin üstünde şok etkisi yapıyor. Aramıza kül tablasını koyunca tam sığıyoruz, bacaklarımızı kırdığımızda ayaklarımız değmiyor.

Dani nedense son sevgilisiyle ayrılığını anlatıyor. Yüzünün bir tarafını ay ışığıyla karışan sokak ışıkları aydınlatmış, diğer tarafı karanlık. Arada bir cümlelerini yarıda kesip suratını buruşturarak sigarasını içiyor, sonra kaldığı yerden devam ediyor. Dinlerken dudağının altındaki yara izine gidiyor gözlerim. Sonra şaraptan bir yudum daha alıp kendimi gözlerine ya da dizlerime ya da içeri ya da aşağıya bakmaya zorluyorum. Gözlerim tekrar dudaklarına—

Hayır.

“Bir sigara alabilir miyim?” diye soruyorum. Hemen paketten bir tane çıkarıp çakmakla birlikte uzatıyor. Sigarayı yakıp muhabbeti değiştiriyorum.

“Dudağındaki yara izi nasıl oldu?”

Belli ki gözlerimi dikmeyi kesmem için merakımı gidermem lazım. Kadehi ağzına götürüp küçük bir yudum alıyor.

“Bisiklet kazası. Utrecht’te arkadaşlarla okula bisikletle giderdik o zamanlar. On iki yaşındaydım, üç dikiş attılar.”

“Yüzüne karizmatik bir karakter katmış,” derken duyuyorum kendimi. 

Hayır.

Ağzıma safra tadı doluyor. Dani kendini geri çekerek oturuş pozisyonunu düzeltiyor. O ana kadar ayaklarımızın gittikçe birbirine yaklaştığını fark etmemişim. Sıcaklık gidince farkına varıp panikliyorum. İlk önce sıcaklık gittiği için panikliyorum. Sonra bunu fark ettiğim için. Sonra buna bozulduğum için. Sonra saçmaladığım için. En son da fazla içtiğim için.

Balkonda bir süre daha oturup kadehlerimizi bitiriyoruz. Ben kendimi kontrol etmeye çalıştıkça muhabbetimiz yüzeyselleşip bir yerde sona eriyor. Dani esneyip artık uykusunun geldiğini söylüyor.

“Sare’nin yanına sığmazsın, istersen benim yanımda yat. Ama ben sıcakta boxerla uyuyorum, sorun olmaz herhalde.”

Sorun olmayacağını söylüyorum. Önden o gidiyor, ben odaya girmeden önce tuvalete girip yüzüme su vuruyorum. 

Geldiğimde oda büyük oranda karanlık, Dani başı pencereye dayalı yatağın sol tarafına yatmış. Arkası dönük, üstünde sadece gri bir boxer var. Perdeden sızan sokak ışıkları çıplak sırtını aydınlatıyor.

Uyumuş olamaz ama ben girdiğimde herhangi bir tepki vermiyor. Bana şort bırakmış mı diye etrafı kontrol edip bulamıyorum. Bir yanım çıplak olma fikrinden rahatsız, sarhoş olan diğer yanımsa bu sıcakta şortu ne yapacağımı soruyor. Terli gömleğimle yatamayacağım kesin olduğu için üstümü çıkarıp arkam Dani’ye dönük olacak şekilde yatağa giriyorum. Biraz daha hareket edersem aşağıya düşeceğim.

Gözümü kapatıp uykuyu bekliyorum. Bedenim garip bir şekilde kaskatı, alkole rağmen uyumama izin vermiyor. Kafamdan altyazı gibi düşünceler akıyor. Başka biriyle uyumayı sevmiyorum. Arkamı dönüyorum. Dani’nin omuzları geniş ve sırtının üst kısımlarında benler var. Kürek kemiği çıkmış.

Sonra o da dönüyor. Yüzü suratıma çok yakın, nefesini tenimde hissediyorum. Saçları yastığa dağılmış, yüzü açık. Bakışım istemeksizin göz kapaklarından aşağıya doğru, dudaklarına gidiyor. Ağzı hafif açık, alt dişleri görünüyor. Saatler uzadıkça baş göstermeye başlayan sarımtrak sakalları dolgun alt dudaklarının altındaki yara izini çevreleyip neredeyse gizlemeye başlamış.

Nefes alıyor. Sigarayla karışık tıraş losyonu. Nefes veriyor. Şarabın meyvemsi ekşi kokusu.

Hayır.

Kanımın harekete geçtiğini hissedip panikliyorum. Hemen arkamı dönüp gözlerimi iyice kapatıyorum. Sıkmaktan göz kapaklarım acıyor ve Sare’yi hayal etmeye çalışıyorum. Onunla geçirdiğim geceleri; esmer teninin kokusunu, küçük ama dik göğüslerini, yüzümü kaşındıran saçlarını. İçine girdiğimde hissettiğim şeyleri hayal etmeye çalışıyorum. Islak sıcaklığını, birbirine değen kasıklarımızın terleyişini, ben hızlandıkça çıkardığı sesleri, seğiren bacaklarını.

Daha beter oluyor. Sare’yi hayal etmeyi de bırakıyorum. Gözlerimi açıp kendimi önümdeki komodini incelemeye veriyorum. Su bardağı, yarısı bitmiş bir mum, ne olduğunu bilmediğim ilaçlar ve burun spreyi var. Kitap olmadığı için içimden küfredip ilaçların üstünü okumaya çalışıyorum, ama pencereden süzülen ışık yetmiyor. Alakasız bin bir türlü şey düşünmeye başlıyorum.

Dani arkasına dönene kadar hareket etme isteğimle boğuşup içim aynı pozisyonda yatmaktan ne kadar gıcıklansa da ısrarla sol yanıma yatmaya devam ediyorum. Sonunda dönüyor.

Sağıma dönerken bedenim rahat bir nefes alıyor ve omurgalarımdaki uyuşuk gıcırdama rahatlıyor. Gözlerimi açmıyorum. Artık uyumam lazım. Uyusam hepsi geçecek. Gözlerimi açmıyorum. Gözlerim gıdıklanıyor. Açmayı reddediyorum.

Gözlerimi açıyorum. Dani sırt üstü yatmış, rüyaların içinde kaybolmuş kıpraşan gözleri kapalı. Ağzında bir şey çeviriyormuş gibi çenesi hareket ediyor, sonra yutkunuyor. Duvar kenarındaki bacağını kendine doğru çekmiş, dizini sağa sola sallıyor. Bedeni sıcak turuncu ışıkla yıkanmış. Sabit bir tempoyla inip çıkan göğsünden başlayan kırpılmış kıllar göbeğine, oradan kasıklarına doğru iniyor. Gözlerim istemsizce bu yolu izleyerek kasıklarına varıyor. Sertleşmiş penisinin hatlarını görüyorum. Penisi seğiriyor.

Hayır.

Sertleşmeye başlıyorum ve kasıklarımızın arasındaki hava titreşmeye başlıyor. 

Hayır.

Şu an görmek istediğim en son şey bu. Kalbim bedenime hızlı ama düzensiz bir ritimle kan pompalamaya devam ediyor. Bitmesini istiyorum, yaşanmamış olmasını. Gözlerimi kapatmayı istiyorum, hiç açmamış olmayı. Ama kapatamıyorum. Bari kaçırabilseydim diyorum içimden ama o da olmuyor. Bir süre taş kesilip sadece bu görüntüye odaklanıyorum. Ya gözlerini açarsa?

Bir noktadan sonra kendimi toparlayıp arkama dönmeyi başarıyorum. Kafamda koyun saymaya çalışıyorum ama sayılar şaşırtıcı derecede kaypak, beynimden uçup gidiyorlar. Sanki kasıklarımızın arasında cereyan varmış ya da fırtına çıkmış ya da girdaba kapılmışız gibi bir akış var aramızda. Üç. Dört. Beş.

Düzensiz nefeslerime odaklanıyorum. Hislerimi bastırmaya çalışıyorum. Hayır. Hayır. Hayır. Nefesimi kontrol etmek daha mümkün çıkıyor. Sabah olana kadar kendimi avutmaya çalışıyorum. Dakikalar saatlere karışıyor, ne kadar sürdüğünü kestiremediğim bir müddet sonra sabah ezanı okunuyor. Sabahın müjdesini alınca işim biraz daha kolaylaşıyor ve altıya kadar kendimi sakinleştiriyorum.

Sonunda vakit geliyor. Kalkıp üstümü giyiniyorum ve kendimi arkama bakmamak için zorla tutuyorum. İşe yaramıyor. Neyse ki Dani tekrar sırtını dönmüş, bacaklarını kendine çekmiş fetüs pozisyonunda yatıyor. Evden çıkmadan önce son kez Sare’nin yüzüne bakıyorum. Hiçbir şeyden; kafa karışıklığından, kuşkudan, pişmanlıktan ve utançtan habersiz mışıl mışıl uyuyor. Bir an onu kıskanıyorum. Sonra kapıyı açıp dışarı çıkıyorum.

Sokakta hala sönmemiş olan lambalara takılıyor gözüm.

Arkama bakmadan kaçıyorum.

Görsel: Esra Becan

Sponsored by the Rosa Luxemburg Stiftung with funds of the Federal Ministry for Economic Cooperation and Development of the Federal Republic of Germany. The content of the publication is the sole responsibility of Velvele and does not necessarily reflect the position of RLS.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.