Sen beni sokaklardan say*

Özlem

Dolmuşu bekliyorum, Bostancı durağında sarı dolmuşların olduğu son duraktayım. Ne işim var burada, daha önce hiç bulunmadığım, bilmediğim bu ara sokakta. Neden buradayım… Buna sonra geleceğim. Şimdi durup düşününce, hafızam beni yanıltıyor mu acaba diyorum? Nasıl bir oyun bu? Çünkü, hatırlıyorum ve biliyorum ki, sonradan sıkça bulunduğum bu son durak hiç de öyle bir ara sokak değil, koca otopark gibi bir alan, o alanda sıralı araçlar… O yüzden sevgili okuyucu, birazdan anlatacağım hikayenin gerçek mi yoksa kurmaca mı olduğu çelişkisinden kurtulmaya ihtiyacım var. Eğer bu durak bir zamanlar bir ara sokakta bulunduysa, söyleyin; o zaman anlatacağım bu hikayenin gerçek olduğuna inanacağım. Yok, bulunmadıysa bu kurmacanın bendeki gerçekliğine çok şaşıracağım. Aman Allah’ım, zihnimiz bize ne oyunlar oynuyor!

Rüzgar esiyor, bir sonbahar günü, ya da çok soğuk olmayan erken bir kış günü de olabilir. Yapraklar, üzerimdeki mont, hepsi bir tabloyu andırırcasına başka yönlere doğru uçuşuyor. Romantik. Üşüyorum. Önüme bakıyorum, canım sıkkın. Canım acıdan sıkkın, sürüklenip geldiğim bu yerde bazıları için romantizm olarak görülebilecek çabam bomboş, etkisiz. Her şeyi içimde yaşıyorum, bedenimde, zihnimde. Zihnimde başlayan kovalamacaya bedenimi de hapsetmişim, çok da soğuk olmayan bu havada, bu son durakta hareketsizlikten donacağım. Öncesinde deniz otobüsünden indim. Burada ne işim var? Çıldırdım mı? Sürükleniyorum. 

Onun da öncesinde… Tavanları yüksek mi yüksek bir binada karşı karşıya duruşumuz… O, koridorun bir yönünden gelirken bana doğru, tesadüfen, ortada çıkış kapısına yakın bir yerde karşılaşmamız. Bir meydan okuma olacak, hissediyorum. Çünkü bedenlerimiz çok yakın, fiziken çok yakınız. Yüzüm yüzüne dönük, ellerim kapşonlu, fermuarlı sweatshirt’ümün iki yan cebinde, sonsuz bir güven, heyecanla karışık… Heyecanım ağzımda; konuşsam hönk diye çıkacak ya da kocaman kalpler şeklinde yüksek tavanlı koridorda yukarıya doğru yol alacak. 

“Allah aşkına, sen ne istiyorsun benden?” diyor. Evet demiştim bir meydan okuma olacak diye, belliydi, ama bu kadar ani oluşu… İnanılmaz hazırlıksız yakalanıyorum. Ne mi istiyorum? O özgüven gidiyor, yüzümde salak bir gülümseme ile heyecandan donuk ben, “ıhı” diye belli belirsiz bir ses çıkarabiliyorum, hepsi bu. O da zaten daha fazlasını n’olur duymamak için basıp gidiyor. Üzerinde beyaz bluz, dar… Onun da üzerinde, mavi taşlı bir kolye uzun süre hafızamda kalacak şekilde yerimde çakılıp kalıyorum. Ellerim hala cebimde, kendi kendimi sıkı sıkı sarıyorum, aşk acısı geçecek çocuk diyorum. Bir gün geçecek. Ve sen bu günü bir anı olarak hatırlayacaksın, canının yanmadığı, hatta tekrar yaşamayı isteyeceğin tatlı bir anı olarak…

Ama henüz değil… Üst kata çıkıp, pılımı pırtımı topluyorum, alelacele. Bir hışımla merdivenlerden hop geri aşağıya, alt kata ve çıkış kapısı… Alt kat koridorun bu kısmı bir tuhaf hissettiriyor, biraz önce ne yaşanmıştı?! Dışarıdayım, bir koşturmaca füniküler, deniz otobüsü derken, Bostancı son durak. İyi de neden?

Öncesinde… Koltukta, o sıkıcı kapalı alanda, oturuyorum. Dalgalar, deniz otobüsü bir kalkıyor, bir iniyor, oldukça hareketli. Bense sabit. Bedenim kasılmış, o kapalı kutu gibi alanda bir noktaya odaklanmış düşünüyorum. Ben bunu kendime neden yapıyorum? Cevabı yok. Aşk diyorum sanırım. Her şeyin cevabı olarak karşılık bulduğum bu kelime ve halin içine bir de kasılmış bedenimi sokuyorum. Aman Allah’ım iyice hareketsizleşiyorum. Birazdan kıyıya yanaşacağız ve ben yine kendimi durduracağım, neden orada olduğumu bilmediğim bir sonraki adımda, adına aşk dediğim saplanıp kalma halinde ta ki kasılmış bedenim yorgun düşüp, beni uyarıp “e hadi artık” diyene kadar.

Aşk, imkansızlıklarda türlü oyunlar oynuyor bana, hem çok yoruyor hem de yaşadığımı hissettiriyor ta ki tekrar bir noktaya beni saplayana kadar. İşte o zaman çekilmez bir donukluk hali. Bedenim her defasında yorgun, en az zihnim kadar.

Hafızamda anı olarak kalsa bu zaman, o gün olanlar, biliyorum aşkın bu queer hali hep burada, yakında bir yerlerde. Geçmiyor, gitmiyor benden bir türlü. Tetikteyim hep, önlem almak için değil, sadece bunu bildiğimden istemsizce tetikteyim, bir şeyleri farklı yapabileceğimi de düşünmüyorum zaten artık. Yeniğim bu donukluğa. Sonunda yenilgiyi kabul edip, kendimi bırakıyorum. Ve kuşlar kadar özgürüm!

* Yasemin Mori’nin Deli Bando albümündeki Sen Beni Sokaklardan Say isimli şarkısından direkt aldim, çok sevdim! Müthiş bir denk gelme, eşleşme, uyum… Ve fark ettim ki İstanbul Pride’ın bu yılki temasıyla da bir bağı var.