Anneme Mektup

Nazlı Yıldırım


Bir pazar günü sonsuza kadar kafese sıkıştırılmış yüreğimin ağrısına kabuk bağlarken sana bir soru sormuştum. Verdiğin yanıt beni öyle büyütüyordu ki, kirletilmiş tüm hisleri yıkıyor, yoksullaşmış manaları yeniden zenginleştiriyordu. “Buna değmem.” demiştim. Sevilmeye değmem.

“Bir gün söylediklerime inanacaksın.” deyip koltuğa uzanmıştın. Kumandan yanı başında, gözlüklerin boynunda asılıydı. Ne zaman için yorulsa gözlerin kırışırdı TV karşısında. Anlardım. Bir şeyler düşündüğünü. 

Söylediklerine inanmak için hep iyi ve güzel şeylerin peşinde sürükledim kendimi. Kurduğum cümlelerimin karnında büyüttüğüm umutlar, gelecek makasının ağzında kesildiler. Hesapsız zamanlarda. Uykuya çökmüştü ikimizin de bildiği manalar. 

Yine de sana inanmak için tüm yeryüzü uğursuzluklarına direndim. Dilim şişti. Gözüm küstü. Kulağım sustu. Yüzüm artık bir oyuğun boşluğuna yuvaydı. Yine de sana inanmak için bir sabah heyecanımı bölüşmüştüm seninle. 

Bir yanım ormanlaşırken bir yanım kuruyordu. 

Gözlerindeki kırışıklık nasıl da canlanmıştı. Bedenin yatağına çukur olurken dudaklarının kenarındaki gülümsemeni salmıştın. Toprağında aradığın can, senden biraz daha uzaklaştığı zamanlarda bile gönlümü sıvazlayıp “Git, kızım.” demiştin. “Öncekileri unut, ardından gelecek olanlara inan. İnanmalarını büyüt ki kendini kaybetmeyesin.” 

Gideceğim yol, tenhaydı. Bozkırdı. Geceydi. Hafif kızarmış göğdü. Aç karnına çekilmiş küldü. Ağızda tohumlanmış korkuydu. Bütün bunlara rağmen avucunu yüreğime tuttun. “Sen sevilmeye değersin.” dediğinde yine inanmamıştım. 
Dilimi damağımı kurutan, gözlerimi nereye koyacağımı bilemeden sabitleştiren, eklemlerimi sızlatan, ayaklarımı üşüten, kasıklarımı sancılaştıran o korkuyu bilmiyordun. Korktuğumun başıma geleceğini de. Sana inanmamak için dünya yeterince harcıyordu kendini. 

Günlerdir yanı başında beklerken seni içime öğüttüm. Saatlerin sabah etmediği vakitlerde bile gideceğim yolu merak ettin. Heyecanlandın. Derinin morluğuyla ellerimi sevdin. Unuttuklarını sana hatırlatmak istedim. Benim tanıdığım yeryüzünün, senin bildiğinin çok uzağında olduğunu  anlatmak istedim. Benim sana inanmadığım gibi sen de bu sözlerime inanmayacaktın. 

Senin inandığın duyguları terk ettikleri bir çağın kanıtıyız. Gerçekten öyleydik anne. Duyguları terk eden bu çağın kanıtıydık. Hatırladığın her şeyin kaskatı kesildiği zamanın kalanıydık. 

Cuma günü sabah dörde kadar hiç uyumamıştık. İçin biriken kanı dışarı atarken “Savaşmalısın.” diyordun. “İnce ince eğil kendine. Sevgini diri tut. Mutlu dön, sen sevilmeye değersin kızım.” dediğinde gözlerin artık boşluğa düşüyordu. 
Yine haklı çıkmıştım, gittiğim yoldan. Kapıdan sana baktığımda hemen anlamıştın. Gözlerim pul pul dökülüyordu. Gırtlağıma yapışmış sözcüklerim rutubetleniyordu. Ayaklarım nemliydi. Ne kadar gizlesem de kendimi senden, kaçamadım. O günden sonra tek kelime edemedim. Ne sen sordun ne de ben anlattım. Hâlâ yanı başındayım. İkimiz de susa büyüyoruz. Bana “Savaşmalısın.” diyordun ya, şimdi bunu söyleme sırası bende. Sana biraz daha inanmam için “Savaşmalısın.” Zamanını çoğaltmalısın. Çoğal ki senin bildiğin yeryüzünde biraz daha kıvrılayım. Rahmine. 

Gözlerini açtığında güzel yol hikâyelerimi dinleyeceğin zamanlar biriktiriyorum. Ve seninle tanıştıracağım kız arkadaşım olacakken pes etmek yok. Gitmek de. Bunun için bile o gün geldiğinde ikimiz de kalmış olalım bu dünyada. Tüm kahrına rağmen. İtliğine, kopukluğuna inat. 
O gün geldiğinde “savaşmaya” devam etmiş olalım. 
O gün geldiğinde ikimiz de kazanmış olalım. Tüm bunlar için şimdi ikimiz de savaşmalıyız.

Ankara / Onkoloji Hastanesi
Ekim 2020

Görsel: Wenjia Tang

Öykü ya da denemelerinizin Eflatun Koza’da yayımlanmasını istiyorsanız katılım koşulları linkte.

Author