Transfobi, Korku, Manipülasyon… J. K. Rowling Cephesinde Yeni Bir Şey Yok

Yüsra Yüce

J.K. Rowling, yeni kitabını duyurmasının ardından medyada tekrar gündeme geldi. Robert Galbraith takma adıyla yazdığı Cormoran Strike serisinin beşinci kitabı olarak duyurulan 900 sayfalık roman, crossdresser katil bir cis-erkeği konu ediniyor. Kitaptaki seri katil, Dennis Creed, hepsi kadın olan kurbanlarına yaklaşmak için kadın kılığına giren, içkilerine ilaç atan ve yedisini işkence ederek öldürmüş bir karakter. Aynı zamanda, kurbanlarından takı çalan, başka kadınlardan iç çamaşırı çalarak mastürbasyon yapan, tamamen şeytan olarak tasvir edilmiş bir katil, yazarın işaret ettiği biçimde söylersek “bir sapık”.

‘’Perukla, biraz rujla, zararsız, tuhaf olduğunu düşünüyorlar, belki kuir…’’ (kitaptan)

Rowling’in yılların transfobik klişesini kitabında konu edinmesi aktivistler tarafından eleştirilmesine sebep oldu. Elbette, onu savunanların eleştirilere cevabı gecikmedi. Kitapta konu edilen karakter trans bile değildi, bu konunun seçilmesinde TERF (Trans dışlayıcı radikal feminist) tartışmalarının ilgisi bile yoktu, yalnızca öfkemizi birinden çıkartmak ve linç etmek istiyorduk… Her zamanki bahaneler, bağlama uydurularak önümüze sürüldü. ‘’Ne var bunda,’’ tavrıyla savunulan argümanlar, aklıma Sara Ahmed’in “Bir oyunbozan deneyimlerinden bilir: İnsanlar bir şeyleri habire hafifletmeye çalıştıklarında, ortada ağır bir şeyler dönüyordur.” sözünü getirdi. Bunun üzerine, hafifliği dağıtabilmek için bir şeyler söylemek istedim.

Hollywood’un inşa ettiği trans korkusu

Medyanın bize öğrettiği ‘trans kadın’ imajı, son yıllarda trans aktivistlerin üzerine en çok konuştukları konulardan biri. Özellikle 2010 sonrasında, yalnızca örgütlerde ve kuir platformlarda tartışılmakla kalmayıp akademik dünyaya da yansımış, çalışmalar yapılmış, son olarak Netflix trans karakterlerin sinemadaki tarihini konu edinen Disclosure belgeselini Onur Ayı’nda yayımlamıştı. Söyleyeceklerime Disclosure’u izlemenizi tavsiye ederek başlamak istiyorum, zira belgeselde bu tarih tamamen translar tarafından yazıda ele alacağımdan çok daha kapsamlı bir şekilde anlatılıyor.

Disclosure

Günlük yaşantımızda, çevremizde olmayan ‘şey’leri filmlerde, dizilerde, kitaplarda temsil edildikleri biçimlerde öğrenmeye yatkınızdır, özellikle çocukluğumuzda ve ilk gençliğimizde. Şeyleri temsil edildiği haliyle öğrenir, o kimliği beynimizde o şekilde kodlarız. Çevremizde olmayan kimlikleri de temsil edildikleri halleriyle öğreniriz. Alımladıklarımız yalnızca o kimliği tanımamıza sebep olmaz, ona nasıl tepki vereceğimizi de bize öğretir. Sanat eserleri, medya ve anlatılar gibi şeyler bizi ‘tehlikeye’ karşı da hazırlar. Örneğin, hayatında hiç siyah biriyle yakın iletişime geçmemiş, medyanın özellikle seçerek servis ettiği ‘siyah tehlike’ haberleriyle, Hollywood’un blackface ile süslediği saldırgan siyah karakterleriyle büyümüş biri; uyarıcıları tarafından korkuya ve savunmaya koşullandırılmıştır. Siyahlar hakkında önyargısını kırabilmek çok zordur, bir ırkçı, toplum ve medya tarafından böyle yaratılır.

Özellikle tüm dünyaya ulaşması ve bu klişeden uzunca bir süre vazgeçmemesi yönünden Hollywood filmleri transfeminen roller bakımından önemli bir yer kaplıyor. Bunların en önemlileri Sapık (1960), Öldürmeye Hazır (1980) ve Kuzuların Sessizliği (1991) olarak sayılabilir. Sapık filmi, aynı isimli Robert Bloch romanından uyarlanmıştır. Film, ölen annesinin kılığına giren katil Norman Bates’i konu edinir. Norman, patronundan para çalarak kaçan Mairon’u gece duştayken annesi kılığına girerek öldürür. Ardından üç kişi Mairon’u bulmak için yola düşerler, olaylar gelişir. Katil, Mairon’u bulmaya çalışan Lila’yı öldürmek üzereyken yakalanır ve o sırada önce peruğu düşer, sonra annesi kılığına girmek için büründüğü elbisesi parçalanır. Gerilim ışığı altında işlenen hikâye, toplumsal rolleri tehdit eden cinsiyet kimliklerine karşın seyircide bir korku ve iğrenme duygusu uyandırır. Filmde yalnızca trans imgesi değil, feminist eleştirmenlerin çok kez üzerinde durduğu üzere kadın imgesi de problemlidir. Oyunda kadınlar bomboş bakan objeler gibidir, kurbandırlar ve kurban oldukları her an seyircinin gözüne sokulur, cansız bedenleri yakın çekimde incelenir.

Kuzuların Sessizliği, çoğumuzun izleyip yakinen tanıdığı seri katil Buffalo Bill’i konu edinir. Buffalo Bill, kadınları onların derilerini giymek için öldüren bir seri katildir. Yine bir korku filmi içinde, başka bir transfeminen seri katil, seyircinin önüne bir ‘transition’ imgesiyle birlikte konulmaktadır.

Öldürmeye Hazır (Dress to Kill)

Öldürmeye Hazır’da, Kate Miller evliliğinden mutsuz bir kadın olarak karşımıza çıkar. Bir gün, terapisi sırasında doktorunu baştan çıkarmaya çalışır fakat doktoru onu reddeder. Terapisinin ardından Metropolitan Müzesi’ne gider ve orada yakışıklı bir adamla karşılaşır. Ardından adamın evine giderler ve Kate adam uyurken gitmeye karar verir. Fakat yüzüğünü unuttuğunu fark edince geri döner. Asansörün kapısını açınca büyük siyah güneş gözlükleri takmış, sarı saçlı, uzunca bir kadınla karşılaşır. Kate, oracıkta, hiçbir şey olmadan kadın tarafından öldürülür. Özetle, onu öldüren kadın Bobbi aslında doktoru Elliot’dır. Kadın olmak istiyordur fakat erkek tarafı ağır basıyordur. Uzun lafın kısası, Hollywood’un çizdiği transfeminen figürlerin geneli, korku uyandırmak amacıyla, sağlamcı bir şekilde mental hastalık ve sapkınlıklarla süslenmiş karakterlerdir.

“Çocukken mahallenizde bir kuir vardıysa bilirdiniz”

Tanımadığımız kimlikler hakkında anlatılar, çevremizdeki fısıltılar, haberler, gündemler de bakış açımızı derinden etkiler. Cinsiyet normunu bozan kişi, toplumun gözünde -gerçek öyle olsa da olmasa da- toplumun tüm normlarını bozmuş olur. Bu kulaktan kulağa böyle anlatılır, çocukken mahallenizde bir kuir vardıysa bilirsiniz; hakkında söylenenler bir türlü bitmez. Toplumun yarattığı neredeyse her şey ona karşıdır; diziler, filmler, haberler… Abartılı fotoğraflarla yalan yanlış başlıklarla haberler dizilir, örneğin Onur Ayı boyunca onların topluma ne kadar zarar verdiğini okur, izler durursunuz… Bu gibi durumların yeterli olmadığı coğrafyalarda veya zamanlarda toplumun daha hassas noktalarına değinilmeye çalışılır. Bunlardan etkilenmeyip yanlarında duranları terse çevirmek için sürekli sansasyonel ve can acıtıcı başlıklarla tartışılırlar. Bugün haberlerde, köşe yazılarında ve sosyal medya platformlarında çok kez gördüğümüz gibi; birileri sürekli ‘çocuklarımızı koruyun’ diyerek yalan yanlış bilgiler pompalamaktadır. Düzeltemezsiniz, zira düzelttiğinizde sizi dinlemeyeceklerdir. Komünite içinden olmayan birileri, Trans olmanın homofobik olduğunu, trans erkeklerin yalnızca kendilerini fark etmemiş/patriyarkaya karşı duramamış lezbiyenler olduğunu, trans kadınların yukarıda saydığımız klişelerdeki gibi yalnızca kadınlara yaklaşmak istediğini iddia edecektir. Medya, gündem, haberler, bir şekilde transfobiyle donatılır ve seyirci buna maruz bırakılır.

Medyanın bize tanıttığı trans kadın imgesi, “sahte” bir kadın olan, trans olduğunu gizleyen bir seri katildir. Filmin en heyecanlı yeri gelir, karakterin maskesi düşer ve o andan itibaren sırrı (erkekliği) tek sıfatı haline dönüşür. Sırrıyla birlikte ‘katil’ olduğu da ortaya çıkar. Hollywood’un o sorgulanmaz öğretisi akıllara hızlıca kazınır, “Never trust a man in a dress.“*. Her şey yerli yerinde gibidir, kılık değiştiren ‘sahte’ kadının onlara yaklaşma ihtimali erkeklerde, kılık değiştirerek onları öldürme ihtimali kadınlarda içsel bir korku ve iğrenme duygusunu hızlıca uyandırır. “Seyirciye bizim tehlikeli olduğumuz, psikopat olduğumuz, seri katil olduğumuz, sapkın veya sapık olduğumuz öğretiliyor. Yoksa bir erkek neden elbise giysin ki?” (Nick Adams/Disclosure). Transfobinin en önemli silahlarından biri bu şekilde inşa edilir. Medyada, sinemada ve televizyonda sağcıların uzun yıllardır kullandığı bu klişeden örme silah, bugünlerde özellikle TERF’ler tarafından kurcalanmaya başlandı. İçi boş, toksik bir trans korkusu, çığıran bir şekilde ve yalan yanlış bilgilerle yayılmaya çalışıldı. Self-id üzerine süregelen tartışmaların tuvalet zeminine çekilmesiyle başlayan süreç, klişe crossdresser seri katil tipini bir romanda konu etmeye kadar ilerledi. Onlarca yıldır süregelen transfobik yöntem, yeni nesil, “feminist” kimlikli transfobiklere kullanılabilir göründü.

12 Eylül 2020’de Londra’da ikincisi düzenlenen Trans Onur Yürüyüşü’nden.

Şeytanlaştırılmış trans figürler yalnızca diğerlerini etkilemez. Özellikle trans çocuklar ve ergenlerde; medyada, internette, kitaplarda, film ve dizilerde kendileri gibi karakterler görmelerinin önemi uzun süredir aktivistlerce tartışılmaktadır. Son yıllarda, trans karakterlerin sinema, televizyon ve edebiyatta daha görünür olduğunu söylemek mümkün. Yine de bu görünürlüğün yeterli düzeyde olduğu söylenemez. Trans çocuk ve ergenlerin olumlu ya da olumsuz olarak çizilen her trans karakterden etkilendiği bir gerçektir. Örneğin Öldürmeye Hazır’ı izleyen bir trans çocuk ya da ergen hem filmdeki karakterlerin hem de seyircinin tepkisinden etkilenecektir. Bu etkilenme, kendi kimliğini ötekileştirmeye, kendini kabul edememeye neden olabilir ve onarılması zor yaralara sebep olabilir.

J. K. Rowling’in yaptığı ne yeni ne de etkileri “ne var bunda” denilerek geçiştirilebilecek bir şey. Transfobinin en güçlü silahlarından birini, son birkaç yılını çoğunlukla bu gündeme ayırmış bir yazarın öylesine seçtiğini düşünmek saflık olur. Rowling’in bu tartışmalar içinde fikirlerini yansıtmak için sahip olduğu platformu ve imkanlarını sınırsızca kullandığı da göz önüne alınırsa, bu durumun tesadüf eseri olma ihtimali tamamen boşa çıkıyor. Artık sadık bir TERF neferi olmuş, tüm gündemini bu konuya ayırmış Rowling’in son iki yıldır kopardığı tüm yaygaranın romanının reklamıyla birleştiğini görmek Mason Deaver’in de dediği gibi, “Can sıkıcı fakat şaşırtıcı değil.” Bu sıkıcı ablukayı dağıtacak olansa her geçen gün büyüyen ve umut yeşerten dayanışmadan başka bir şey değil.

*Elbise giymiş bir erkeğe asla güvenme.