Sarah Hijazi’nin ardından

Mısırlı LGBTQ+ aktivisti ve komünist Sarah Hijazi’nin intihar haberini aldığım andan itibaren derin bir üzüntü içerisindeyim. Bu vesileyle LGBTQ+ göç ve iltica hikayelerine dair söyleyecek birkaç sözüm var. 

Sarah’yı ne yazık ki tanımıyorum ama Mısırlı ve Lübnanlı çok ortak arkadaşımız varmış meğer. Okuduklarımdan ancak “keşke tanışabilseymişiz” diye iç geçirebildiğim genç, etkileyici, güçlü bir kadın. Toprağı bol olsun…

Dünden beri Orta Doğulu (Türkiyelileri de içine katarak söylüyorum) LGBTQ+’lar Sarah’la ilgili güzel mesajlarını, yaslarını ve kederlerini paylaşıyorlar. Tüm sevenlerine başsağlığı ve sabır diliyorum. 

İntihara kadar giden tüm sürecin Mashrou’ Leila konserinde açılan gökkuşağı bayrağı ile başlaması içler acısı. Birçok ülkede artık ticarileşmiş, pembe neoliberal sermaye ilişkilerinin bir parçası haline gelmiş ve radikalliğini çoktan yitirmiş bir sembolün başka bir coğrafyada hala radikalliğini koruyan, şiddet çağıran ve ölüme giden yolu tetikleyen anlamına dair söylenecek çok söz var. 

Sarah konserde açtığı bayrak yüzünden hapse, işkenceye, taciz ve tecavüze maruz kaldı. En nihayetinde Kanada’ya iltica ederek orada sürgün hayatı yaşamaya başladı. O esnada annesi öldü, cenazesine gidemedi. Sevdiklerinden uzakta ve yaşadığı izolasyon içerisinde ölmeyi tercih etti. 

LGBTQ+’ların iltica ve göçmenlik hikayeleri genelde geldikleri memleketin, coğrafyanın geri kalmışlığı, kötülüğü ve şiddeti üzerinden bizlere ulaşıyor. Sanki tüm bu cefa Kanada, ABD veya Avrupa gibi LGBTQ+ haklarının tanındığı yerlere göç edince bitiyormuş gibi temsil ediliyor. 

Halbuki insanlar bu ülkelerde kim bilir neler yaşıyorlar ama biz statü kazandıktan sonraki süreci duymuyoruz. Adeta birbirlerine kavuşmak için cendereler atlatan ve sonu evlilikle biten aşk filmleri gibi. Oysa o evliliklerin içinde neler neler yaşanıyor! 

Göçmenlik ve iltica hikayelerinde de filmin sonu mutluluğa, özgürlüğe ve kurtuluşa atıfla noktalanıyor. Filmin devamı, yani iltica edilen yerdeki şiddet, ayrımcılık ve ırkçılık sansürleniyor. Bu mesele ile ilgili Sima Shakhsari ve Elif Sarı‘nın son derece önemli çalışmalarını okumanızı öneririm. 

Onur Yürüyüşü’ne gökkuşağı bayrağıyla katılan “cici” LGBTQ+ polisler sonra gidip Kanada’nın yerlilerine, siyahlara ve beyaz olmayan başkalarına çok rahat şiddet uygulayabiliyorlar.

Sekiz yılını Toronto’da geçirmiş ve Justin Trudeau’nun Onur Yürüyüşleri’nde giydiği pembe ve gökkuşağı rengindeki çoraplarına maruz kalmış biri olarak ırkçı ve etnik ayrımcılığın üzerinin gökkuşağının renkleriyle sürekli nasıl boyandığını yakından gördüm ve yaşadım. 

Umarım Sarah’nın bize miras kalan hayat hikayesinde Kanada’da yaşadığı ayrımcılık ve yalnızlık da kendine bir alan bulur. Cennet diye sunulan ya da hayal edilen LGBTQ+ coğrafyalar başka eşitsizliklerin kesişiminde göçmenler ve beyaz olmayanlar için cehennem olabiliyor.

Aslı Zengin