Kendini Doğuran, İyileştiren, Büyüten Bir Salyangozun Hikayesi

Söyleşi: Bawer Murmur

Bade Nosa uzun yıllardır arkadaşlarının, Onur Haftası etkinliklerine katılanların ya da YouTube’da paylaştığı kayıtları takip edenlerin bildiği ve sevdiği bir isimdi. Geçtiğimiz günlerde su gibi içinde bulunduğu gölden taşıp büyük sulara doğru akmaya başladı. İlk teklisi Kendim Abla‘yı Ada Müzik etiketiyle yayımlanan sanatçıyla öncesinden başladık, bugüne geldik. Yarına dair ipuçları da aldık.

Yolun başı

Bade İstanbul’da büyüdü. Takriben 2-3 yaşlarından itibaren dans edip şarkı söylemeye başladı. Etraftan “konservatuara yollayın bu çocuğu” sesleri yükselince altı yaşında İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı klasik piyano bölümüne girdi ve sekiz yıl yarı zamanlı devam etti.

O günleri anlatır mısın biraz?

Hocamdan sık sık duyduğum şey şuydu: “Yeteri kadar çalışmıyorsun ama müzikaliten çok güçlü.” Ne demek olduğunu çok sonra anladığım bu cümle aslında müzikle ilişkimin de mottosu oldu. Müzik için “yeteri kadar” çalışmadım sanırım. Ne kadar yeterli onu da bilmiyorum aslında. Ama hep duyusal yollarla duygusal iyileşme alanım oldu. O yüzden enstrümanlarla teknik ilişkim hep bir yerde tıkandı. Piyanoyu da konservatuarı da teknikten bezdiğim için bıraktım sanırım. “Müzikalitem” bana küsmesin diye, ben tekniğe küstüm. 

Sonrasında elime bir gitar aldım ve “sahil gitaristliği” kariyerim başladı. Yazları yazlıkta, kışları okulda, ben ve beni dinlemeyi seven arkadaşlarım Türkçe popun dibini görüp görüp çıktık uzunca bir süre. O dönemde ilk bestelerimi de yapmaya başladım. 13 yaşımda, “Tutunamaz özlemim, yapamam sensizim, nefesim” nakaratlı ilk şarkımla küçük bir Deniz Seki‘ydim. En büyük ve ilk hayranım annemdi. Bir beste yapar yapmaz, kalbim çarparak anneme dinletirdim hep. Bu böyle üniversiteye kadar devam etti. Oldukça karanlık ve hasta geçirdiğim ergenliğimin belki de tek çiçekli dalıydı gitarım, basabildiğim üç beş akor ve şarkılarım.

Üniversitede bu ilişki nasıl bir şeye ya da yöne evirildi?

Üniversiteye başlar başlamaz Boğaziçi Üniversitesi Müzik Kulübü Rock Korosu’na katıldım; bir süre kulüp bünyesinde gitar ve şan dersleri aldım, birkaç kişilik bir müzik grubumuz da oldu. O dönemde, Türkiye genelinde düzenlenen bir beste yarışmasına şarkılarımı yolladım ve Türkiye finalinde yarıştım. Sonrasında, müzik kulübü korolarında koristliğe devam ettim, folklor kulübünde dans ettim. Ama kendi şarkılarımın peşinde kendimi ve birilerini daha sürüklemeyi askıya aldım birkaç yıl. Üniversitenin son yıllarında yeni bir grupla denememiz daha oldu, Saly Angoz‘du adı. O dönemde Lambdaistanbul ve Onur Haftası organizasyonlarında da aktiftim ve sizlerin, şarkılarımla o dönemde tanışması bu grupla oldu yanlış hatırlamıyorsam. Organizasyonunu üstlendiğimiz Benim Çocuğum Belgeseli Dayanışma Gecesi’nde, ya da Onur Haftası konserlerinden birinde isimli sanatçıların alt grubu olarak kendimizi sokuşturuvermiştik de sahnelere çıkmıştık (ne iyi etmiştik).

Tam ilk klibimizi yayınlamış, EP’ye yürüme hayali kurarken, Gezi yaşanmaya başladı. Ben başka bir aşkla patladım, grup dağıldı, Saly Angoz bitti.

Sonrasında Emre Can ile birlikte hem kendi şarkılarımızı yapmaya hem de dedesi Behçet Necatigil‘in şiirlerini bestelemeye başladık. Üniversitenin ardından uzunca içine düştüğümüz ‘Ya biz n’apcaz hayatta, nasıl geçincez?’ kaygısıyla müziği hiç işten saymayarak, hep erteledik mutlu yarınlara. Geçen yıl, şarkıların turşusunu kuruşumuzun bilmem kaçıncı yıldönümünde, iki şarkımızı evde çaldık söyledik, YouTube’a koyduk. O kayıtlar bizi Soydan Gök‘e, o da bizi Ada Müzik‘e ulaştırdı. Ve Ada Müzik’ten çıkaracağımız üç teklinin ilki oldu Kendim Abla.

Arkadaş çevrenden ve sahneye çıktığın etkinliklerden sonra şimdi daha büyük bir mecraya adım attın. Nasıl hissediyorsun? 

Aslında bu, en nihayetinde gerçekleşmesini beklediğim, gerçekleşeceğini içten içe bildiğim bir süreç. Geç oldu ama güç olmadı diyorum. 18 yaşımda o beste yarışmasının Türkiye finalistliğinden sonra bir albüm falan çıkarsaydım örneğin ve tüm 20’lerim müzik piyasasında pişerek geçseydi, sanki çok tökezler, çok bocalar, yaralanır, işin ucunu kaçırırdım gibi hissediyorum. Kendi sesimi dinlemeye, kendimi posterlerde, videolarda görmeye tahammül edemeyebilirdim. 20’lerim boyunca, 10’lu yaşlarımda içine düştüğüm karanlıktan çıkmaya çalıştım. Kendimi sevmem, olduğum gibi kabul etmem biraz vaktimi aldı. Bazı şarkılar bekledi bazı yaşları bu yüzden. Şu anda hiç olmadığım kadar hazırım. Çünkü çok da bir şey olmaya ihtiyacım yok, olduğu kadarıyla iyi zaten. Bana kalırsa bu herkes için böyle. Bunu sindirmek baya zaman istiyor sadece.

İlk teklin Kendim Abla. Çıkış için bu şarkıyı seçmende ne etkili oldu? 

‘Merhaba Kendim Abla’ diyor olması sanırım. Bu yolculuğun ilk cümlesinin, kendine bir selamla başlaması bana anlamlı geliyor. Kendine rağmen, kendinden bir şey yaratıp, onu dış göze, lafa, söze açtığın bir süreç bu. Kendim Abla‘nla ilişkin ne kadar sağlamsa, o kadar dengeli yürüyebileceğin bir yol. Kendim Abla, insanın kendiyle kurduğu ilişkiye dair bir tavır öneren, içten bir manifesto da. Yüksek bir şarkı. İyi bir başlangıç sanki bu açılardan. 

Şarkı hem sözleri hem de videosuyla çok fazla şey anlatan, gayet politik bir şarkı olmasına rağmen bunu sakin sakin yapan bir eser. Nasıl bir hikayesi var? İlhamını nerden aldı? 

Bahar arsızlıklarından ve deli cesaretiyle el ele yürüyen aşk hallerinden alıyor ilhamını diyeyim. Sürekli ‘yasak ne ayol?’ diyor Kendim Abla. Gözünü karartmış karıların, el alem ne der diye düşünmeden hayatlarını istedikleri gibi yıkıp yeniden inşa etmelerini anlatıyor. Bütün ilham, aslında tüm kendim ablaların kendine has biçimlerde ‘normal neymiş, yasak neymiş ayol?’ deyişlerinde yatıyor. Bayılıyorum yakınlarımın Kendim Abla’lıklarını dinlemeye, o hafif ya da ağır meşrepliklere bizzat şahitlik etmeye. 

Burada videodan da bahsetmek gerek. Anlayana çok şey söylüyor aslında. Ama anlamayanlar için bir de senden dinleyelim videoyu.

Klipteki dört farklı Kendim Abla personası da tam yukarıda bahsettiğim gibi, hayatını bir kısır döngüye sokmuş gibi gözükürken aslında baya progresif şekilde yıkmakta ve yeniden kurmakta olan ‘gözü kara’lar.

Biri heteronormatif ilişki kodunun nadide sembolü kırmızı kurdele ve yüzükleriyle, kendi kendine verdiği sözleri bir kuruyor, bir yıkıyor. Diğeri üzerine giydirilmiş kimliklerini doğrayıp kavuruyor, onları herkese fena yutturmuş ve yutturacak! Öbürü, ‘daha da dibi yok muydu, getirin ben onu da tüketirim’lerin şairane kederinde, bitmiş kadehini ısırıyor. Bir diğeri de yediği haltların üstünü örtme halini hayatının asıl ereği haline getirmiş, ilişkilerini temizleme işine iyice adanmış durumda. Çok absürtler, çok biricikler, trajikomikler, normativitenin içini gıcıklıyorlar.

Onların hepsi benim türlü Kendim Abla’lık hallerim diye de okunabilir. Ya da gerçekte olduğu gibi ben de bir Kendim Abla olarak kankalarımın Kendim Abla’lıklarına konup onlara şarkımı söylüyorum diye de okunabilir. Tabii herkes başka başka okumalar da yapabilir, yapacaktır da.

Türkçe sözlü müzikte genelde hep aynı hikayeleri dinliyoruz. Başka sularda yüzmeye cesaret eden insan sayısı çok az. Bunların çoğu da kadın müzisyenler. Sence bu tesadüf mü yoksa kadınlar artık onlardan beklenen rollere ve sözlere karşı çıkabilme cesareti gösterebildikleri için mi başka hikayelerin peşine düştüler? Bir başkaldırı olarak yorumlayabilir miyiz bu gidişatı? Kendinden hareketle neler söylersin?

Sevgili arkadaşım ve menajerim Soydan’ın şöyle bir öngörüsü olmuştu bizim şarkıları ilk dinlediğinde: “Üçüncü yeni değil bu, dördüncü yeni denecek belki de ileride”. Üçüncü yeniler olarak adlandırılan müziklerde, müzikal ifadelere samimiyet ve gündelik hayat girdi kendi sembolleri ve diliyle. Devlerin büyük aşk hikayelerini anlatan şarkıları bir kenara koyduk ve birlikte çay içip sıkıldığımız gündelik, sıradan ama samimi ilişki hallerine de şarkılar yazmaya başladık sanki. Soydan’ın öngördüğü gibi bir “dördüncü yeni” olacaksa da, aynen senin soruda dile getirdiğin gibi, bu müzikal akım da kadın ve lubunya özgür ifadesi ve cesaretiyle güdümlensin diye umuyor ve dört gözle bekliyorum. Çünkü bence de böyle bir gidişat var. 

Sana şarkı yazdıran, söyleten şeyler neler? Kimlerden ya da nelerden ilham alıyor, üretiyorsun? 

Eskiden bana en çok şarkı yazdıran, aşkla fişeklenen duygular bütünü olurdu; işte coşkusu olsun, kederi olsun… Bir de adaletsiz dünyayla baş edebilmek için yazdığım, savaş, maduniyet, göç gibi mefhumlarla hesaplaşmak üzere yazdığım şarkılar var. Sonraları, aşkı da savaşı da kapsayarak, yaşamanın bilgeliği, şiirselliği oldu şarkılarımın ilham odağı. O noktada benim için karamsar şarkı yazarlığı bitti sanırım.

Sağduyulu şarkılar yazmaya çalışıyorum yani artık ve böyle şarkılardan ve sanatçılardan müthiş ilham alıyorum. Tek bir bakış açısıyla ve hep aynı duygularla, aynı durumlara yazılmış şarkılar dinlemek değil artık asıl ihtiyacım. Hayat çoklu, çok yönlü, hepimizin her an acayip şeyler öğrendiği bir yol. Bunlardan bahsedelim, bunları yazalım, söyleyelim, şakıyalım. Dibe vurduysak da ne öğrendik bundan, gerçek ve iyicil diyebileceğimiz…

Buradan da yola çıkarak, cover yapmayı planladığımız şarkıların konsepti “bilge şarkılar” olsun dedik. Yani bize sağduyu aşılayan, karanlığın dibinden bahsetse de o karanlığa “artık hurda bir eşyadır ve en güzel yerinde durur evin’* diyen, olgun şarkılar. Maneviyatı kuvvetli bir cümle bile yeter şarkının benim için bilge bir şarkı olmasına. Biz başlangıç listemizi oluşturduk ve bunları Emre Can ile akustik çalıp YouTube kanalımıza koymaya başlayacağız. Zamanla insanlar bize çalıp söylememiz için bilge şarkılar önersin ve birlikte oluşturalım bu listeyi çok istiyorum. 

*Büyük Ev Ablukada- En Güzel Yerinde Evin

Badecanlar Zehirsiz Şeyler, Bahab Evi, müzik, yoga… Birbiriyle alakası yokmuş gibi dursa da sağlık, huzur, mutluluk gibi şeylerin peşinde bir hayatın var. Yaptığın işler birbirini nasıl besliyor?

Önceki sorulara verdiğim cevaplarda değindiğim gibi, 20’lerimin tamamı kendimi yeniden doğurmakla, “bu kızı yeniden büyütmek”le geçti. Kendimle kurduğum oldukça hasarlı bir ilişkiyi iyileştirmeye çırpındığım 10 küsur yıl. Majör depresyonlar ve leblebi gibi yutulmuş antidepresanlar, yeme bozukluğu ve dismorfi ile geçmiş ergenlik ve lise zamanlarının ardından antidepresanda ve psikiyatri odalarına geri dönmemek üzere yürüdüğüm yol beni bu uğurda türlü işler yapmaya da sevk etti. İyi ki de etti. Yoga vesilesiyle, Vipassana meditasyonu ve Buda’nın temel öğretisiyle tanıştım. Bedenime lanet yağdırmak yerine şefkat duymaya başladım. Bu her şeyi değiştirdi. Yeme bozukluğu geçmişimden sonra, beslenme yoluyla iyileşme yollarını keşfettim. Ayaklı ecza dolabı gibi gezerken, tüm ilaçları bırakarak bütüncül tıpla, zehirsiz yaşamla tanıştım; kendimi bu yollarla iyileştirmeyi ve dengede tutmayı öğrendim, muazzam sonuç aldım, sonuç aldıkça başkaları da benim gördüğüm faydaları görsün bunlardan istedim. Bu uğurda çabalamaya devam ediyorum. Kendimle ve bedenimle kurduğum ilişkiyi baştan aşağıya değiştirdi bu süreçler diyebilirim. İnanamıyorum bazen aldığım yola. Nerden nereye! En iyi annem biliyor, sonra da Emre Can. İkisi de en büyük dayanaklarım oldu her zaman. 

Kendim Abla bir bossa nova ezgisi. Bade Nosa bu sularda mı yüzecek, bu ezgilerin peşinden mi gidecek yoksa başka janralarla da hasbıhal olacak mı? 

Bambaşka olacak gibi gözüküyor. Başka duyguların ve durumların şarkıları her biri, dolayısıyla da bizce farklı janralarla oynaşmayı, değişik sound’lara kavuşmayı hak ediyorlar. Çok daha eğlenceli ve heyecanlı geliyor böyle de olması fikri!

Bundan sonrası için planlar neler? Albüm? Konserler? 

Bundan sonraki planlarımız şu an için taçlı kral korona güdümüyle şekillenmek durumunda kalıyor elbette. İkinci şarkımızın düzenleme sürecindeyiz. Ada Müzik etiketiyle üç teklimizi üç kliple yayımlamayı planlıyoruz. Şarkılardan biri de Necatigil şiir bestelerimizden biri olacak. Klip fikirlerimiz bu karantina günlerinde epey dönüşüyor tabii. Planımız Kendim Abla kanka ekibimizle ikinciyi de çekmekti, adeta bir tiyatro kumpanyası işi tadında. O planı ertelemek durumundayız. Dünya tekrar sağlığına ve bizler özgürlüğümüze kavuşana dek reelde değil sanalda buluşacağız, yapacak bir şey yok.