Hugo Ödülleri’nin bu yılki kazananları 30 Ağustos’ta açıklandı ve En İyi Roman ödülünü Alix E. Harrow’un queer eseri The Everlasting kazandı. Ben de son birkaç yıldır gerçek bir Hugo fangirl’üne dönüştüğüm için (kırk yaşından sonra bunu ben de beklemiyordum) bu vesileyle hem bu yılki kazanan romandan hem de genel olarak 2026’nın Hugo adaylarından kısaca bahsetmek için bu yazının başına oturdum.
Malumunuzdur belki, Hugo, bilimkurgu ve fantezi dünyasının en önemli ödüllerinden biri. 1953’ten beri dağıtılıyor ve Worldcon üyelerinin oylarıyla belirleniyor. Dolayısıyla kapalı bir jüri kararından değil, bilimkurgu ve fantezi okurlarının oylarıyla yapılan büyük bir seçimden bahsediyoruz. (Velvele için önceden yazmıştım.)
Bu sistemin elbette sorunları var. Organizasyonun etrafında belirli yayınevleri, dergiler ve okur çevreleri konuşlanmış durumda; İngilizce dışındaki eserlere erişim çok daha sınırlı; üstelik Hugo’nun merkezinde hâlâ büyük ölçüde ABD ve İngiltere var. Avrupa’da yayımlanan pek çok metin dahi ödülün gündemine giremiyor. Dünyanın geri kalanındaki eserleri ve yazarları zaten nadiren biliyoruz.
Ama yine de Hugo’larla birkaç yıl önce tanıştığımda, uzun zamandır ihtiyacım olan bir şeyi bulduğumu fark ettim: alışılmış hikâyelere başka yerlerden bakabilen, gündelik olana ve farklı kimliklere dokunabilen metinler. Tam da son birkaç haftadır sosyal medyada ne okuduğumuzdan niye okuduğumuza, kitaplarımızı raflara nasıl dizdiğimizden bize “değer” katıp katmadığına kadar her şey tartışılırken, bu gündemden bunalanlara başka hikâyeler duymak iyi gelecektir. Hele de özkurgu gibi anlatı türlerine burun kıvrılmaya başlanmışken bir hatırlatma yapmak da elzem gibi geliyor.
Hatırlatma: Özel olan politiktir şiarıyla yola çıkan feminist ve queer yazarlar, çok uzun zamandır edebiyatın sıkışıp kaldığı klasik anlatıları da metinleri de yıkıp daha özne ve gündelik hayat merkezli hikâyeler -zaten- yazıyorlar.

The Everlasting
İlk olarak biraz en iyi roman ödülünün kazananla başlamak istiyorum.
The Everlasting’de Harrow, Kral Arthur anlatısını ters yüz edip yalnızca cinsiyet veya toplumsal cinsiyetle kavga etmekle kalmıyor, bize kader gibi sunulan koca bir sistemin de birilerinin dayatmasından ibaret olduğunu gösteriyor.
Roman queer bir hikâye anlatıyor ve en iyi yaptığı şey okura “Queer bir hikâye nedir?” sorusunu yeniden hatırlatması. Queer bir karakterin hikâyenin merkezinde olmasıyla queer bir hikâye anlatmak aynı şey mi? Bugün baktığımızda edebiyatta çok daha fazla queer ana ve yan karakterlerin yer aldığını görüyoruz fakat bunlar birer dekor olmaktan ne kadar çıkabiliyor, ne kadar ete kemiğe bürünüyor, bilemiyorum.
Alix E. Harrow, zaman yolculuğunu, aşkı, bedeni ve toplumsal cinsiyeti iktidar, tarih ve ideoloji meselelerinin içine yerleştiriyor. Romanın merkezinde yüzyıllar boyunca ulusal bir kahraman ve neredeyse mitolojik bir figür olarak anlatılmış kadın şövalye Sir Una Everlasting ve onun hikâyesini araştıran tarihçi Owen Mallory yer alıyor.
Harrow’un çok iyi yaptığı başka bir şey ise ortaya kadın bir şövalye atıp bununla yetinmemesi. Erkekliğe, sadakate, cesarete ve maceraya adanmış bir şövalye anlatısını da baş aşağı silkeliyor çünkü Harrow yalnızca “erkek şövalyenin yerine kadın şövalye” koymuyor. Şövalyeliğin kendisini, kahramanlığın ne olduğunu ve bir toplumun kimi kahraman olarak hatırlamaya karar verdiğini sorguluyor.
Bize anlatılan tarih yalnızca eksik değil; iktidarın ihtiyaçlarına göre sürekli yeniden yazılabiliyor. Queer ilişkiler, farklı bedenler, farklı cinsiyet rolleri ve farklı yaşam biçimleri, işlerine gelmediğinde, anlatıyı kuranlar veya yeniden yazanlar tarafından tarihten silinebiliyor. Bazen de tam tersine, iktidarın ihtiyaç duyduğu bir kahramanı yaratmak için bir insanın hayatı baştan sona yeniden düzenlenebiliyor. Yani queerlik burada yalnızca “baş karakterlerden biri biseksüel” bilgisi değil. Queer bakış, tarihin nasıl yazıldığı sorusunun peşinden gidiyor.
The Everlasting’in iktidar, hegemonya ve zulüm döngüsü üzerine söylediklerini de bu nedenle önemli buluyorum. Çünkü mesele yalnızca kötü bir iktidarı ortadan kaldırmak değil. İktidarın kendisini yeniden üretebilmesini sağlayan hikâyeleri de değiştirmek gerekiyor.
Bize “başka türlü olamaz” diye anlatılan şeylerin aslında başka türlü olabileceğini fark etmek elzem.
Belki de bu yüzden romanı bitirdiğimde şaşırdığım şey, bütün bunların bir araya gelmiş olmasıydı. Zaman yolculuğu, Kral Arthur mitolojisi, kadın şövalyeler, biseksüel karakterler, beden, aşk, ırkçılık, ulus inşası, ideoloji… Tüm bu temalar bir metinde buluşurken çok fazla unsur birbirine dolanıp karman çorman bir roman ortaya çıkabilirdi. Harrow ise bu riski bir avantaja dönüştürmeyi başarmış. Bu yüzden de çok hak edilmiş bir ödül.

The Incandescent
Alix E. Harrow’un queer hikâye anlatımını bu kadar övmüşken hemen en iyi roman ödülü adaylarından ve çok sevdiğim yazarlardan biri olan Emily Tesh’in The Incandescent’ından bahsetmek istiyorum.
Tesh, 2024’te Some Desperate Glory ile Hugo En İyi Roman Ödülü’nü kazanmış bir yazar. O kitabında kurduğu queer hikâye maalesef The Incandescent’ta teklemeye başlıyor. Roman, dili, anlatımı ve karakterleriyle -özellikle de biseksüel bir kadın olan ana karakteri, okul müdiresiyle- aslında çok iyi bir eser. Hep okuduğumuz büyücülük okulu anlatısını, yaş hiyerarşisini kırarak, bir de 30’lu yaşlarında bir müdirenin gözünden okumak çok hoşuma gitti. Ayrıca ana karakter güçlü ve zayıf yönleriyle, ayrıcalıkları, hataları ve korkularıyla çok iyi kurulmuş. Buna rağmen “kitabın queerliği” karakterlerin queer olmalarıyla sınırlı kalmış. Yeterince derinleştirilmemiş karakterler nedeniyle de kitap “içinde queer karakterler olan” bir romana dönüşmüş. The Everlasting’de queerlik hikâyenin dünyayı görme biçimlerinden biri hâline gelirken The Incandescent’ta, yukarıda bahsettiğim nedenlerden dolayı, biraz dekor hissi veriyor.

Death of the Author
Nnedi Okorafor’un Death of the Author’ı bu yıl okuduğum romanlar arasında açık ara favorim. Nebula En İyi Roman Ödülü’nü kazandı ve Hugo Ödülleri’nde en iyi roman kategorisinde finale kaldı.
Okorafor her şeyden önce muhteşem bir hikâye anlatıcısı. Nijerya kökenli ABD’li yazar, her iki kültürün hikâye anlatma biçimlerini harmanlayarak kendine bir üslup yaratmış. Şimdiye dek onun bir solukta okumadığım hiçbir romanı olmadı. Death of the Author ise en iyi yaptığı şey üzerine kurulu: hikâye anlatmak.
Zelu’nun engellilik, beden, aile, sosyal çevre, kültür ve geleneklerle çatışmaları öyle gerçek ki zaman zaman zorlandım. Yazar, en yakınlarının bile içine işlemiş, normalleştirdikleri sağlamcılığı ve Zelu’nun buna rağmen kendini var etme çabasını o kadar iyi anlatıyor ki.
Romanda ana kahraman olmasalar bile birçok queer karakter var. Önemli nokta ise şu: Hiçbiri dekor değil. Hepsi kanlı canlı, kendi hikâyesi, arzuları, ilişkileri ve çelişkileri olan karakterler.
Ama romanı benim için asıl özel yapan engelli karakter yazımı. Okorafor burada engelli bir karakter yazmaktan çok daha fazlasını yapıyor: onun karmaşık, hatalar yapan, arzulayan, üreten ve başkalarının kendisi hakkında kurduğu anlatıya itiraz edebilen biri olmasına izin veriyor.

A Drop of Corruption
Robert Jackson Bennett’ın Leviathan serisinin ikinci kitabı. İlk kitap Zehirli Kadeh’i çok sevmiştim; buna pek ısınamadım.
Baş karakteri queer ve seri genel olarak toplumsal cinsiyete alıştığımızdan farklı bir yerden yaklaşıyor. İlk kitapta, bununla birlikte Din’in nöroçeşitliliği ve dünyayı algılama biçimi de anlatının önemli parçalarındandı.
İkinci kitapta ise tam da bunu kaybettiğimi hissettim. Sanki en sevdiğim dizinin ikinci sezonunda başrolü oynayan oyuncuları değiştirmişler gibi geldi.
Din hâlâ queer bir karakter. Ama ilk romanda queerliği ve nöroçeşitliliği karakterin dünyayla ilişkisinin parçalarıyken, A Drop of Corruption‘da bunlar daha çok karakter hakkında bildiğimiz özelliklere dönüşüyor.
Polisiye olarak hâlâ gayet iyi. Ama ilk kitapta beni asıl yakalayan şey yalnızca “kim yaptı?” sorusu değildi. Din’in dünyayı nasıl algıladığı ve beden, kimlik ve farklılıkla kurduğu ilişkileriydi.

Novellalar: Biraz fazla peri masalı mı?
Kısa roman/uzun öykü yani novella kategorisine baktığımızda da queer hikâyelerle karşılaşıyoruz. Hatta bu yıl adayların önemli bir bölümünün T. Kingfisher’ın açtığı yoldan ilerleyerek peri masallarını yeniden ele aldığını söylemek mümkün.
Bu bir yandan çok heyecan verici. Çünkü peri masalını yeniden anlatmak, bildiğimiz bir hikâyeyi ters yüz etmek ve “bize bunu böyle anlatmışlardı ama başka türlü de olabilirdi” demek için müthiş bir araç. Bir yandan ise sanırım peri masallarından biraz yoruldum. Yavaş yavaş hep aynı hikâyeleri okuyormuşum gibi gelmeye başladı.
The River Has Roots
Bu yılın kazananlarından biri olan The River Has Roots çok derli toplu, iyi kurulmuş bir anlatı.
Amal El-Mohtar’ın bu novellasında peri masalı, aile hikâyesi, kız kardeşlik, erkek şiddeti ve queer aşk birbirinin içine geçiyor. Özellikle dil meselesi çok hoşuma gitti. Dilin yalnızca iletişim aracı değil, kimliğin ve aidiyetin parçası olarak kullanılması çok güzel. Bir de intikam hikâyelerini zaten hep sevmişimdir.
Cinder House
Ama bu yıl novella kategorisindeki favorim Cinder House oldu.
Freya Marske, Külkedisi hikâyesini alıp bambaşka bir şeye dönüştürüyor. Bunu yaparken beden meselesini çok ilginç bir yere taşıyor. İntikam var, dostluk var, aşk var…
Engelliliği, özellikle de hareket kısıtlılığını bu kadar iyi alegorileştirmek kolay değil. Belki de fiziksel engellerim olduğu için bu romanla daha derin bir ilişki kurdum; bedenin değişmesiyle birlikte insanın dünyayla ilişkisinin de değişmesini çok sahici anlattığını düşünüyorum.
Marske de kitabın yazım sürecinde kendi engellilik ve kronik hastalık sürecinin hikâyeye giderek kişisel bir boyut kazandırdığını söylüyor.

Öyküler
En İyi Kısa Öykü Ödülü’nü bu yıl Thomas Ha’nın In My Country adlı öyküsü aldı.
Daha önce Thomas Ha okumamıştım. Kendisiyle bu ilk tanışmamızda tuhaf biçimde Bilge Karasu tadı aldım. Karanlığın aynı basit ama sarsıcı şekilde anlatılması…
In My Country çok güçlü bir distopya. Daha doğrusu, otokrasi ve devletin insanın düşüncesi, dili ve hafızası üzerindeki kontrolünü anlatırken distopyanın alıştığımız bazı araçlarını kullanıp onları başka bir yere taşıyor.
Ama kısa öykü kategorisinde benim aklımda kalan başka bir metin var: J. R. Dawson imzalı Six People to Revise You.
Belki de şimdiye kadar okuduğum en iyi kısa öykülerden biri diyecek kadar ileri gidebilirim. Burada “hikâye”nin kendisi kadar, hikâyenin kim tarafından ve nasıl değiştirildiğiyle ilgileniyoruz. Kendi hikâyemizi kurmak kadar kendi ailemizle bunu yapmak… Kim olduğumuzu veya nasıl daha iyi biri olabileceğimizi bize birilerinin söylemeye hakkı var mı gerçekten? Özellikle de atanmış ailelerimizin?
Bu soru bana Hugo’ların neden hâlâ önemli olduğunu yeniden düşündürdü. Çünkü tür edebiyatının en güzel taraflarından biri, bazen çok büyük politik soruları çok küçük bir hikâyenin içine sığdırabilme becerisi.

Hugo’lardan kalan
Çok uzattım, haklısınız. Özetlemek gerekirse, 2026 Hugo’larında bende kalan şey:
Bu yılın seçkisi bana yalnızca “iyi bilimkurgu ve fantezi” okuyormuşum hissini vermedi. Daha çok, kimlerin hikâyesinin anlatılmaya değer olduğuna dair eski bir kavganın artık edebiyatın merkezinde yaşandığını hissettirdi.
Daha erişilebilir, daha kapsayıcı bir bilimkurgu ve fantastik edebiyata doğru, Hugo’ların varlığı tek başına yetmese de, atılan her adım heyecan verici.
Kimin hangi hikâyeyi seveceğine kimsenin karış(a)madığı, bol okumalı bir sonbahar olsun.
Yazar: Melis Aydın
Editör: Bawer