Eski sevgilileri ya da boşanmak istedikleri erkekler tarafından katledilen kadınlar, çöken binalar, yanan oteller, “yan baktın” kavgasında sönen hayatlar derken Türkiye’de doğal yollardan ölmek bile zorlaşıyor. Sadece ocak ayında 18 kadın cinayeti işlendi. Ne yazık ki, koruma mekanizmasının zaafları düşünülmeden alınan her yeni kararla durumun daha da vahimleşmesine şahit oluyoruz.
Bizi koruması gereken yasalar tarafından neredeyse tehdit ediliyor, şiddete uğradığımızda nereye sığınacağımızı bilmiyoruz. Bu nedenle artık böyle bir dünyada yaşadığımızı kabul etmemiz; “güvenlik” ve “adalet” sözcüklerini her gördüğümüzde alarma geçmemiz gerektiğini düşünüyorum. Bu yazıda, adalet mekanizmalarının son marifetinin kadınlar için nasıl ölümcül bir risk yarattığını anlatmaya çalışacağım.
Örtülü af: Yeni bir risk
Konunun ilk ayağı, 11. Yargı Paketi. Adalet Komisyonu aslında “kamu vicdanı gözetilerek” bazı suçların kapsam dışında bırakılacağını duyurmuştu. Ancak korkulan oldu: Ceza indirimi alarak salınan hükümlülerin işlediği yeni suçlarla ilgili haberler büyük bir hızla önümüze düşmeye başladı. Artık daha da tedirginiz.
Kamuoyunda “örtülü af” olarak anılan bu uygulama, aslında pandemi döneminde ceza kararları kesinleşmiş hükümlülerin bulaş riskini azaltmak için kapalı cezaevinden açık cezaevine erken alınmasını, yani bir tür imtiyaz içeriyordu. Bugün bu “tedbir”, cezaları henüz kesinleşmemiş tutukluların içeride kalmaya devam etmesiyle oluştuğu söylenen “adaletsizlik algısını” giderme bahanesiyle, bu kişilere de ceza indirimi vermenin meşru dayanağı oldu.
İlk bakışta, “kadına karşı şiddet suçları kapsam dışında bırakılmış, endişeye gerek yok” diyebilirsiniz. Hatta 6284 sayılı kanuna bakıp “zaten kadınları koruyan bir sistem var” diye de düşünebilirsiniz. Ancak maalesef tehlike tam da bu, ince düşünmediğimiz noktalarda ortaya çıkıyor. Konunun ikinci ayağı, 6284.
Kağıt üstünde güçlü, uygulamada kırılgan
6284 kâğıt üzerinde gerçekten çok güzel duruyor. Şiddet riski altında olduğunu söyleyen kişi için, savcıya bile başvurulmadan kolluk amiri tarafından hızlıca koruma tedbiri kararı verebiliyor. Bu düzenleme, kadına karşı şiddeti önleme yolunda hakiki bir zaferdi. Şiddet riski ortaya çıktığında bu kadar hızlı koruma vaadeden pek fazla ülke yok.
Örneğin, genellikle daha istikrarlı ve öngörülebilir işleyen bir hukuk sistemi olarak kabul edilen İsveç’te benzer bir uzaklaştırma kararı alınabilmesi için savcının sürece dâhil edilmesi; şüphelinin geçmiş şiddet kaydı, mağdurla olan ilişkisi ve tekrar suç işleme olasılığı gibi kriterlerin gözetildiği bir risk değerlendirmesinin tamamlanması gerekiyor. İtiraz durumunda ise kararı bağımsız bir mahkeme inceliyor. Türkiye’de ise koruma kararlarına yapılan itirazlar genellikle aynı aile mahkemesi tarafından, dosya üzerinden ve çok kısa sürede karara bağlanıyor. Ne yazık ki mahkemelerin bu tedbir kararlarını failin beyanı ya da küçük teknik gerekçelerle sıklıkla iptal edebildiğini görüyoruz.
Burada dikkat edilmesi gereken iki önemli fark var. Öncelikle, Türkiye’de koruma süreci hızlı başlıyor ama aynı hızla da çözülüyor; İsveç ise daha yavaş ama kurumsal olarak daha istikrarlı bir koruma sunuyor.
İkincisi ise riskin değerlendirilmesindeki farklılıklar. İsveç kurumları koruma ihtiyacını; bireyin geçmişiyle, faille olan ilişkisiyle ve mevcut tehdidin toplumsal risk seviyesi ile birlikte ele alırken, bu değerlendirmeyi yapılandırılmış risk analiz araçlarıyla ve savcılık denetimiyle yürütüyor. Tehdit, potansiyel failin geçmişi, tekrar etme olasılığı gibi kriterlerle teknik bir risk olarak tanımlanıyor ve bu risk, kadının ifadesiyle birlikte ciddiye alınıyor. Türkiye’de ise bu değerlendirme, kadının ilk beyanının zorlayıcı etkisi tamamen ortadan kaldırıldıktan sonra, tek bir hâkimin yorumuna bırakılıyor. Özellikle aile mahkemelerinde bu yorum; yalnızca risk değil, “aile” ve “normal ilişki” tahayyüllerine, faille mağdur arasındaki geçmiş ilişkiye dair öznel çıkarımlara ve failin beyanına dayanabiliyor. Yani potansiyel failin kadına yönelik oluşturduğu risk, teknik bir güvenlik sorunu olarak değil; hâkimin gözündeki “uygunluk” ve “makullük” sınırları çerçevesinde, adeta bir kültürel yorum meselesi olarak ele alınıyor.
Kadınlar neden endişeli?
Kadınların “örtülü af” düzenlemelerinden bu kadar endişe duymasının nedeni, yalnızca suçluların serbest kalması değil; bu kişilerin geçmişte işledikleri şiddet eylemlerinin çoğu zaman sistemde “kadına yönelik şiddet” olarak kaydedilmemiş olması. Çünkü failin kadına yönelik tehdidi veya fiziksel şiddeti, ilk anda 6284 kapsamında bir koruma tedbirine konu olsa bile, bu eylemler sıklıkla ayrı bir ceza davasına dönüşmüyor. Ya “hafif suçlar” başlığı altında kalıyor ya da fail başka bir suçtan hüküm giyiyor. Böylece ceza infaz sistemine “kadına şiddet uygulayan kişi” olarak değil, farklı bir suçtan hüküm almış biri olarak giriyor.
Bu durumda, “kadına karşı şiddet suçları kapsam dışı bırakıldı” iddiası tamamen illüzyona dönüşüyor. Failin gerçek risk geçmişi infaz sisteminde görünmez kaldığı için, af ya da tahliye düzenlemelerinde bu bilgi hiç dikkate alınmıyor. Kadınların endişesi tam da burada: Şiddetin kendisi değil, şiddetin sistemdeki görünürlüğü belirleyici oluyor. Kadınların gerçek deneyimi, bu görünürlüğün neredeyse hiçbir aşamada sağlanmadığını gösteriyor.
Neticede, kadınların koruma ihtiyacı hâlâ geçerliyken, bu ihtiyacı doğuran kişi artık serbest kalmış oluyor. Koruma sisteminin zayıflığı ve infaz hukukunun tekniğe dayalı pragmatizmi birleştiğinde kadınlar, yalnızca cezasızlıkla değil, kurumsal korunmasızlıkla da baş başa bırakılıyor.
Failler neden gamsız
Faillerin rahatlığı, sadece hukukun yavaşlığından değil, kendi kurallarını uygulamaktan istikrarlı biçimde vazgeçmiş olmasından da kaynaklanıyor. Koruma kararları hızla alınıyor ama aynı hızla da iptal ediliyor; şiddet riski defalarca bildirilse bile etkili önlemler devreye girmiyor. Fail, sistemin nasıl işlediğini ya da işlemediğini biliyor; gözaltına alınsa da çok sürmeden serbest kalacağından emin, uzaklaştırma kararı çıksa bile daha önce itirazla nasıl kaldırıldığını görmüş. Bu tedbirler onun için sadece tehdidini gerçekleştirmek için aşması gereken geçici engeller. Yasalar, koruma vaadinde bulunuyor ama yerine getirmediği her vaat şiddet uygulayanları daha da cesaretlendiriyor.
Kadınların örtülü af düzenlemelerinden neden bu denli endişe duyduğunu anlamak zor olmamalı. Çünkü kadının güvenliği, düzenin hiçbir aşamasında gerçekten öncelikli değil.
Hukukun gerçek tehdidi
Bu tablo, şiddet riski karşısında ne kadar yavaş, etkisiz ve kayıtsız kaldığımızı açıkça gösteriyor. Kadınlar sadece bir kez değil, defalarca yalnız bırakılıyor. Artık bu düzenlemelerin kâğıt üstünde vaat ettiklerini değil, gerçek işlevlerini konuşmamız gerekiyor. “Koruma var mı?” ya da “ceza veriliyor mu?” sorularının ötesine geçip, “Neden işe yaramıyor?” ve “Kimin lehine, nasıl çalışıyor?” gibi sorular sormanın zamanı geldi. Çünkü “Seni öldürsem beş yıl alırım, üç yıl yatar çıkarım” diyen biri ne yazık ki neden bahsettiğini çok iyi biliyor.
Editör: Bawer
Fotoğraf: meltem ulusoy / csgorselarsiv.org