TETİKLEYİCİ İÇERİK UYARISI: ŞİDDET, İŞKENCE
11’inci İstanbul Trans Onur Yürüyüşü’nün yapılacağı 22 Haziran Pazar günü Kadıköy, Beyoğlu ve şehrin başka birçok yerine polis konuşlandırıldığını öğrendik. Hukuki hiçbir gerekçe olmaksızın yasaklanan, bu nedenle de avukat kimliğimle ve önleyici destek sağlamak amacıyla dahil olduğum yürüyüş, Acıbadem’de başladı.
Sadece birkaç dakika sonra, ara sokaklardan sivil polislerin koşmaya başladığını gördüm. Uyarabildiğim kadar kişiyi uyardım; ancak aniden koşup arkadan saldırdıkları ve çok ağır bir şekilde darp ettikleri, müvekkilim de olan arkadaşım yerde, üzerinde 3-4 polisle birlikte, dizleri kan içinde ve kafasına basılmış halde benden yardım istedi.
Avukatı olduğumu ve bu hukuksuz müdahaleye derhal son vermeleri gerektiğini söylememe rağmen, önce camiden çıkan bir grup erkeği üzerime saldırttılar ve içlerinden birinin telefonumu, kılıfının içindeki avukat kimliğimle birlikte gasp etmesine izin verdiler.
Bağırarak telefonumu isterken, bir avukatın onlarca polisin gözetiminde şiddet görmesine ve gasp edilmesine sessiz kaldıklarını söyledim. Telefonumu aramaya başlamışken, polisler müvekkilime işkence etmeye devam ediyordu. Bunu belgelemeye çalışmam da engellendi.
Saldırgan grubu cesaretlendirip o karambolde bizi itip kakarak, telefonumun çalınmasına şahit olmalarına ve gaspçının hâlâ orada olmasına rağmen bana “Bir şikâyetin varsa karakolda görüşürüz” dediler.
Daha sonra da, telefonumun kılıfındaki avukat kimliğimin yarattığı tedirginlikten olacak ki, gaspçının telefonumu 100 metre ötedeki bir binanın avlusuna attığını söylediler. Telefonumun hem arkası hem de ekranı paramparça edilmişti.
Buna rağmen yaşananları kaydetmeye devam ettim çünkü geldikleri ara sokakta yürüyüş kortejine yaklaşamayan kişileri ablukaya almışlardı. Birkaç avukatla yanlarına gittik ve “Ablukanın Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu‘na (PVSK) aykırı olduğunu, çıkış koridoru oluşturmaları gerektiğini” ve uymaları gereken ama umursamadıkları kanunları hatırlattık. Bu karambolde gözaltına alınan müvekkillerimizi göremiyorduk.
Ablukadaki herkesi gözaltı aracına bindirmeye başladılar. Bu sırada “güvenli alan” dedikleri polis barikatını da dağıttılar. Bu sayede gözaltı aracının yanına yaklaşarak içindeki arkadaşlarımızın durumunu gözlemleyebilecek ve destek çağırabilecektim.
Gözaltı otobüsünün yanına yanaşır yanaşmaz -ve öncesinde de sözlü tacizlerine uğradığım- iri yarı, cüsseli ve görüntüleri bende mevcut olan, resmi giyimli olmayan şahıslar, sağ kolumu çok sert biçimde arkaya burup beni otobüsün önüne sürüklemeye başladılar. Bunun üzerine yeniden “güvenli alan” oluşturan polisler, yaşadığım şiddetin belgelenmesine engel olmak için gazeteci ve avukat arkadaşlarımızın önünü kestiler. Görüntü alacak kimse olmadığından emin olduklarında, beni saçlarımdan tutup yerlerde sürükleyerek gözaltına almaya çalıştılar. Bu sırada telefonumun arkasındaki kimliğimi göstererek İstanbul Barosu’na bağlı bir avukat olduğumu, beni gözaltına alamayacaklarını, kamu görevimi yapmamı engellediklerini açıklamaya çalıştım. Ancak “Bak bakalım nasıl alıyoruz, içeride anlatırsın avukatlığını” diyerek ve çok ağır şekilde darp ederek beni gözaltı otobüsüne bindirdiler.
Bu aşamada içeriye yüzleri tamamen kapalı, kar maskeli üç kadın polis soktular. İçeride beni hem darp ettiler hem de kangren olacağım kadar sıkı plastik kelepçeler taktılar -sonradan üç kelepçeyle sıktıklarını görebildim.
Polislerden biri, beni ters kelepçeli haldeyken otobüsün en arkasına tekmeleyerek götürdü. Bu sırada şiddetli bir göğüs sıkışması yaşamaya ve şu an yazarken bile zorlandığım bir panik atak krizi geçirmeye başladım. Dakikalarca nefes alamadım; ağzım burnum morarmasına rağmen -otobüsün en arkasında olmam nedeniyle- kimseden yardım da isteyemedim.
Kendi kendimi sakinleştirmeye çalışıp kelepçemi gevşetmelerini söyleyebildim sadece. Ancak, ben de dahil, ters kelepçeler nedeniyle kangren olmak üzere olan kimsenin kelepçeleri gevşetilmedi. Aksine, çok kötü durumda olduğunu söyleyenlerin kelepçeleri daha da sıkılarak işkenceye devam edildi; işkenceye itiraz eden herkes itildi, kakıldı.
Bu sırada bana yardıma geldiği için gözaltına alınan meslektaşım Ekin’in de otobüsün önünde ters kelepçeyle bekletildiğini gördüm. Kadıköy İskele Polis Merkezi’ne bu şekilde götürüldük.
Merkezde “üst araması” sırasında, içeri dörder dörder alındığımız odada gördüğüm ağır şiddet nedeniyle bir koltuğa oturup sıramı beklerken, içeri giren bir erkek polis memuru tarafından küfür ve hakaretlere maruz kaldım ve zorla ayakta bekletilmeye çalışıldım.
Benimle bu şekilde konuşamayacağını, bana dokunamayacağını ve avukat olduğumu söyledikten sonra, erkek polis memuru “Buna özel muamele yapın!” diye bağırarak odadan çıktı. Bunun üzerine diğer üç kişinin üst araması benden önce yapıldı ve onlar apar topar dışarı çıkarılarak kapı üzerime kilitlendi. İçerideki üç kadın polis bana türlü hakaretler ederek, itip kakarak, üstümü zorla açarak ve vücudumun bütün bölgelerine dokunarak çıplak arama gerçekleştirdi.
Bu şiddet içeride devam ederken, odanın dışındaki arkadaşlarımın çığlıkları, isyanları ve dayanışmaları üzerine kapıyı açmak zorunda kaldılar. Beni de yanlarına dizip, bu sefer daha sıkı ters kelepçe taktılar. İtilerek otobüse geri götürüldüm.
Otobüste, aynı kadın polislerin sık sık tekrarladıkları fiziksel temas, darp ve sözlü şiddet devam etti. Hatta genç ve siyah saçlı olan bir tanesi, “Savcılar avukatlarla nasıl taşşak geçiyor haberiniz yok!” diyerek saldırmaya devam etti.
Bu şekilde Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne sevk edildik. Doktor, halimi gördükten sonra polisleri içeri çağırıp kesinlikle kelepçe takılmaması gerektiğini; omuzlarımın ve kollarımın çok kötü durumda olduğunu, ayrıca boynumda dört fıtık ve skolyozum olduğunu, sürekli oralara darbe aldığım için özel tedavi gerektiğini söyledi.
Önce doktorla tartışıp böyle bir şeye kendilerinin karar vereceğini söyleyen polisler, gerginlik uzayınca beni kelepçesiz şekilde otobüse götürdüler; ancak otobüse biner binmez yeniden kelepçelediler. Bu sırada dışarıda bekleyen STK temsilcileri tarafından ters kelepçelendiğimiz belgelenmesin diye herkese aynı taktiği uyguladılar.
Vatan Emniyet’e vardığımızda, izbe bodrum katlarında bekletildik. Oradan avukat görüş odasına çıkarıldığımızda hepimizin “mevcutlu” olduğu ve sabaha kadar da kimseyle görüştürülmeyeceğimiz söylendi. Gözaltına alındığımız ilk andan itibaren avukatımızla görüşme hakkımız olduğunu belirtmeme rağmen, oranın güvenlik amiri tarafından “Sen kaç sene hukuk okudun? Ben 15 senedir bu işi yapıyorum.” gibi absürt söylemlerle bağırılarak azarlanmaya çalışıldım.
Bu tavra boyun eğmeyince, yine korkunç muamelelere maruz bırakılarak arkadaşlarımla beraber nezarete indirildim.
Tüm bu süreç boyunca aç ve susuz bırakıldık. Yaklaşık yedi saat sonra bir soğuk sandviç ve su verildi. Avukatlarımız gece yarısından sonra içeri alınmaya başlandı ve ifadelere geçildi.
Meslektaşım sevgili Berçem ve AHM’den temsilcimiz Fatih ile birlikte ifadem alındı. Benimle aynı anda ifadesi alınan ve gördüğüm şiddete tanıklığını uzun uzun anlatan meslektaşım Ekin’in, bilgisayarda gösterilip onaylattığı ifadesindeki bu bölümler, yazıcıdan çıkarılırken kesilerek metinden çıkarıldı ve öylece imzalatıldı.
Yakınlarımıza haber verileceği söylenerek imzalatılan tutanaklara rağmen, kimsenin yakınlarına haber verilmediğini ancak çıktığımızda öğrendik. Sabaha kadar türlü tuhaf psikolojik işkenceye maruz kaldığımız nezarethane süreci, gündüz adliyeye sevk edileceğimiz söylenerek sona erdirildi.
Son muayeneye, son ana dek ters kelepçeli şekilde bekletilip su bile içemediğimiz bir başka korkunç yolculuk sonrasında, meslektaşımla birlikte serbest bırakıldığımız bilgisi verildi ve Bayrampaşa’daki hastaneden salıverildik.
Yaklaşık 24 saat süren işkence, kötü muamele ve gözaltı sürecimizin aktarabildiğim kadarı şimdilik bu kadar.
Tüm bu süreçlere dair şikâyet hakkımız saklıdır ve sürecin takipçisi olacağız.
Susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz!