MUBI ve benzeri platformların “sizi görüyoruz” diyerek kurduğu duygulanımsal aidiyetler izleyicide geçici bir tatmin yaratırken, maddi dünyada hiçbir şeyi dönüştürmüyor. Peki temsilin politik bir karşılığı olmadığı bir kültürel düzende, fanteziden fazlasını istemek mümkün mü?
Kültürel üretimin en güncel çelişkilerinden biri, iyileşme, gelişme, “community,” dayanışma gibi kavramlarla yapılan etik iddialar ile maddi pratikler arasındaki büyük uçurum olsa gerek. Özellikle sanat ve medya alanlarının şirket sponsorlukları ile nasıl iç içe geçtiği daha görünür hale geldiği bugünlerde, bu çelişki karşısında yapılan en yaygın savunma ise şu: “Kimsenin elleri temiz değil, hepimiz öyle ya da böyle sisteme dahiliz.”
Bu söylem, sistemin içine doğmuş her üretimin bir şekilde suç ortaklığını paylaştığına işaret ederek, etik pozisyon almayı imkânsızlaştırıyor. Elbette kapitalist sistemde yaşamak, bir biçimde onun ağlarına dolanmak anlamına geliyor. Ancak buradaki sinsi tuzağa dikkat etmek şart: “Hepimiz kirliyiz” söylemi, eşit dağılmış bir suçluluğu varsayarak hem fail ile mağdurun arasındaki farkı belirsizleştiriyor hem de politik sorumluluğun altını oyuyor. Herkesi eşit derecede suçlu ilan etmek, hiçbir şey yapılmamasını da meşrulaştırır. Bu genellemeler, suçun ve sorumluluğun kolektif ama soyut bir yere devredilmesine, dolayısıyla da gerçek faillerin görünmezleşmesine neden oluyor.
Kapitalist sistemin çarklarından kaçmak imkânsız olabilir; fakat bu, herkesin aynı ölçüde sorumlu olduğu anlamına gelmez. Sermaye sınıfıyla, gündelik hayatta bu düzenin içinde var olmaya çalışan bireyleri aynı etik zemine yerleştirmek hem sorumluluğu sulandırır hem de politik öznelliği felç eder. Bu bağlamda, “Hepimiz suçluyuz” söylemi aslında edilgen bir teslimiyetin dilidir; politik eylemsizliği makulleştirmesi ve sistem içi konfor alanlarını etik bir gerekçeye dönüştürmesiyle de tehlikelidir.
Özellikle İsrail’in Filistin halkına uyguladığı soykırım başladığından beri, kültür endüstrisinin kanlı sermaye ağlarıyla ne kadar iç içe olduğu net bir şekilde belgelendi. Sanat etkinliklerinin, bienallerin, festivallerin veya medya platformlarının sponsorları arasında doğrudan askeri üretime yatırım yapan ve soykırıma kaynak aktaran şirketlerin yer alması, daha evvel görmezden gelinebilen çelişkileri derinleştirdi. Bağımsız olduğunu iddia eden MUBI, Berlinale, Sonar Fest, Boiler Room gibi popüler kültür platformlarının bir şekilde soykırım endüstrisine dâhil olduklarının ortaya çıkması; artık hiçbir şeyin gerçekten “bağımsız” olmadığını, askeri endüstriyel kompleksin savaş ve soykırım parasıyla fonlanan bir kültürel ortamda yaşadığımızı ve bunun ne kadar doğallaştırıldığını da gözler önüne serdi.
Bugün “bağımsız” olduğunu iddia eden birçok kültürel yapı, aslında dışsal fonlara ve sponsorluklara yaslanıyor. Fon desteği yalnızca bir kaynak meselesi değil; estetik yönelimlerden içerik temsiline, kurumsal dilden izleyici ilişkisinin doğasına kadar pek çok boyutu etkileyen bir yönlendirme mekanizması olarak da işlev görüyor. Kültürel fonlar -ister devlet destekli ister özel vakıflardan gelsin- kendi ideolojik çerçevelerini, temsil politikalarını ve ölçülebilirlik kıstaslarını da beraberinde getiriyor. Fon ilişkisi içeriğe doğrudan müdahale etmese de temsiliyet alanını, söylenebilecekleri ve hatta hangi sorunların ele alınabilir olduğunu biçimlendirebiliyor. Daha da önemlisi, fonun maddi olarak sağladığı “güvence”, içeriden doğabilecek kolektif çözümlerin arayışını köreltip politik bir tembellik riskine yol açabiliyor. Uzun vadede ise fonlar, dayanışma ekonomilerinin, müşterek yapılarının ve özyönetim modellerinin gelişimini bastırabiliyor.
Fonların dolaylı etkisi yalnızca içerik seçimlerinde değil, estetik duyarlılıkların dönüşümünde de kendini gösteriyor. Sanatçılar ve kültürel aktörler, hangi temaların dikkat çekeceğini, hangi üslubun “fonlanabilir” olduğunu ya içgüdüsel olarak biliyor ya da zamanla öğreniyor. Bu durum, Batı’nın liberal gündemlerine uygun projelerin görünürlük kazanmasına, daha yapısal, sömürgecilik karşıtı veya maddi analizlere dayalı işlerin ise arka planda kalmasına neden olur. Böylece estetik üzerinden kurulan yönlendirme mekanizması, kültürel üretimin ufkunu da daraltıyor.
Bunun özellikle uluslararası film festivalleri tarafından çok sinsi bir şekilde uygulandığını görüyoruz. Batılı festivaller, “çok sevdikleri” ifade özgürlüğünü ihya eder şekilde doğrudan sansür uygulamasa da, fonlama ve seçki mekanizmaları aracılığıyla biçimsel ve tematik yönelimleri teşvik ediyor. Avrupa’nın en prestijli festivallerine Batı dışından seçilen filmlerde, genellikle alegorik anlatım biçimlerinin, bireysel deneyimlerin ve evrenselleştirilmiş “kötülük” temalarının öne çıktığı görülüyor. Velhasıl, Batı merkezli fon sistemleri ve festival estetiği yalnızca yerel üreticilerin ifade alanlarını daraltmakla kalmıyor, aynı zamanda Batı’nın liberal duyarlılıklarına uygun üretimleri teşvik ediyor. Bu yapı içinde maddi ve tarihsel sebepler görünmez hâle gelirken, doğrudan politik içerikler yerine ima ve sembolizm öne çıkıyor. Avrupa’nın bu yapıyı araçsallaştırması ve yerel üreticilerin buna uyum sağlaması, kültürel üretimin politik özerkliğinin aşınmasına neden oluyor.
Bu noktada, yakın zamanda yaşadığımız MUBI skandalı emsal bir örnek olarak ele alınmayı hak ediyor.
Kendini bağımsız ve alternatif bir film platformu olarak sunan MUBI’nin, İsrail’e askeri teknoloji geliştiren girişimleri fonlayan Sequoia Capital’dan yatırım alması, bu estetik rejimin arkasındaki politik-ekonomik yapıyı görünür kıldı. Sequoia’nın fonladığı Kela, İsrail ordusuna yapay zekâ destekli savaş yazılımları geliştiren bir şirket. Sequoia aynı zamanda CIA’in yatırım kolu In-Q-Tel ile de ortak yatırımlar yapıyor. Dolayısıyla MUBI’nin, şirkete laf söyletmeyerek aldığı paranın normal olduğunu ima eden açıklaması bile aslında sembolik değil, maddi sonuçları olan bir karar.
Aslında MUBI’nin bu kararının şaşırtıcı olmadığını da kabul etmek gerek. Zira şirket, girişimci ruhunu her açıdan liberal Avrupa ahlakına hizalamış durumda. Öncelikle, platformun izleyiciye kendini özel, bir gruba ait ve “görülmüş” hissettiren kurumsal dili; kültürel üretimi tüketici kimliklere göre biçimlendiren ve bu duygusal aidiyetler üzerinden kazanç sağlayan kapitalist bir yapıya işaret ediyor. Yani platform, aslında kimliklerimizi sömürüyor. Bunun karşılığında sunduğu “Bakın, biz sizi görüyoruz” söylemi, izleyiciye kendini değerli ve fark edilmiş hissettirse de, bu temsilin politik bir karşılığı yok. Bu söylem, aslında günümüz kültürel girişimlerinin en popüler PR stratejilerinden biri hâline gelmiş durumda. “Sizi görüyoruz”, “Biz bir aileyiz” gibi ifadeler farklılıkları tanımak adına kullanılsa da geçici bir duygusal tatmin ve “zevk” üzerinden hiyerarşi üretmekten öteye geçemiyor.
Bu noktada sormamız gerekiyor: Gerçekten kimi görüyorsunuz? LGBTİ+’ları mı? Kadınları mı? Ezilen kimlikleri mi? Peki ya Filistinli LGBTİ+’lar? Gazzeli kadınlar? Marjinalleştirilmiş kimlikleri “gördüğünü” iddia eden bir platformun, 7/24 canlı yayınlanan soykırımı görmemesi, bu temsil rejiminin ne kadar seçici ve manipülatif olduğunun kanıtıdır.
Bu tür bir tüketici-estetik rejimi, izleyiciye kendisini politik olarak konumlandırılmış hissettirse de, bu his çoğunlukla estetik tercihlerle sınırlı kalır. Temsil edilenin izleyicide uyandırdığı duygulanımla ölçüldüğü bir ortamda siyasal tahayyül etkisizleşir. Temsil ve görünürülük artık sistemin kendi devamlılığı için araçsallaştırılmış kavramlara dönüşmüştür. Zira bu estetik rejim yalnızca neyin görünür olduğuna değil, neyin görünmez kalacağına da karar verir.
O harika filmler, müzikler ve eserler aracılığıyla kurduğumuz başka bir dünya hayalinin, hayal olarak kalmasını sağlıyor. Peki biz fanteziden daha fazlasını istemiyor muyuz? Bunu hak etmiyor muyuz?
Romantizm değil, maddi alternatifler
Bu çerçevede sorulması gereken asıl soru şu: Temsille yetinmeden, maddi olarak neyi nasıl değiştirebiliriz? Eğer gerçekten başka bir dünya tahayyül ediyorsak, kültürel üretim ve tüketimimiz yalnızca sembolik bir tatmine değil; maddi olarak sürdürülebilir ve kolektif çözümler üretecek modellere yaslamamız gerek. Fonlara, sponsorluklara ve temsil odaklı platformlara alternatif olacak yapılar kurmak mümkün -ve artık bu, bir tercih değil, zorunluluk.
Ancak bu alternatif alanlar, çoğunlukla orta sınıf izleyicinin suçluluk duygusunu yatıştıran, emeğin sömürüsünü görünmez kılan romantize edilmiş “aç, ilkeli sanatçı” imgelerine dayanmamalı. Zira çok iyi bildiğimiz gibi, gönüllülük, stajyerlik veya “sanata hizmet” adı altında sömürülen genç emekçilerin ücretsiz emekleri çoğu zaman bu romantik mitin gölgesinde meşrulaştırılıyor. Özellikle büyük bienallerde, çağdaş sanat müzelerinde ya da bağımsız rolü yapan sermaye destekli organizasyonlarda bu durum sistematikleşmiş vaziyette. İstanbul Film Festivali, Bienal gibi büyük sermaye işlerinin hâlâ “gönüllülük” kisvesi altında insanları sömürmesi akıllara durgunluk veriyor ama bir o kadar da normal görülüyor. Bu kurumlar, gönüllülüğün o işe duyulan “aşkla” ilgili olduğu ilüzyonunu bizzat üretirkenkendileri prestij ve para kazanmaya devam ediyor.
Ancak etik bir üretim yapısı, yalnızca içerideki emeği değil, izleyiciyle kurduğu ilişkiyi de kapsamalı. Bir sanat eleştirisi bloğu veya bağımsız bir müzik kolektifi, dışarıdan fon veya reklam aldığı hâlde izleyicisinden tekrar tekrar katkı, bağış ya da erişim bedeli talep ediyorsa, bu durum hem şeffaflık sorununa hem de etik bir çelişkiye işaret eder. Fon alarak hayatta kalan yapılar da, alternatif olma iddiasını zedelemiş olur. Oysa bağımsızlık yalnızca bir kuruma bağlı olmamayı değil; izleyiciyle kurulan ilişkinin adil, hesap verebilir ve paylaşımcı olmasını da gerektirir.
Bu noktada fon meselesinin daha derinlikli biçimde sorunsallaştırılması elzem. Zira fon alımı, kısa vadede kolaylaştırıcı gibi görünse de uzun vadede alternatif üretim biçimlerini sistemle uyumlu hâle getirme eğilimi taşır. Pek çok kolektifin ya da bağımsız sanat oluşumunun, fon aldıktan sonra büyüyerek “profesyonelleştiği”, ardından kurumsal sponsorluklara mecbur kaldığı ve son olarak da kapitalist genişleme mantığına entegre olduğu biliniyor. Başlangıçta alternatif olan yapılar, bir süre sonra “etik” sponsorluk arayışıyla reklam endüstrisine yakınlaşarak dayanışma değil, performans odaklı projelere evriliyor.
Fon, yalnızca kaynak sağlamak değil; yönelim, estetik, tema ve hatta politik pozisyon dayatmak anlamına da gelebiliyor. Dezavantajlı pozisyonlar, bu fon mantığı içinde araçsallaştırılıyor: Göçmenlik, kadınlık, sakatlık, LGBTİ+ kimlikleri fon alımında birer “başvuru avantajı”na dönüştürülüyor. Bu durum, “kimliğinle sermaye çekme” biçiminde işleyen yeni bir siyasi ve toplumsal krizi de beraberinde getiriyor.
Kabul edelim: Fon, Batı’nın en sinsi kültürel hegemonya araçlarından biri ve bu nedenle bu konuyu politik olarak tartışmaya açmak bir zorunluluk. Bugün boykot çağrılarında karşılaştığımız hayal kırıklıklarının çoğu ise, aslında fonun ideolojik maskeleme işlevinden kaynaklanıyor.
Tam da bu noktada, Silvia Federici’nin “commoning” (müşterekleştirme) kavramı, fon mantığının dışında düşünebileceğimiz üretim modelleri açısından ilham verici olabilir. Federici’ye göre müşterekler yalnızca mülkiyetin yeniden paylaşımı değil, aynı zamanda yaşamı örgütlemenin, birlikte üretmenin ve dayanışmayı kurumsallaştırmanın bir yoludur. Commoning pratiği; dışsal fonlara ve piyasa mantığına dayanmayan, doğrudan topluluğun içinden çıkan, özyönetime ve müşterek sorumluluğa dayanan bir yapı önerir. Bu yaklaşımda kaynak, dışsal bir sponsor değil; kolektifin kendi yarattığı zamansal, mekânsal ve maddi dayanışma ağlarıdır.
Federici’nin çizdiği bu çerçeve, alternatif kültürel üretimin sadece “neye karşı” olduğunu değil, “neyin yerine ne önerdiğini” de netleştirmeyi mümkün kılar. Fon mantığıyla değil, müşterek örgütlenme etiğiyle kurulan yapılar, hem bağımsızlığı hem de politik yönelimi koruyabilir. Böylece siyaset, yalnızca hesap vermekle değil; birlikte yaşamak ve üretmekle de ilişkili bir sorumluluk haline gelir -elbette maddiyatı da dışlamadan. Tamamen gönüllülüğe ve adanmışlığa dayalı sistemler, zaman içinde ciddi bir tükenmişlik yaratıyor. Maddi karşılık olmadan sürdürülen projeler, uzun vadede hem yaratıcı emekçilerin hem de katılımcıların hayatlarını istikrarsızlaştırıyor. Zaten insanların, sürdürülebilirlik arayışıyla fonlara yönelmesinin arkasındaki sebeplerden en önemlisi de bu. Ancak bu yöneliş, bir yandan mevcut sistemin içine entegre olurken, diğer yandan izleyiciyle üretici arasındaki güven ilişkisini de zedeliyor.
Bunun çözümü, ne tamamen piyasaya entegre bir model ne de her şeyi gönüllülüğe teslim eden bir özveri rejimi. Aksine, yaratıcı emeğin maddi karşılığının verildiği, emeğe ve zamana saygılı, hesap verebilir ve paylaşımcı bir sistemin kurulması şart. Hem üreticinin hem izleyicinin sömürülmediği, zaman, bilgi ve kaynakların adil biçimde dağıtıldığı; emeğin görünür ve değerli kılındığı müşterek yapılardan oluşan bir sistem.
Sonuç
Eğer gerçekten sürdürülebilir, adil ve içimize sinen üretim ve paylaşım alanları hayal ediyorsak, öncelikle bu hayalin yalnızca estetik arzulara ve idealist temennilerle kurulamayacağını kabul etmeliyiz. Bugün sanat alanında fonlar ve sponsorlukların gölgesinde şekillenen yapıların birçoğu, yalnızca içerik değil, biçim ve organizasyonel mantık bakımından da sistemin diğer rejimlerine eklemlenmiş durumda.
Alternatif olan, yalnızca mevcut düzene karşı konumlanan değil; aynı zamanda kendi içinde sürdürülebilir, maddi olarak şeffaf ve sömürüsüz bir yapı kurabilendir. Bu da yalnızca romantik kolektivite çağrılarının ötesine geçerek, emek, zaman ve kaynak paylaşımını yeniden ve adil biçimde örgütlemekle mümkün olabilir. Fon meselesiyle yüzleşmek ve onun uzun vadeli etkilerini kavramak bir sorumluluk olarak önümüzde duruyor. Ancak bu yüzleşmeyle, kültürel üretimi bir imge rejiminden çıkarıp, maddi olarak kolektif bir yaşama temas eden müşterek bir pratiğe dönüştürebiliriz.
Editör: Bawer
1 Comment
Comments are closed.