8 Nisan Salı, Marx yoldaş ve Pikachu gibi ben de üniversite öğrencilerinin çağrısına kulak verip Kadıköy’de gerçekleşen Gençlik Dayanışma Sahnesi konserine katıldım. Eylem/festival, şafak baskınıyla “Diktatör Erdoğan” dövizi taşıdığı düşünülen üç öğrencinin gözaltına alınması ve polisin Kadıköy’de yürüyüşe izin vermeyip bir süre kitleyi ablukaya alması haricinde, olaysız geçti. Ve öğrenciler, kadınlar, lubunyalar ve bazı sanatçılar için de bir soluklanma ve iyileşme alanı haline geldi. Ben de direnişin başından beri alanlarda çok haklı nedenlerle güvende hissetmeyen kadınlara ve lubunyalara festivalden bazı güzel haberler derledim. Gündemin hızına bakınca biraz geç kalmış bir yazı olabilir ancak gördüklerimi kayıtlara geçireyim istedim.
Protestolarda cinsiyetçi küfürlerle mücadele
Konuya dalmadan önce hafıza tazelemek istiyorum. Bazen “Gezi’de cinsiyetçi küfür yoktu” gibi nostaljik hezeyanlara kapılanlarımız oluyor. Vardı, çok eminim. Maalesef en çok da kendi dilimdekilerden. Ama politik bilinç sahibi kadınlar, lubunyalar ve müttefikleri alanı; sadece alanı da değil, bütün tartışmaları da hızla ve kalıcı olarak dönüştürdüler. Kadınların ve lubunyaların elinden çıkma nice emek gibi, bu politik başarı da ilk günden beri hafife alınıyor. Lakin, bu değişimin büyüklüğünü başlarda vurguladığımda abarttığımı düşünen, politik bilinci zayıf ya da apolitik bazı tanıdıklarım bile bugün o dili kullanıyor.
O yıllar, üniversitemizi temsilen Gezi Parkı’na kurduğumuz çadır öbeğinin arkasında, tüm erkeklikleriyle ÇARŞI, yan tarafında ise bıçkın lubunyalar vardı. Ve ortadaki “genç çocuklar” olarak, tüm bu tartışmalar, pazarlıklar, madilikler ve dayanışmanın dönüştürücü gücü amiyane tabirle içimizden içimizden geçiyordu. Benim deneyimim, adeta sürecin bir metaforu olsa da, yalnızca küçük bir kısmıydı. Bu tartışmalar parkın pek çok yerinde, barikatlarda, başka şehirlerde, park forumlarında devam etti. Ve koca bir toplum dönüşmeye başladı; cinsiyetçi küfür norm olmaktan çıktı, bir seçim haline geldi. Bugün alanlarda bu seçimi yapanlar, gerçekte kim olduklarını fark eden bizleri rahatsız ve güvensiz hissettiriyor. Bugün kimin yanında güvende hissetmediğimizi ayırt edebilmek gibi bir araca sahip olmamız, seneler önce sahip olmadığımız bir imkân ve Gezi’nin kazanımıdır.
O vakitler açık bir kuir olsam da LGBTİ+ hareketiyle henüz bir bağım yoktu. 2013 Onur Yürüyüşü’yle birlikte başlayan ilişkim, devam eden yıllarda kuvvetlenerek gelişti. Ve şimdi on küsur yıl sonra başka gençlerin mücadele içinde filizlenmesine tanıklık ediyorum. Gittikçe otoriterleşen Türkiye’nin 2020’lerdeki direniş pratiğinde bu kez yerleşik bir işgal hareketi yok; fakat bu yazıyı, öğrencilerin işgali altındaki beynimde kurulu bir çadırdan yazdığımı farz edin. Yine alanlardayım. 20’lerinin başındaki hayalperest ve cesur insan değilim artık; ama üzerimize çöken karanlıktaki umut ışığını görebilme kapasitem, yıllar içinde yeni kaynaklardan beslenerek kendini yaşattı.
Konserler, mektuplar ve direnişin kendi dilini kurması
7 Nisan Pazartesi olması planlanan, fakat hava bile gündeme muhalefet edince ertelenen bu etkinlikte pek çok sanatçı yer aldı. Listeyi paylaşmak bile zor çünkü alıştığımız konserlerin aksine, sanatçılar ne takdim edildiler ne de kendilerini tanıttılar. Yalnızca çıkıp duygularını, onları dinleyen kalabalığa olan güvenlerini ve şarkılarını paylaştılar. Konser sırasında dolaşımda olan bir afiş katılımcıların isminin açık açık yer aldığı yegane kaynaktı.
Ne grupların ne konuşmacıların isimleri… Sahneden sadece tutuklu öğrenci arkadaşlarımızın adlarını duyduk; sıra arkadaşları hapishaneden gelen mektupları okudu. İlk günler alınan gençlerin çoğunun tutsaklığı artık sonlandığı için onlar utanmıyor, çekinmiyor ve dimdik duruyor olsa da isimlerini anmayacağım. Fakat hepsiyle -nicemiz gibi- gurur duyuyorum.
Konserlerin arasında, tutuklu öğrencilerin aileleri ve arkadaşları, lise ve üniversitelerde kurulan dayanışma ağlarının ve ÖTK’ların (Öğrenci Temsil Kurullarının) temsilcileri sahnede konuşmalar yaptı. “Neredesin Aşkım?” sloganı atarak sahneye çıkan bir arkadaşımızın, tutuklu öğrencilerden birinin mektubunun ardından okuduğu metin, hareketin kuir feminist politikasına yön veren nitelikteydi:
Üniversiteli kadınlar ve LGBTİ+’lar olarak iktidarın saldırılarına karşı hayatlarımızın her anında mücadele ederken,19 Mart’tan bu yana da kampüslerden sokağa, binlerce sıra arkadaşımızla irademize, geleceğimize sahip çıkmak için alanlardayız.
Kampüslerimizden alışık olduğumuz kayyum uygulamalarına karşı demokratik üniversite, tek adam uygulamalarına karşı da demokratik yaşam talebini yükselttik.
Kampüslerimizdeki ÖGB saldırılarına, sokaklardaki polis barikatlarına karşı mücadele ederken, gözaltında kadınlara ve LGBTİ+lara yönelik dayatılan çıplak arama işkencesine, cinsel şiddet ve tacize karşı susmadık. Susmayacağız.
‘İşkence insanlık suçudur!’ diyerek erkek devlet şiddetine karşı bir araya geldik. Tam da bu yüzden hayatlarımızın her anında olan erkek egemen zihniyeti; dilimizde ve söylemlerimizde yıkmak, küfrü ve eril söylemleri üretmemek iktidarın kadın düşmanlığına ve nefret politikalarına karşı da mücadele etmek demektir.
Bu söylemlerin üretilmesini kabul etmiyoruz çünkü cinsiyetçi dili üretmek demek, erkek egemenliğini de yeniden üretmek demektir.
LGBTİ+fobik yaklaşımı sürdürmek demek:
İktidarın LGBTİ+ların temel hak ve özgürlüklerine saldırarak çıkarttığı yasa tasalarını meşrulaştırmasına, LGBTİ+ların toplumdan ötekileştirilmesine yol açmak demektir.
Irkçı söylem ve tehditlerde bulunmak demek:
Öfkeyi bizleri kutuplaştıranlara değil alanda birlikte olduğumuz arkadaşlarımıza yönlendirerek şiddetin her türlüsüne alan açmak demektir.
Bu mücadeleyi kapsayıcı, eşitlikçi ve erkek egemenliğinden arınmış bir hale dönüştürmek için gerek üniversitelerimizde aldığımız forumlarda gerekse birlikte direndiğimiz eylem alanlarında kadınlar ve LGBTİ+lar olarak sesimiz yükseltmeye devam edeceğimizi buradan bir kez daha yineliyoruz. Bizler erkek devlet şiddetinin uygulamalarına karşı; 8 Mart’larda, 25 Kasım’larda, Onur Yürüyüşleri’nde ve hayatlarımızın her anında isyanımızla var olurken ‘Küfürde nesne değil, direnişte özneyiz!’ diyoruz!
Susmuyoruz korkmuyoruz itaat etmiyoruz”
Bu mektup bence çok önemliydi. Fakat etkinlikteki kırılma anı ve cinsiyetçilikle mücadelenin bu eylemlerin temel taşlarından biri olduğunun kanıtı olan durum, başka bir anda cereyan etti. Sahneye çıkan sanatçılardan SUH.EYL, kendini ifade ederken cinsiyetçi bir küfür kullandı. Orada bulunan öğrenci kalabalığının önemli bir kısmı buna sert bir tepki gösterdi. Saraçhane’den beri neredeyse her eylemde “deşarj olmak için” araya karışıp cinsiyetçi küfürler savuran o erkek grupları, bu kez o alanda yoktu. Mecburen susmak durumunda hisseden kadınlar ve lubunyalar ise bu kez tepki göstermeye başladılar.
Önce cinsiyetçi ifadeyi kullanan SUH.EYL sahnede bir özeleştiri verdi, ardından ise inisiyatifi üstlenen öğrenciler gerekli toparlamaları yaptılar. Ve o an, “küfürle değil inatla diren” sloganları arasında neredeyse hepimiz, “iyi ki o cinsiyetçi küfür kullanıldı da bu tepki kolektif bir biçimde kitleye ulaştı.” diye düşündük. Çünkü tek bir kişi değil, o an kalabalığın arasında olan ve cinsiyetçiliğe, homofobiye, ırkçılığa sarılanlar da tek boyutlu bir eylemin parçası olmadıklarını fark etme fırsatı edindi.
Saraçhane’den beri susmak zorunda hissedenler ise güçlenebildikleri bir ortamda, daha da yüksek sesle isyanlarını dile getirdiler.
Protestolar, o kadar bombardıman halinde ilerleyen bir gündemin ortasında başladı ki ertelenmesi gereken pek çok başka gündem oldu. Ve bunun yükünü ve korkusunu en çok solcular ve azınlıklar hissetti. Fakat süreklilik sağlandıkça, insanlar bir araya geldikçe, yıllarca internet algoritmalarının kendilerine özel sunduğu gerçeklikten başka karşılaşmalar yaşamayanlar “ötekilerle” tanıştıkça alanlar dönüşmeye başladı. Tabular çatırdıyor. Ayrıcalıklarını birer iktidar alanı olarak kullanmaya alışmış olanlar geri çekilirken, öznelik bilinci gelişmiş gençler yatay örgütlenmenin ve politik katılımın yeni yöntemlerini keşfediyor.
Bu elbette tozpembe bir mucize ortamı yaratmıyor. Ancak iktidarın alan açtığı faşist çığırtkanlar, sürdürülebilir bir varlığa sahip olamayacak kadar dürtüsel oldukları için eylemlerdeki varlıkları gitgide silikleşiyor. Yıllarca kutuplaştırılmış bir toplum, sızıntılardan yeni imkânlar yaratacak bir protesto pratiğinde daha çoğulcu yöntemlere yöneliyor. Bu, yalnızca bu yazıda bahsettiğim konser alanıyla sınırlı bir tespit değil. Kendi sesini duyurmaktan çekinmeyerek, içinde büyütüldükleri korku duvarını aşan nesiller, başka sesleri de duymalarına vesile olacak o eşiği geçti. Çünkü geleceksizleştirilen insanlar, birbirlerine tutunarak onlara atanan kaderden sıyrılmakta oldukça inatçılar. Bütün hüsranlarımızı, endişelerimizi ve ümitsizlikleri arka plana atıp, o inadı çoğaltma görevi, şimdi toplumun geri kalanına düşüyor.
Bize düşenler ve hafıza aktarımı
Bu coşku ve hesap sorma inadı, sadece bugünü değil, yarını da şekillendirecek bir potansiyel taşıyor. İşte bu noktada, deneyimi olan bizlerin bir başka sorumluluğu devreye giriyor: hafızayı taşımak.
Daha üst jenerasyonlar olarak, eylemlerde bazı katı gerçeklikler yüzümüze vuruyor. Zira yaşlanıyoruz. Bazı şeyler beklediğimiz gibi gitmedi -bunu sosyopolitik konjonktür kadar bedenlerimiz için de söylüyorum. Bir noktada kendi dönemimden arkadaşlarla oturmuş, kimin neresinin ağrıdığından bahsediyorduk. Ayakta uzun süre duramayanımız çok, kronik sakatlıkları ve hastalıkları olanlar var. Şahsen, Gezi’den beri astımım var. Eminim kondisyonu iyi olan akranlarım vardır ama fiziksel olarak direnmek gittikçe işler zorlaşıyor.
Bu eylemlerden önce, 8 Mart’ta Cihangir yokuşlarını arşınlarken kendimi fiziksel olarak çok yetersiz hissediyordum. Ne Türkiye ne de Dünya bize iyi davrandı; bazı şeylerin bedelini sağlığımızla ödedik. Bu kaçınılmaz bir gerçek: bedenlerimiz yaşlanıyor, ama zihinlerimiz taze. Ve bu zihinleri diri tutup, sonraki direniş jenerasyonlarına aktarmak hepimizin görevi.
Akıl öğreterek, ne yapılacağını gösterip bunlara uymayanlara kızarak değil; hikayedeki boşlukları doldurarak, dayanışarak, destekleyerek katkılarımızı ortaya koymak durumundayız.
Özellikle kadınlar ve lubunyalar, son otuz yılın en kesintisiz ve yatay örgütlenmelerinin kurucu özneleri olduğumuz için, direniş alanlarının katılımımıza ve aktarımlarımıza ihtiyacı var. Aynı durum, geçmişte öğrenci hareketi ve sol örgütlenmelerde yer almış kişiler için de geçerli. Bizi yoran, yaşlandıran, paslandıran, yas üzerine yas ekleyen bu trenin vagonlarını çekebilecek yeni bir lokomotif var artık. Ve onun çalışıp ilerleyebilmesi için el birliğiyle doğru yakıtları -bu direnişin kurucu özneleri olan- öğrencilere, gençlere ve emekçilere taşımamız gerekiyor. Ama bunu kibirli bir bilmişlikle değil, mütevazı bir dayanışma duygusuyla örgütlememiz gerek.
Yalnız hissetmemeleri için kalabalıklarda yer almamız gerekiyor. Korkmadan yaşam alanlarımızda düşüncelerimizi aktarmamız şart. Eski gerçekliklerimizi ve kazanımlarımızı unutmamız için her şeyi denediler. Nitekim hatırlamakta zorlandığımız pek çok şey var. Ama hatırlamak, hatırlatmak, alanlardan çekilmemek ve karşılaşmaların dönüştürücü gücüne güvenmek zorundayız.
O yüzden, nostaljinin tuzaklarına düşmeden, romantizme veya karamsarlığa kapılmadan diyalog imkânları yaratmak gerekli. Bu süreçte, öğrenci arkadaşlarımın tertemiz bir sayfa açtığına ve sistemli işleyişler kurduğuna defalarca şahit oldum. Eleştirilerden evvel güvenimizi hak edecek çok şey yaptılar -ve yapmaya devam ediyorlar.
Artık korkmamalıyız. Korku bize çok şey kaybettirdi. 2015 ve 2016’daki bombalı saldırılarla beraber içine sürüklendiğimiz toplu travma ve gittikçe büyüyen umutsuzluk, pandemi dönemiyle beraber keskin bir kopuşa yol açtı. Deneyim aktarımlarında bir süreklilik sağlanamadı. Ama akıl vermek için değil, bilgi ve pratik aktarımları için geri dönmemiz ve alanları terk etmememiz gerekiyor. Zira nereye ektiğimizi bile hatırlamadığımız tohumlar filizlendi, şimdi onları sulama vakti.