Türkiye, yine bir çocuk ölümüyle sarsıldı. Bu defa fail başka bir çocuktu. Malumunuz genelde yetişkinlere düşer bu iş ülkemizde. Yetişkinler de, çocuklar da yetişkinler eliyle öldürülür.
Toplumun belleğine işleyen bu derin acı; bu acının üzerine inşa edilen öfke dalgası, bugün adaleti, vicdanı ve çocuk hakları özelinde hukuku tehdit ediyor. Yazının ilerleyen bölümlerinde bunu açıklamaya çalışacağım.
Ak koyun, kara koyun meselesi
Öldürülen, temiz, ideal, başarılı, gözde bir çocuk; içinde bulunduğu sosyo-ekonomik sınıf ve ona sunulan imkânlarla kendini geliştirme fırsatını elde etmiş. Nazik, sevecen, güler yüzlü, duyarlı; çok güzel, yakışıklı ve iyi bir aileden.
Öldüren çocuk ise, başta sosyal medya olmak üzere kamuoyunda, kriminalize edilmenin tüm klişelerini bir zırh gibi üzerinde taşıyor. Saç traşı, kılık kıyafeti, etnik kimliği; ilk günden bu yana ön plana çıkarılıyor. Bütün bu veriler ışığında, sahip olduğu iddia olunan Kürt etnik kimliğinin altı çizilerek, birtakım ırkçı gruplar tarafından linç kampanyasının merkezine konuluyor. Nefret söylemleri, linç çağrıları bu kimlik üzerinden inşa ediliyor. Bir çocuğun hangi şartlarda ve nasıl suça sürüklendiğinden çok, hangi kimlikle doğduğu ve bunun söz konusu şiddet sarmalıyla nasıl doğal bir biçimde ilişkili olduğu iddia ediliyor.
Bugün adliye koridorları, bir çocuğun infaz edilmesi üzerine, sosyal medya paylaşımları ise nefret söylemleriyle bezeli intikam çığlıklarıyla çınlıyor. Öldüren çocuğun yargılanması istenmiyor, infaz edilmesi arzulanıyor. Cezaevinde çürümesi, insan içine çıkamaması talep ediliyor. Hatta toplum öyle bir galeyan hâlinde ki failin ailesinin cezalandırılması dahi ciddi ciddi talep edilerek, ceza hukukunun en temel taşlarından biri olan suçun şahsiliği ilkesi ayaklar altına alınıyor.
Bu noktada, eşi Hrant Dink yine bir “çocuk” tarafından katledilen Rakel Dink’in sesi kulaklarımızda çınlıyor: “Bir bebekten katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılmaz bu memlekette.” Bu söz yalnızca bir yakarış değil; yaşadığımız bu karanlığın tam ortasına adeta bir projektör tutuyor.
Ceza mı, intikam mı?
Elbette, bir ailenin evladını kaybetmesi tarifi mümkün olmayan bir acı. Evladını kaybeden ailenin haykırışını, bu ölüm karşısındaki çaresizliğini duymadan, gözyaşını görmeden bu yazı yazılamaz. Bu acı, insanı delirtebilir de. Ancak işte hukuk tam da burada devreye girer; adaleti duygularla değil, evrensel normlarla inşa eder. Tam da bu yüzden, acıdan beslenen toplumsal öfke, hukuk devleti ilkelerini yok etmemelidir.
Burada özne, suça sürüklenen bir çocuk. Yaş ve buna bağlı olarak zihinsel gelişim açısından, henüz tam anlamıyla kendi eylemlerinin sonuçlarını kavrayamayacak bir çocuk. Hukuksal bağlamda durum tam olarak budur. Bu nedenle, Türkiye Cumhuriyeti’nin de taraf olduğu Çocuk Haklarına Dair Sözleşme, çocukların yargılanmasında ceza adaletinden önce çocuk adaletini esas alır. Ceza, bir ıslah aracıdır; intikam değil.
“Söyle Margos Nerelisen?”*
Bu vakada, suça sürüklenen çocuğun yalnızca eylemi değil, kimliği de yargılanıyor. Başta sosyal medya paylaşımları olmak üzere, ırkçılıkla köpürtülen her iddiada öldüren çocuğun Kürt oluşu öne çıkarılıyor. Neden suça sürüklendiği, nasıl bir çevrede büyüdüğü, neye maruz kaldığı değil; “hangi soydan geldiği” gündemleştiriliyor. Failliğin, kimliği ile verili geldiği konuşuluyor. Elbette, çocuklardan katil yaratan bu düzenin sorgulanmaması da en çok devlet aygıtına yarıyor. Çiğ bir milliyetçilikle hızlıca kabartılmış bir krema; bayat, sert, kokuşmuş bir keki pastaya çeviriyor. Biz de afiyetle yiyoruz.
Bu, Türkiye’de sıkça başvurulan bir refleks: Kürt çocukları, Çingene çocukları, göçmen çocukları suça ırksal olarak daha yatkın gibi ele alıp, tüm sorumluluklardan sıyrılmak. Sosyolojik ve siyasal nedenleri dışlayarak, yoksulluğun, eğitimsizliğin, dışlanmışlığın yerine “kanında var” demek. Bir taşla iki kuş… Yalnızca bir çocuğu da değil, bir kimliği kriminalize etmek, birçoğu için en kazançlı yol.
Suçun failini değil, “failin soyunu” yargılayan bu yaklaşım; Türkiye’nin derin ya da yüzeysel, tüm ırkçı damarlarını ifşa ediyor. Halbuki ideal bir düzende, çocuğun hangi etnik kimlikten geldiği değil; nasıl bir sosyal çevrede yaşadığı, nasıl bir eğitim, nasıl bir bakım, nasıl bir devlet desteği aldığını sorgulamalıydı. Ama bunun yerine, çocuk üzerinden bir kere daha bütün bir kimlik yaftalandı. Hem de aynı yıl, yakın aylar içerisinde 18 yaş altı birçok farklı kimlikten diğer çocuk da benzer suçlara karışmışken…
“KISAS”
Bugün, bu çocuk için idam isteyen kalabalıklar, aslında daha büyük bir tehditin habercisi. Ceza politikasının “ibret” ve “intikam” motivasyonlarıyla şekillendirilmesi, halen görece ‘seküler’ kalmış hukuk devletini değil, bir tür kısasa dayalı hukuk düzenini teşvik eder. Bu zihniyetin genişlemesi ve yandaş bulmaya devam etmesi ise yalnızca suç işleyen çocukları değil; eylem yapan öğrencileri, fikir beyan eden gençleri, politikayla ilgilenen muhalifleri de hedef alır.

Son Saraçhane protestolarında yaşananlar bunun çarpıcı bir örneği: Gözaltına alınan 18 yaş altı çocuklar, çocuk savcılarına bile çıkarılmadan, çocuk şubelerinden evvel terör şubelerinde tutularak, işkenceyle kötü muameleye maruz bırakıldılar. Özellikle Gezi sonrasında, ülkenin Batısında yaşayan gençleri de hukukun bir kalkan değil, tam anlamıyla bir sopa haline gelmesi ile bir kez daha tanıştı. Bugün öldüren çocuğa dönük linç söylemini ve taleplerini içselleştirilmesini kabul eder ve yoğun bir şekilde karşı çıkmazsak, yarın muhalif bir paylaşım yapan ya da lisesindeki protestolara katılan bir çocuğu da istedikleri gibi cezalandırmalarının önünü açacağımız gözden kaçırıldı ya da bilinçli olarak akıllara getirilmedi.
Türkiye’de ceza politikaları, uzun süredir muhalifleri sindirme ve kamusal muhalefeti bastırma aracı olarak kullanılıyor. Bu yüzden, bugün çocuklara dönük cezaların ağırlaştırılması; kamuoyuna “adalet” gibi sunulsa da, iktidarın yarın her muhalife “çocuk katili” muamelesi yapabilmesi için de meşruiyet zemini yaratır.

Fikirtepe: Dönüşmeyen çocukluk, derinleşen eşitsizlik
Ayrıca, olayın gerçekleştiği yer tesadüfi değil. Burası, yıllardır Türkiye’nin “kentsel dönüşüm” adı altında sınıfsal ayrımcılığı perdelediği bölgelerin başında gelen Fikirtepe. Burada dönüşen şey yalnızca binalar oldu; sosyolojiye, komşuluk ilişkilerine, kültüre, çocukluğa dair hiçbir şey planlanmadı. Eski gecekondu mahallelerinin üzerine yükselen rezidans kuleleri, lüks kafe zincirleri ve göğe açılan otopark rampaları, o mahallenin çocuklarını görünmez kılarak daha da öfkelendirdi.
Fikirtepe’de bir çocuk diğerini öldürdüğünde, aslında burada iki çocuğun dünyalarının da birbirine çarptığını görüyoruz. Ve ne yazık ki, bu iki dünyayı bağlayan tek şey artık şiddet oluyor.
Fikirtepe’de dönüşüm, çocukların dünyalarını değil; yalnızca rantı büyütüyor. Sosyolojik hiçbir hazırlık yapılmadan inşa edilen bu “yeni şehir”, kalan tek tük gecekondu arasında, aslında eski eşitsizlikleri sadece daha da derinleştiriyor. Belki de bu eşitsizlik, sonunda bir çocuğun ölümüyle patlıyor.

Vicdan yahut linç mi?
Elbette adalet yerini bulmalı. Elbette ölen çocuk için yas tutulmalı, ailesiyle dayanışılmalı. Ama bu sürecin adaletin ilkeleri içinde işlemesi gerekir. “Ceza” kelimesine susamış bir toplum, kısa vadede teselli bulsa da, uzun vadede kendi hukukunu ve insanlığını kaybeder.
Failin kimliğini ve ailesini linç etmek, hukuku ırkçılığın ve otoritenin hizmetine sokar. Bu linç atmosferi içinde yükselen seslere rağmen unutmamamız gereken şey şudur: Etnik kimliği, sınıfı ya da adı ne olursa olsun, bir çocuk suça sürüklenmişse, bu yalnızca çocuğun değil, toplumun da sorumluluğudur.
Bu ülke, hem evladını kaybetmiş annenin acısını hem de fail çocuğun neden suça sürüklendiğini aynı anda görebilecek bir vicdan üretmeli artık. Çünkü vicdan, yalnızca ağlayanları değil, susturulanları da duymayı gerektirir.
Son olarak, ıslah, köken olarak sulh kelimesinden gelir. Aynı kökten gelen bir başka kelime ise salâh; ‘uzlaşma, kurtuluş’ mânâsı taşıyor.
Bu çocuklar için bir “ıslah” istemiyorsak, geleceğimiz için bir “kurtuluş” istemiyoruz demektir.
Dipnot: İroniktir ki, bu yazının taslak halini X isimli siteden yayımladıktan sonra, milyonlarca kişiye varan etkileşimlerle ben de bir linç girişimine kurban edildim. 2 yaşındaki bebeğimin ne şekilde öldürülmesi gerektiğinin detaylı bir anlatısına maruz kalmaktan tutun, tüm kişisel verilerim ve bilgilerim sayısız kişiyle paylaşılarak hedef tahtasına oturtuldum.
Yine de bir gün bile pişman olmadım. Eğer yazdıklarım bir kişiye dahi dokunabildiyse, ve hatta keşke bu çocukların ailelerine dokunabilseydi; bütün bu süreçte keşke el ele dayanışma imkânımız olsaydı diye düşündüm hep.
* Kardelen Başak, hukukçu ve siyaset bilimci

Türkiye’de bir yılda 208 bin çocuk suça sürüklendi: İşte nedenleri
* Mıgırdiç Margosyan, Söyle Margos Nerelisen?
Editör: Bawer