Ulus-devletler, ortaya çıktıkları ilk andan itibaren, tahayyül ettikleri ulusu inşa sürecinin kaçınılmaz dışlama pratiklerini devreye sokarlar. Bu bağlamda, ulusun bir parçası kabul edilen ancak “birinci sınıf” sayılmayan herkes, bu dışlama pratiklerinden payını alır. Elbette Türkiye de bir ulus-devlet olarak, bu dışlama pratiklerini oldukça geniş bir çerçevede; yani “Türk, Sünni, erkek, burjuva, na-trans ve hetero” olmayan herkese karşı işletmektedir. Bu gruplar arasında yer alan Kürtler ve LGBTİ+’lar ise, Cumhuriyet’ten bu yana yalnızca dışlama pratiklerine değil, aynı zamanda bu pratiklerin dahi gündeme alınmadığı ölçüde inkâr ve tecrit politikalarına maruz kalmaktadır.
Tüm bu politikalara karşı iki hareket de oyunbozanlıkları ve direngenlikleriyle bu günlere kadar geldi. Yüzyıllık bu uzun süreçte, iki hareketin de yan yana yürüdüğü geçmişle yüzleşme ve barış mücadelesi, aralarındaki ilişkiyi basit bir çıkar ortaklığından ya da müttefiklikten yoldaşlık bağına dönüştürdü. Bu ilişkiyi doğru analiz etmek için, Kürt Özgürlük Hareketi ile LGBTİ+ hareketinin temas alanlarına, geçmişteki dayanışmalarına ve kolektif dönüşümlerine bakmak gerekir.
LGBTİ+ hareketi, Kürt hareketi ve barış mücadelesinin arşivleri incelendiğinde, Türkiye’deki ve Kürdistan’daki son 30 yıllık süreç birçok açıdan bizlere bilgi sunuyor. Temas alanlarına baktığımızda; Kürt LGBTİ+ aktivisti Mehmet Tarhan’ın vicdani reddinden pembe tezkereye, Kaos GL dergisinin ilk sayısındaki antimilitarist çıkışından Barış için Kadın Platformlarına Kaos GL ve Lambdaİstanbul’un katılımına; Irak’ta Savaşa Hayır kampanyalarından Yeşim Başaran’ın Türkiye’nin militarist uygulamalarını eleştirdiği yazısına, “Kadınlar Barış İstiyor: Hemen Şimdi” mitinginden “Lezbiyen ve Geylerin Sorunları ve Toplumsal Barış için Çözüm Arayışları” sempozyumuna; Bombalara Karşı Sofralar’dan Keskesor LGBT Oluşumu’nun Dersim’deki barış çağrısına, Lambdaİstanbul’un “Ataerkilliğe, Militarizme ve Savaşa Karşı Barış” panelinden 14. İstanbul Onur Haftası kapsamında düzenlenen “İşgal Altında LGBTİ+ Olmak” paneline kadar birçok ortaklaşma karşımıza çıkıyor.
Donör baskısıyla 2020 Şugariyet Ödülleri’nde savaş politikalarını eleştirmeye sansür uygulayan ve ne mutlu ki daha sonra özeleştiri veren SPoD örneğinde olduğu gibi, LGBTİ+ hareketi içerisindeki birçok özne ve kuruluş militarizmi farklı yönlerden eleştirmiştir.
LGBTİ+ hareketinin hafızasında bulunanların yanı sıra bir de Kürt Özgürlük Hareketinin hafızasında bulunanlar var elbette ancak bunları uzun uzadıya saymayacağım. Merak edenler, sevgili Yıldız Tar’ın 1+1 Express’te yayımlanan “LGBTİ+’ların Hak Mücadelesi ve Sebahat Tuncel: Uzun ve zorlu yolun yoldaşı olmak” yazısına göz atabilirler.
Tüm bu ortaklaşmalar, aslında birbirini besleyen cisheteropatriyarka-milliyetçilik-militarizm ilişkilenmesine karşı, LGBTİ+ hareketinin anti-militarizmi etik bir ilke olarak görmesi ile Kürt Özgürlük Hareketi’nin barışı, toplumun tüm ezilenleri ve yok sayılanları için bütüncül bir şekilde var etme gayesi üzerinden şekillenir. Cis-heteropatriyarka, milliyetçilik ve militarizmin kesiştiği ortak nokta sömürü ve eril tahakküm olarak karşımıza çıkar.
Militarizmin ürettiği ve beslediği erkeklikler, birçok açıdan ataerkinin arzuladığı toplumsal cinsiyetin bir yansımasıdır. Bu yansıma, toplumsal cinsiyete dayalı ilişkilerin belirli bir biçiminin, savaşlara yol açan ve sürmesini sağlayan sistemin karakteristik bir parçası olduğunu ortaya koyar. Zira milliyetçilik, kendi üzerinden tanımladığı ulus kimliğiyle, bu kimliğe uymayan tüm halkları sindirme, dışlama, asimilasyon ve inkâra maruz bırakır. Bu politikaları sürdürebilmek adına da sürekli genişleme eğilimde olan denetim ve güvenlik mekanizmaları kurar: yasa koyar, ceza verir, gözetler, ıslah eder ve güvenlik düzenekleriyle sistemi işler kılar.
Bu mekanizmanın hem öznesi hem de nesnesi olan politik bireyler çokluğu ile, denetim aracı olarak tanımlanan nüfus devreye girer. Bu nüfusun bir yandan gücün, otoritenin ve fiziksel şiddetin kutsandığı bir sistem olan militarizm tarafından erkeği “koruyucu”, “kahraman” olarak kodlayan; savaşması, yağmalaması ve vatanı (elbette kadını da) “tehditlere” karşı koruması gerektiği söylemleriyle yoğrulması, diğer yandan milliyetçiliğin, erkeği “vatan için ölmesi”, kadını ise “asker doğurması” ve “sadık eş olması” gereken olarak inşa etmesi, ataerkinin tam da arzuladığı toplumsal dizaynın kendisidir.
Ulus kimliğin yürüttüğü bu biyopolitikada, ‘uyumsuzlar’ ve ‘ötekiler’ olarak konumlanan LGBTİ+’lar ise, sisteme içkin tehditler olarak görülür. Kendilerine biçilen rolleri yerine getirmeyen, sistemi içeriden “çürüten” özneler olarak inkar politikalarının hedefi haline gelirler. Ancak mesele bununla da sınırlı değildir. Bir de ‘ötekinin içindeki ötekiler’ olan kadınlara ve LGBTİ+’lara yönelen şiddet vardır. Bu grupların bedenleri ve yaşamları, fethedilmesi gereken metalar olarak kodlanır; militarizm ve milliyetçilik tarafından sürekli yeniden üretilir.
Tam da Kürt Kadın Hareketi’nin “özel savaş politikaları” kavramıyla açıklamaya çalıştığı gibi, bu çok boyutlu ve çok katmanlı savaş politikaları, Kürt LGBTİ+’ları da hedef alır. Kürdistan’da aktif olarak devam eden savaş, birçok Kürt lubunyanın hem Kürt hem LGBTİ+ kimliği nedeniyle yoksulluk, yoksunluk ve ayrımcılıkla boğuşmasına neden olur. Mesele savaş ve ‘güvenlik’ ile ilişkili olduğunda ise, devlet dışı aktörlerin bile dayanışma kurmaktan imtina etmesi, bu durumu daha da derinleştirir.
Türkiye’de de son dönemde, aile ve vatan mefhumları üzerinden ülke içinde yürütülen savaş(lar)ın, sınır ötesindeki savaş(lar), işgal altında olan Kürdistan topraklarındaki çatışma ve savaş(lar)la birlikte, ülke içindeki özel savaş politikalarını ve yapısal şiddeti vahşice meşrulaştırdığı bir ortam oluşmuş durumda. Barış görüşmeleri hâlâ devam etse de bu ortam gerçekliğiyle sürüyor.
Bu durumun en endişe verici yanı ise Kürt Özgürlük Hareketi ve LGBTİ+ hareketi başta olmak üzere toplumsal muhalefetin dayanışmadan uzaklaşması ve mücadelelerini yalnızca kendi alanlarında ve tek boyutlu bir biçimde yürütmeye başlamalarıdır.
Bu iddianın iki temel gerekçesi var. İlki, LGBTİ+ hareketi içerisinde yükselen homonasyonalist tutuma karşı birkaç istisna dışında tepki göstermezken; Kürt Özgürlük Hareketi’nin de de kendi içinde yükselen nasyonalist eğilimlere karşı, LGBTİ+’ların mücadelesini sahiplendiği alanlardan geri adım atmasıdır.
İkincisi ise, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin 22 Ekim’de Sayın Abdullah Öcalan’a ilişkin yaptığı çağrı ile başlayan sürece karşı, LGBTİ+ hareketinin geçmişteki “katılımcı süreç” vurgusunu bu kez yapmaktan imtina etmesidir.
Bahçeli’nin açıklamasının ilk aşamalarında bu sessizlik, “fail konumunda” olan bir aktörden gelen “belirsiz” ve “garip” bir çağrı olması gibi gerekçelerle açıklanabilir. Ancak üzerinden aylar geçmiş olmasına rağmen hâlâ bu konuda hiçbir söylem üretilmemesi, endişe verici bir durumdur. Bu endişeyi katmerleyen iki önemli husus bulunuyor.
Birincisi, 25 Şubat 2025 tarihinde Kürt halk önderi Abdullah Öcalan tarafından yapılan “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’na (Banga Aştî û Civaka Demokratîk) rağmen bu kayıtsızlık halinin devam etmesidir. Öcalan’ın çağrısında dile getirdiği “demokratik toplum ihtiyacının kaçınılmaz olduğu”, “kimliklere saygının esas alınması”, “bireylerin kendilerini özgürce ifade edebilmesi ve demokratik anlamda örgütlenmesi” ve “her kesimin kendi sosyo-ekonomik ve siyasal yapılanmasını inşa etmesi ancak demokratik toplum ve siyasal alanın varlığıyla mümkündür” gibi tespitler, yalnızca Kürt Özgürlük Hareketi’ne yönelik değildir. Bu çağrı, inkâr ve dışlanma pratiklerine maruz kalan tüm sınıf ve kimlik mücadelelerinin kendi bağlamlarında üzerine düşünebileceği ve pozisyon alabileceği geçerliliğe sahiptir.
İkincisi ise iktidar cephesinin adını dahi koymak istemediği bir süreçle paralel yürüttüğü saldırılar döneminden geçiyor olmamızdır. Bir yanda, İmralı’da Sayın Öcalan’la yapılan görüşmeler devam ederken, Türkiye Kürdistanı’nda Kürt halkının seçilmiş belediye eşbaşkanlarına verilen cezalar ve ardından atanan kayyımlarla halkın iradesinin gasp edilmesi, Rojava’da sivil yerleşim yerlerinin bombalanmasıyla katledilen gazeteciler ve siviller üzerinden Kürt halkına dayatılan bir ‘çözüm’ süreci işletilmektedir.
Diğer yanda ise LGBTİ+’ların varlığını kriminalize eden ve hedef haline getiren kanun değişikliği teklifileri, Rojava’da katledilen gazetecilerle ilgili açıklama yapan İstanbul Barosu Yönetim Kurulu üyelerine dava açılması ve görevden alınmalarına karar verilmesi, Türkiye’de Kürt halkı ve diğer Türkiye halklarının bir arada yaşama iradesiyle oluşturduğu “kent uzlaşısı”nın hedef alınması, “Sosyalist partiler, sendikalar, kadın, LGBTİ+ ve çevre hareketleri, emek ve hak temelli demokratik kitle örgütleri, başta Aleviler olmak üzere Anadolu’da yaşayan çeşitli ezilen inanç topluluklarının temsilcileri olarak bir araya geldik.” diyen HDK’ye yönelik operasyonlar, özellikle İstanbul’da DEM Parti ve CHP’nin “kent uzlaşısı” doğrultusunda belirlediği seçilmiş belediye başkanları, belediye meclis ve siyasi parti üyelerinin “terör” yaftasıyla gözaltına alınıp tutuklanmaları, tüm bu sürecin ‘taraf olursanız bedel öderseniz’ mesajı veren bir iktidar politikasıyla yürütüldüğünü göstermektedir.
Bu saldırılara karşı direniş ortaya konulan alanlarda, toplumsal birlikteliğe yönelik provokatif girişimlerin iktidar tarafından medya eliyle ana akımlaştırılması ve yoğun bir propaganda aracına dönüştürülmesi, toplumsal uzlaşı, dayanışma ve barışın sahiplenmesini engellemeye yönelik açık bir stratejiye işaret etmektedir.
Tüm bu saldırılara karşı Türkiye’deki ve Kürdistan’daki ezilenler olarak bakmamız gereken yegâne yer, hafızamızdır. Hafızamızda, geçiş dönemi adaletini kısa süreli de olsa deneyimlediğimiz 2013-2015 sürecinde dayanışmamızın nasıl büyüdüğü var. O barış sürecinde, onurla ve gururla yad ettiğimiz Gezi Direnişi’yle faşizan iktidara geçit vermediğimiz hâlâ hatırımızda. Sadece bu döneme dair hafızamız bile, onurlu bir barışın herkes için hak olduğunu ve ümitsizliğe düşmeden inşa etmeye hiç de uzak olmadığımızı gösteren güçlü bir kanıttır.
Bu kanıtın yanında aklımızdan çıkarmamamız gereken şey, barış sürecinde her aktör ve grubun farklı rol ve pozisyonlara sahip olduğudur. DEM Parti’nin ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin, bulundukları pozisyon gereği tüm süreci yürütmesi elbetteki mümkün değil. Tam da bu noktada, barış sürecinin diğer özneleri ve aktörleri -Kürt Özgürlük Hareketi’nin yoldaşı olan bizler- gerekli pozisyonu alarak onurlu bir barışı inşa etmek ve dayanışmayı büyütmekle yükümlüdür.
Lakin öncelikle yol arkadaşımız Sebahat Tuncel’in şu sözlerinde dile getirdiği gibi, aramızdaki ayrımcılıkları ve birbirimizi ötekileştiren yaklaşımları ortadan kaldırmamız gerekir:
“Mesela diyelim ki Kürt meselesine, Kürt sorununa daha duyarlı iken aynı Kürtler kendi içerisindeki eşcinsellere aynı duyarlılıkla yaklaşmayabiliyor. Ya da Ermeni meselesinde Ermeni sorunu ile ilgilenirken, kendi içerisindeki Ermeni LGBT’leri dışlayabiliyor. Ya da mesela Kürt meselesine geldiğinde bu terör meselesi deyip kestirip atabiliyor. Yani bu kendi içimizde ayrımcılık yaşayanlar açısından da birbirini ötekileştiren yaklaşımı da ortadan kaldırmak gerekiyor. Birbirimize ördüğümüz duvarları kaldırıp yaşadığımız bütün bu ayrımcılıklara karşı ortak bir mücadele zemini yaratırsak ben önümüzdeki dönemin çok daha güçlü olacağını düşünüyorum.”
Bu zeminde buluştuktan sonra, ağır insan hakları ihlalleriyle dolu olan bu ülkenin geçmişle yüzleşmeyi onurlu bir barışı inşa edecek yol haritasını oluşturacak hem teorik hem de pratik yetkinliğe sahibiz. Bizler yalnızca devletin açtığı bu savaşın mağdurları değil, barışın da öznesiyiz.
Türkiye LGBTİ+ Hareketi’nin, uzun yıllardır yoldaşlık ettiği Kürt Özgürlük Hareketi’nin sürdürdüğü barış çabasına karşı sessizliğini kırması gerekiyor. Çünkü bu uzun yoldaşlık, kardeş olan milliyetçilik, militarizm ve cis-heteropatriyarkal faşizme karşı verilen mücadele deneyimleriyle ve en zor dönemlerde bile birbirine destek olmuş hareketlerin kolektif birikimiyle şekillendi. Bu birikimin ve deneyimlerin sürece katabileceği çok şey var.
Ve tüm bu birikimlerin bize hatırlattığı bir diğer önemli şey ise, hayatlarımızın birbirine bağlı iplikler olduğudur. Tıpkı James Baldwin’in Angela Davis’e yazdığı mektupta dediği gibi:
“…Bildiğimiz kadarıyla, senin hayatın için kendi hayatımız gibi mücadele etmemiz, gaz odasına giden yolu kendi bedenlerimizle tıkamamız gerekir. Çünkü sabah seni almaya gelmeleri, akşama sıranın bize geleceğini gösterir.
O halde: barış.
Kardeşin James”
Bu yazıyı, eleştirilerin ötesinde, Türkiye LGBTİ+ Hareketi’ne bir çağrı olarak kaleme aldım. Ekim’de başlayan süreç, her ne kadar belirsizliklerle dolu olsa da, AKP-MHP iktidarının çizdiği sınırlar içinde gelişse de; ya da yöntemini, aktörlerini, takvimini Cumhur İttifakı kurmayları belirliyor olsa da taraf olmaktan imtina ederek, sürecin netleşmesini bekleyerek tarihî bir fırsatı kaçırmamamız gerekiyor.
Cumhur İttifakı’nın havucu hemen hiç göstermeyip sopayı elden bırakmadığı bu süreçte, gelişmeleri yalnızca izleyerek iktidarın süreci kendi lehine şekillendirmesine izin veremeyiz. Bu nedenle, gecikmeden söz üretmeye başlamamız; barışa ve toplumsal dönüşüme dair kendi öznel konumumuzdan katkı sunmamız şarttır.
Çağrıma, yol arkadaşımız Sebahat Tuncel’in sözleriyle son vermek istiyorum:
“Biz en azından beş bin yıllık erkek egemen sisteme karşı mücadele ediyoruz. Bu sistem, tahakkümü, hiyerarşiyi, şiddeti her gün yeniden yeniden üreten, ayrımcılığı her gün yeniden üreten, her gün ötekiler yaratan, aslında yaratılan bu ötekileri de birbirine ötekileştiren bir noktada bu sistemi devam ettiriyor. Biz bu çarkı bozacak mıyız, bozmayacak mıyız?”
Editör: Bawer