Bu yazı, kimi sol veya entelektüel çevrelerde gözlemlenen, özellikle Türkçe rap, arabesk gibi kültür çıktıları karşısında kendini belli eden bir estetik yargı ve hatta küçümsemeye dair bir rahatsızlığın zeminini kurma çabası gibi düşünülebilir.
Yayın platformları, sosyal medya ve kişiselleştirilmiş algoritmalar çağında şuna benzer bir serzenişi daha sık duyar olduk: “Sanat derinliğini kaybetti, kültür yozlaştı, insanlar eserlerle incelikli ve ilham verici biçimde ilişki kurmayı unuttu.” Bu yakınmalar, genellikle puanlama sistemlerinin yaygın kullanımı, cinsiyetçi ve şiddet ve zenginlik öven sözlerle yükselen Türkçe rap’in popülerliği, müzisyenlerin görünürlük adına platform listelerine girmek için yarışması, filmlerde konu ve derin diyaloglar yerine “stilize çekimlerin” öne çıkması ve alkışlanması etrafında şekilleniyor.
“Kültürel yozlaşma” veya “gerileme” olarak adlandırılan bu olgunun, aslında çağdaş kapitalizmin altındaki sınıf çelişkilerinin çok daha belirgin hale gelmesi olduğunu düşünüyorum. Dijital imkanlar sayesinde müzik, sinema gibi alanlara erişim kolaylaştıkça kültür tüketenlerin sayısı artıyor, yani bu alanlarda eskisi gibi tek bir zümrenin görünürlüğü artık söz konusu değil; ancak kültürel anlamın üretildiği, ve en önemlisi, değerlendirildiği koşullar hâlâ son derece eşitsiz. Yüzeysel, yoz ve ucuz bulunan kültür çıktılarının popülerleşmesi veya bu çıktıların fazlasıyla görünür hale gelmesinin sebebi de toplumsal tembellik veya kültürel yozluk değil, bu çıktıları değil daha sofistike olanları tercih edebilmek ve onları yorumlayabilmek için gereken maddi kaynakların ve kültürel sermayenin eşitsiz dağılımı. Yani sınıflı toplum.
Bir şeylerin vasatlaştığı gözlemi, hâlâ saygın festivallerde, bağımsız galerilerde ve panellerde boy gösteren, deneyimli ve “bilen” bir sınıfın varlığını varsayar. Ancak teknoloji sayesinde kültür ürünlerine çok daha kolay ulaşan dünya nüfusunun en kalabalık kesimi, yani “mülksüzler,” algoritmanın sunduğu en popüler içeriklerle besleniyor. Yine de zenginlerin seçkin estetik zevkleri eleştiriden muaf tutulurken, hedef hep bu kitlesel tüketim alışkanlıkları oluyor.
Bu durum iki yanılsamayı besliyor. Birincisi, “kültür vasatlaştı” demenin herkesi aynı estetik ölçütle yargılaması; oysa asıl yargılanan, o vasat ürünlerin tüketicisi olanlar. İkincisi, “vasatlaştı” diyerek kültürü bütünüyle suçlama tıpkı farklı sosyo‑ekonomik koşullar göz ardı edilerek tek bir beğeni standardı dayatılması gibi, farklı sınıfların zevkleri aynı rafta toplanıp tek bir estetik yargıya tabi tutuluyor. Bu zevkler ve ilişkilenme yolları, onları ortaya çıkaran maddi eşitsizlikler göz ardı edilerek değerlendiriliyor zira kültür, bu eşitsizlikleri saklayan en etkili perdelerden biridir. Böylece çelişkiler, kültürel alanda görünür hale getirilse de, görünmesine izin verilen yalnızca sonucun estetik biçimidir; ardındaki yapısal nedenler sessiz kalır.
Oysa popüler kültür eleştirisinin de gerçek muhatabı, sınıfsal imkân farkı olmalıdır. Dijital erişim herkese mümkün görünür, çünkü herkesin bir akıllı telefonu vardır; ama içerikleri derinlemesine analiz etmek, tartışmak ve bağlama yerleştirmek için gereken zaman, eğitim ve kültürel sermaye, bugün de seçkin bir azınlığın tekelinde. Algoritmalar, reklam gelirleri ve piyasa dinamikleri doğrultusunda kitlesel tatmin odaklı içerikleri öne çıkarırken; niş ve derin olanlar geri planda, yeterli kültürel sermayesi olanlar tarafından keşfedilmeyi beklemeye devam ediyor. Sonuç, işçi sınıfının kitle halinde tükettiği ürünlerin veya bu ürünleri tüketme yönteminin vasat ilan edilmesi, bu sınıfın kültürel tercihleri üzerinden yürüyen bir yargılama.
Kapitalizm, piyasa koşullarına uygun biçimde, sanat ve kültür ürünlerini alıcısına göre farklı biçimlerde, sınıfların varsayılan eğitim düzeyine ve kültürel sermayesine göre şekillenen ürünler olarak üretir. Belirli bir eğitim seviyesine sahip bireylerin üzerine düşünebileceği, çok katmanlı anlamlar çıkarabileceği daha karmaşık eserler ile, daha düşük eğitim veya gelir seviyesine sahip bireylerin anlam dünyasına hitap eden eserlerin aynı anda, aynı erişilebilirlikte olması aslında sınıflı toplum yapısının bir yansımasıdır. Bugün bunu daha açık biçimde görüyoruz; dijitalleşmeyle birlikte kültüre erişimin kolaylaşması, daha önce ne tükettikleri çok da umursanmayan veya sessiz bırakılan geniş toplumsal kesimlerin kültürel tercihlerini hem etkileyip hem görünür kılıyor. Algoritmaların yönlendirdiği akışlar sayesinde, bu kalabalıklar artık yalnızca bir “izleyici” değil, beğenileri ve tüketim alışkanlıkları üzerinden kültürel gündemi belirleyen etkili aktörlere dönüşüyorlar. Bu dönüşüm, yıllardır farklı imkanlarla birikmiş olan, eğitim, mekansal ayrıcalık, aileden devralınan kültürel sermaye gibi öğelerle şekillenmiş bir beğeni kültürünün kırılgan tekeline doğrudan bir müdahale niteliği taşıyor. Bu dönüşüm, sadece içerik üretimini değil, eleştirel beğeni rejimlerini de sarsıyor: zira artık göz ardı edilemeyecek kadar kalabalıklar.
Üstelik çağdaş kapitalizm artık yalnızca seçkin bir kesimi değil, herkesi kendini özel hissetmeye teşvik ediyor. Bu da kültürün tarihsel olarak yalnızca belli sınıflara aitmiş gibi görünen ayrıştırıcı işlevini silikleştirip, herkes için bir tür estetik onay ve kimlik üretme aracı haline getiriyor. Bu yüzden, “kültür çöktü” gibi şikayetleri daha sık duymamız şaşırtıcı değil. Sorun, yoz bulunan kültürel formların çoğalması ve yayılması değil, bu formların üretildiği ve anlamlandırıldığı sınıfsal yapının son derece eşitsiz olması.
Kültürü artık daha geniş kitlelere satmanın yollarını bulanlar, elbette sanatın “yozlaşmaması” veya derin kalması gibi bir prensiple hareket etmeyecekti. Aksine, piyasaya uyarlanabilir formlar üreterek hem katılımı çoğaltacak hem de yeniden ayrıştıracaktı. Yani bir yandan her bireye “sen de kültüre erişebilirsin” duygusu sunulurken, diğer yandan ezelden beri kendini özel hissedenlerin o ayrıcalıklı konumunu yeniden üretmeye devam ediliyor. Böylece hem yaygınlık kazanmış, hem de sınıf ayrımlarını pekiştirmiş bir kültürel rejim oluşuyor: herkesin dahil olduğu ama bazılarının daha çok yargılandığı bir rejim.
Dolayısıyla kültür eleştirisi, yalnızca içeriklerin niteliğiyle sınırlı kalamaz, hangi koşullarda, kimler için üretildiklerini ve kimlerin erişim imkânına sahip olduklarını görünür kılmalıdır. Kültürel adalet yalnızca anlatı ve içerik düzeyinde değil, duyusal ve biçimsel düzeyde de gözetilmelidir. Örneğin arabesk ve rap müzikteki tekrarlayan yapılar, “basit” hislere hitap eden sözler ve yankılı vokaller, sıklıkla “aşırı”, “abartılı” veya “rahatsız edici” olarak kodlanır. Ancak bu ses estetiği, yaşanmış eşitsizliklerin ve maruz kalınan şiddetin biçimsel bir dışavurumu olarak okunmalı. Dolayısıyla kültürel yargılar, sadece içerik değil, sesin nasıl duyulduğu, kimin sesinin yankılandığı ve kiminkinin bastırıldığı gibi duyusal bir adaleti de içermelidir.
Estetik derinliği ancak sınıfı düşünerek savunabiliriz. Vasat olmayan tüm kültür ürünleriyle derin ve sofistike bağlar kurabildiğimiz bir estetik dünya tahayyül ediyorsak, öncelikle bu deneyimi mümkün kılan eğitim ve maddi koşulların herkes için erişilebilir olmasına odaklanmalıyız. Bu koşullar sağlandığında, kültürel ürünler birer seçkin tüketim nesnesi olmaktan çıkar, herkesin estetik birikimini zenginleştiren, ortak bir toplumsal miras haline gelir. Böylece “vasat” yargısı anlamsızlaşır çünkü her birey, sevdiği eserle kendi tarihini, dilini ve deneyimini zenginleştirecek araçlara sahip olur. Gerçek bir kültürel adalet için hedef sadece içeriklere erişimi yaygınlaştırmak değil, bu içeriklerle derinlemesine ilişki kurmayı mümkün kılacak sınıfsız toplumu inşa etmektir. Zira ancak o zaman kültürel ürünler, sınıfsal ayrışmanın değil, müşterek yaşantıların ve anlamların alanı haline gelebilir.