1. öyle uzak ki yerim, uzakları aşıyor
müzik: hümeyra – kördüğüm

çocukluğumun sonbaharında hâlâ susuyordum. çoktan taşındığım hatıralarımda gencecik bir arkadaşım vardı. kumburgaz’ın ipekten kumsalında, başım omzunda, çekirdek çitler ve büyüklerin voleybol maçlarını izlerdik. denizin yosunlu ve tuzlu kokusu burnumuzu gıdıklar, midye dolmalara sıkılmış limonun ekşisi ağzımızı kamaştırırdı.
damağına nereden çalındı da yer etti, bilmem. ama eylülün serin poyrazı, ocağı tüten evlerin kokusunu sahile taşıdığı ve çitlenen çekirdeklerle voleybol maçının kızıştığı bir anda kulağıma mayıs diyerek eğildi. . . . . . . . . . . . . . . . . ……… . . . . .. .
kulağımda bir insanın sırrını taşımanın verdiği sorumluluk duygusuyla sakince doğruldum. ölüme, hayatta yer açılan o tuhaf anlarda, hareketlerimiz otomatikleşirmiş; sonradan öğrenecektim. ahlaki normlar ve düşünceler, sıcak çayda eriyen şekerler gibi, hızlıca soyutlanırmış. ne yapacağımızı bilemeden, bir şeyler yaparken bulurmuşuz kendimizi.
çocuk gözlerimin yaşlandığını hatırlıyorum. vaveyla yaratmadan, çaresizce bir neden arayan sessizlikle gözlerimi gözlerine diktim; gözlerimle gözlerine sarıldım. neden aramayı pek çabuk bıraktım. çelimsiz kollarımla irice göbeğini kavradım ve ağırlığımı üstüne vererek, en rahat yataktan da rahat kumun üzerine devirdim ikimizi. özene bezene kestirdiği amerikan traşı saçlarının kuma bulanmasına aldırsaydı, deviremezdim onu. acı bir tebessümle kendini kuma bıraktı. voleybol nümayişiyle aramızda aşılmaz bir duvar örülmüştü. tekrardan doğruldum ve elimde kalmış üç beş çekirdeği, umudumla oranlı, göbeğine dizmeye başladım. sesimi kulağına armağan etmek istedim, yapamadım. ömürlük bir sessizlik girdi aramıza. birinin burnuna ilk o zaman öpücük kondurdum. benden dahi uzakta yaşadığını o zaman anladım. havlusunun üstünde duran vişneli lolipoplara uzandım, umut olsun diye uzattım. başını iki yana sallayarak reddetti. çocuk cüssesinden büyük bir kararlılığı ne ara geliştirdiğini hiç anlayamadım. sonraları, bu kadar emin olmasına öfkelendim. yağmurlu günlerin yalnızlığında, göz yaşlarımdan ona mumlar yaktım. bir daha hiç emin hissedemeyecektim kendimi. ama o an, gökyüzünde uçurtma uçurduğu gözlerini kucağıma aldım. oracıkta, en sevdiği sofrayı kurdum: ayşekadın, peynir, karpuz.
ve gözlerimi bir dileğe kapar gibi kapadım ve aldığı nefesle dalganan göbeğindeki o üç beş çekirdeği üfledim.
2. ya her şeyim ya hiçim, sorma dünyam ne biçim
müzik: hümeyra – tutkulardan intihar
içimden ilk ses, bir cümle halinde, 16 yaşımda çıktı. arzuyla sulanan ağzım dilime sözünü geçirdi ve “ben de istiyorum” dedim. bu yüzdendir, kurduğum her cümle üç yaşında daha; deneyimsiz, savunmasız ve de yumuşacık. tahriş edici gözlerden bebek pudrasıyla korumam bundan. içleri bu yüzden boş ve hikayesiz. bu yüzden, tek bana yer var bu dilin içinde. ve de güvendiği anda, bir sarmaşık gibi saçaklanan arzuma…
(‘ben de istiyorum’ dedim)
abimin asabi gözleri beni kolaçan etmiyordu — ki bu neredeyse imkansızdır. benim yerime konuşsun diye genelde gözlerini başıma diker, öyle giderdi gideceği yere. lise zamanlarımdı ve derslerim yerlerdeydi. ben de eskişehir trenine binmiş, evden kaçıyordum. leyla’yla trenin yemekli vagonunda bira içiyorduk. biranın ekşi tadı, trenin buz kesen havasına karışıyordu. leyla, solmuş bedeniyle dahi düşünceleriyle etrafa canlılık saçıyordu. onunla birlikte olduğum her an, tehlikeli fikirlerinin dehlizlerinde kaybolmuş gibi hissediyordum. sanki herkes tarafından düşünce suçlusu ilan edilmiş, o da yıpranmış kot ceketiyle sessiz bir arafa tünemişti; bana. kimsenin cüret edemediği yerlere dokunuyordu. gümüşi saçlarının arasında sakladığı ölüm dalgalarını, okşadım utançtan kabarmış parmaklarımla. yorgun düşmüş gencecik nefeslerimizin buğusunu trenin akıp giden pencerelerinde birleştirdik. ellerimizden su gibi kayıp giden şu hayatta, izimizi bırakma ümidiyle, siyahın en asi tonlarından gökkuşağı çizdik. o kendi ölümüne inatla hayatta yer açmaktayken, ben kaybettiğim bir anıya yakınlaşıyordum tekrardan.
leyla hareketlendiğinde, dünya’ya seslendim ilk defa. karnımda biriken ses kuş oldu, uçtu. ve “ben de istiyorum” dedim. dedikten sonra, leyla gözleriyle sesime sarıldı. ne bir kutlama tantanasıyla beni ürkütüp içeri kaçırdı ne üzerime sorularını yığdı ne de başına neler geleceğini biliyor musun nutukları çekti. hepsini yavaş yavaş konuşacak zamanımız olduğunu biliyordu. o anda önemli olan, mutlulukla sıkı sıkı sarılmamızdı.
tuvaleti temizleyip beni çağıracağını, dikkat çekmeden beklememi tembihledi. tren arifiye’den kalkalı on dakika olmuştu. camdan dışarıya, konuşmuş olabilmenin tüm endişesiyle, bakındım. adını sanını bilmediğim çorak toprakların arasından geçiyorduk. kış, trenin her yerindeydi. neyse ki belimi sıkıca kapamıştım. bir kere konuşmuş bir kişi, bir daha konuşmadığında susmuş olur diye iç geçirdim. farklı olur… çenem, yüzyıllık bir yorgunluğu taşıyordu sanki. kalbim, beşiktaş’taki bir evde sevdiğime ilk kez dokunmuşum gibi çarpıyordu. nefes alıyordum almasına ama o nefesi her verişimde dışarıya katran kıvamında acılar atıyordum. ve hayatımda kurduğum ilk cümleden emin değildim.
leyla beni leylak kokulu bir tuvalete buyur etti. kapıyı kilitler kilitlemez sakin olmamı tembihledi. kendisi klozete oturdu; hal ve hareketleriyle bana yeri gösterdi. pır pır kalbimle çömeldim. “ne yapacağım?” dedim, soğuğun titrettiği sesimle. “tavşancım, sen sadece pipetten bir yudum duman çekeceksin,” dedi şairane bir tonla. zaten o, düzyazıcı bir şairdir; lirik bir yeraltı edebiyatını yaşatırdı. onun düzenini bozmuşum gibi huzursuzlandım ve “ya sen?” diye sordum istemsizce.
“sen taklalar atarken, ben senin şamanın olacağım.”
çantasından düzenli aralıklarla değiştirdiği pet şişeyi aldı. düzeneği neredeyse hazırdı. pet şişenin ağzına geçirdiği alüminyum kapağı çıkarıp lavabodan azıcık su damlattı. kapağı itinayla geri taktıktan sonra şişeyi boğazından yukarıya doğru kıvırdı. şişenin ağzı yukarıya bakarken, eklediği su, önceden sigarayla açılmış deliğin karşısına kaydı, üçgen şeklini aldı ve duruldu. leyla, şişeyi elime uzattı. heyecanlıydım ama ellerim titremiyordu. bugünün geleceğini en baştan biliyormuşçasına hazır hissediyordum. everything felt right at that moment. sevdiğim kız, sevdiği kıza şehirlerarası bir trende afyon hazırlamıştı. kimsesizliğimiz bizi bu tuvalette bir araya getirmişti. dilimi sadece ona, onun yaralı ellerini öptüğümde açmıştım. birazdan, bu sefer ben bir uykuya karışacaktım ve o, saçlarımı okşayarak bir kulağıma ninniler, diğerine ağıtlar fısıldayacaktı.
nihayetsiz…
—
3. bir kördüğüm ki içim, çözdükçe dolaşıyor
müzik: hümeyra – hiç oldu mu
size anestezik bi son hazırladım. benimle uyuyun diye. hayatınızı kaçırın, ıskalayın diye.
konuştukça içimdeki kir dilime bulaştı, dışarıya aktı. kırılgan çığlıklar haykırdım durdum. gelenler gelmez oldu. vücudum pul pul kırmızı yaralar çıkardı. kendimi kaşıdım, kaşıdım, kaşıdım ve kaşıdım… kimseyi inandıramadığım, bağırsam da kusamadığım nefis bir acı saplandı, kaldı. leyla’nın ölümünden sonra her gün başka bir parkta uyandım. geri kalanlar yabancı. polisler bile kimlik sormaz oldular. amatem’de eksi puanın dibini görünce inanmadığım o yerden de şutladılar. ben de her gün hormonlarıma damla damla uyku enjekte eder oldum. gelenler alacaklarını alıp hafif hayatlarına yelken açtılar; masmavi koylarda tertemiz kariyerler inşa ettiler. uykum bazılarına ilham oldu. incileri dökülmüş balamozlar karşıma geçip keyifle boşaldılar. iyi aile kızları kendi hayatlarında iyi huylu devrimler gerçekleştirdiler; kızılsız devrimler. annelerin acıyan gözleri onlara, iyi birer insan olduklarını düşündürttü. ezbere cümleler kuran iyi niyetli insanlar, baygın bedenimi hastaneden hastaneye taşırken, yardımseverliğin, diğerkamlığın ve yoldaşlığın kitabını yazdılar. başka türlüsünü düşünmekten aciz hayal kıtları, sabah çorbası ısmarladılar. sokağı kendilerinin sanan serseriler, getirdikleri börekleri elime tutuştururken diğer elleriyle bacaklarımı yaladılar. her gelen kendini bir öncekinden farklı sandı; halbuki, farklı olan leyla’ydı. o da sokaklara yayılan hoş bir koku gibi çabucak buharlaşıp gidiverdi.
hayat hakkında sadece kendime kurduğum cümleler var artık. renkleri başka renklerde gördüğüm algılar yeşerttim bu bedende. geri döndüğümde, temiz insanlarla aynı şeyi paylaşamaz olmuştum.
“anne, eğer ben temizlendiğimde dünya temizlenmemiş olursa, hâlâ en hoyratların en güçlü olduğu ve zayıf çocukların uçurumlardan atıldığı bir dönemde yaşıyorsak, ne olur beni çok sonra uyandırın ya da uyandırmayın” – gökyüzünden bizi izleyen kanatlı bir ses.
—
4. bütün özlediklerim, benden ayrı yaşıyor
müzik: hümeyra – anlatamıyorum
it is always a coming back to home story in the end. after all this exhaustion. linden trees murmur softly in the wind. grandmothers, who are still alive, gather to cook together as they have for hundreds of years. you take a heavenly sip of last year’s flower sherbet. finally, dear, finally, you rest your back, enveloped by the fading scent of lilacs.
bir parfüm koklayın ardımızdan;
alt nota: bergamot, cis-3-hexenol, greyfurt, biberiye
orta nota: zencefil, karabiber, ardıç kozalağı, gül
üst nota: amyris, iso e super, sedir ağacı, paçuli, tütün
öyle uzak ki yerim, uzakları aşıyor.
Tüm fotoğraflar ve videolar yazara ait.
Editör: Bawer