Merhaba,
Burada daha önce bir deneyim aktarımında bulunmuş, 2020-2022 yılları arasında maruz kaldığım onarım terapisinden ve terapiste referans olan dernek tarafından uğradığım hak ihlallerinden bahsetmiştim. Lubunyaların ruh sağlığını yakından ilgilendiren bu konuyu biraz daha açmanın yararımıza olacağını düşündüğümden devam niteliğindeki bu yazıyı yazıyorum.
***
Bünyelerinde psikolojik danışma ağı barındıran LGBTİ+ derneklerinin internet sitelerindeki danışan başvuru kısımlarında bu hizmetle ilgili sınırlı bilgiyle karşılaşıyoruz. Psikolojik danışma ağlarındaki psikologların dernekler tarafından düzenlenen eğitimlere katılmış olduklarını anlıyoruz. Bahsi geçen eğitimlerin içerikleri, süreleri, katılımcı sayıları gibi detaylara yer verilmemiş. Bu eğitimlerin birkaç haftalık seminerlerden ibaret olduklarını, derneklerin psikologlara yönelik seminerlere katılım çağrısı yaptıkları sosyal medya paylaşımlarından veya internet sitelerindeki duyurularından öğreniyoruz. Eğitimlere katılım gösteren psikologlar dilerlerse ağlara dahil olabiliyor.
Ruh sağlığı hizmeti gibi önemli bir konuda lubunyalara referans veren dernekler; ağlardaki psikologlar vaat edilenin aksine ayrımcı, fobik veya herhangi bir etik dışı davranış sergilerlerse nasıl bir aksiyon alıyor, bu ihtimallerle ilgili önleyici tedbirlere yer verilmiş mi, etik kurullar var mı, bilmiyoruz. Bu bilgiler derneklerin internet sitelerinde erişime açık değil, başka bir yolla da öğrenebileceğimiz bilgisi de paylaşılmamış.
Ben, kendi deneyimimden sonra psikolojik danışma ağlarına sahip olan veya bünyelerinde kadrolu psikologlar bulunduğunu bildiğim tüm derneklere mail göndererek bu soruları sordum; cevap veren kurumlardan psikolojik danışma ağlarına sahip olanların etik kurullarının olmadığını; bünyelerinde kadrolu psikolog bulunduran kurumların ise tüm çalışanlarını kurumsal etik ilkelerine tabi tuttuklarını öğrendim. Konuyla ilgili fikirlerimin düşünmeye değer olduğu ve üzerine konuşulacağı, öz kaynak yetersizlikleri gibi sebeplerle bu önlemlerin hemen hayata geçirilmesinin mümkün ol(a)madığı şeklinde yanıtlar aldım. Bazı kurumlarsa hiçbir geri dönüşte bulunmadı.
Vaat edildiği gibi ayrımcılıktan uzak ruh sağlığı hizmetine aracılık edilebilmesi için ağa dahil olmaya aday psikologlarla içselleşmiş fobiyle ilgili derinlemesine mülakatlar yapılması, daha derinlikli ve uzun süreli eğitimler düzenlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Ağa dahil olan psikologların güvenilirlikleri, danışanların geri dönüşleri, yenilenmiş ara eğitimler, sınavlar gibi araçlarla sınanmaya devam edilebilir. Tüm bu denetime rağmen etik ihlalleri bulunan psikologlarla ilgili süreçler yürütülebilmesi için de etik kurullar oluşturulabilir.
Kurumların daha fazla lubunyanın ruh sağlığı hizmetine erişebilmesi gibi iyi bir niyetle bu ağların “kapasitelerini geliştirme’’ yönünde hareket etmelerini anlıyorum. Büyüme isteğinin zaman zaman bazı değerlerin önüne geçebilmesi ihtimali de mümkün, hiçbirimiz içine doğduğumuz kapitalist düşünce dünyasından azade değiliz. “Yüzlerce kişiye hizmet et, binlerce kişi tarafından görüntülen’’ baskısı belki de kurumların hedeflerine daha sakin, temkinli ama daha emin adımlarla yürümelerini zorlaştırıyor.
Fakat klinik hizmet için yeterli düzeyde olmayan (bu yorum alan dışı biri olarak boyumu aşıyor olabilir ama güvendiğim psikologlardan da benzer yorumlar aldım), LGBTİ+ kapsayıcılığa giriş seviyesinde eğitimlerin “ayrımcılıktan uzak bir ruh sağlığı hizmeti’’ vaadine dayanak edilmesini ve etik ihlalleri değerlendirmek üzere etik kurullara da yer verilmemesini doğru bulmuyorum. Bu hizmete ihtiyaç duyan bir LGBTİ+, kurumların başvuru formlarını açtığında yalnızca “eğitim almış, çeşitli atölyelere katılmış uzmanlar’’ benzeri ifadelerle karşılaşıyor ve detayları göremiyor. Elbette insanın olduğu hiçbir yerde yüzde yüz güvenlikten bahsedilemez fakat bu bir sağlık hizmeti ve faydaları kadar nitelikleri ve risklerini de bilmek hakkımız.
Her psikoloğun mesleğine etik kurallarla bağlı olduğunu da biliyoruz fakat onarım terapisi gibi çetin bir gerçekle de karşı karşıyayız. Bunun yanında Türkiye’de henüz bir meslek yasasına sahip olmayan psikologların etik ihlalleriyle ilgili işletilebilecek genel geçer yasalardan bugün için bahsedemiyoruz. Kamu kurumu, özel sektör çalışanı veya serbest çalışan psikologların tabi oldukları kanunlar konumlarına göre değişiklik gösteriyor. Bu durum hem psikologların güvencesiz koşullarda çalışmak zorunda kalmaları sonucunu doğuruyor, hem de ruh sağlığı hizmeti alan danışanları güvencesiz hale getiriyor. Çift yönlü bir mağduriyet.
Danışanlar olarak psikologların etik ihlalleriyle ilgili üye oldukları sivil toplum kuruluşlarına bildirimlerde bulunmak elimizdeki kısıtlı imkanlardan biri. Örneğin Türk Psikologlar Derneği’nin kendi üyeleriyle ilgili ihlal bildirimlerini değerlendiren bir Etik Kurulu bulunuyor. Fakat etik ihlallere uygulanacak yaptırımların yasal sınırları çizilmediği için yaptırımlar kınama ve üyelikten çıkarma ile sınırlı kalıyor. Yasal boşluklar bir yana, bir LGBTİ+ olarak hak aramanın önünde kamu/özel sektör fark etmeden her yerde büyük bariyerler olduğunu da göz önüne alırsak; bir hizmet veren tarafından etik dışı bir davranışa maruz kaldığımızda, hizmete aracı olan LGBTİ+ hakları odaklı kurumun faille ilgili sağlıklı bir etik sürecin yürütülmesinden sorumlu olduğunu düşünüyorum.
Elbette psikologlar da cis-heteronormativeden nasibini almış formal eğitimle edinemedikleri bilgilere erişebilmek için sivil toplum gücüyle yaratılan bilgilendirme metinleri, atölyeler, çalışma grupları gibi alternatif imkanlardan faydalanmalı ve bu imkanların yaratılmasında bizzat sorumluluk almalı. TODAP’ın hazırladığı Psikologlar İçin LGBTİ’lerle Çalışma Klavuzu bu alternatiflere iyi bir örnek; onarım terapisi dahil ruh sağlığı alanındaki ayrımcı ve etik dışı uygulamalar hakkında bilgiler verdikten sonra LGBTİ+’lara yönelik etik bir ruh sağlığı hizmetinin gerekliliklerinden bahsediyor. 2017 basım yılı olduğundan günümüzde haliyle değişen politik düzleme uyumlansa ne de güzel olur.
Devletin LGBTİ+’ları kriminalize etme politikaları hızla devam ederken kısıtlı imkanlarla lubunyaların ruh sağlığı hizmetine erişimi için çalışan tüm kurumlara hakkını teslim etmekle beraber; aracılık hizmetiyle ilgili bu eleştiri ve öneri çabamın psikolog, danışan ve kurum çalışanlarından oluşan tüm paydaşların sorun ve önerilerini birbirlerine iletebilecekleri diyalog alanları yaratılmasına vesile olmasını diliyorum.
Terapi odaları politiktir
Kurumların işleyişlerine dair fikirlerimden sonra terapi odalarına tekrar dönecek olursam; hakim konumdaki yanlış dünya görüşü içinden, lubunyaları terapiyle “onarmak isteyen” klinik psikologların bir kısmı şiddet uyguladıklarının farkında bile değil, tam tersi kendilerini lubunya sanan şiddet mağdurlarına yardım ettiklerini düşünüyorlar. Onarım terapisi denen olgu da zaten çoğu zaman bağıra bağıra alanlara giriş yapmıyor. Sinsice ve yavaş ilerleyen versiyonları kanımca daha etkili.
Bu sebeple bir dernek vasıtasıyla veya arkadaş önerisiyle tanışıp “queer friendly” varsaydıkları bir psikologla terapiye başlayan veya başlamayı düşünen lubunyalar için “onarıldığım’’ terapi deneyimlerimi biraz daha detaylandırmak istedim.
*Bu kısım terapide fobi deneyimi yaşamış bazı kişiler için tetikleyici olabilir.*
İlk terapim henüz kendimi biseksüel olarak tanımlamıyorken; gizlice lezbiyen porno izleyip mastürbasyon yaptığım ve içten içe suçluluk duyduğum zamanlarda anksiyete sebebiyle başvurduğum psikiyatrla oldu. Kendimle ilgili birçok konuyla birlikte utana sıkıla bu porno izleme alışkanlığımı da paylaştığım esnada kendisine “Acaba eşcinsellikle ilgili bir durumum olabilir mi?’’ diye sormuştum. “Hayır, kadınlar zaten pornolarda kendilerine bakmayı sever, bunu tespit eden bilimsel araştırmalar var.’’ şeklinde bir yanıt almıştım. Benim durumumla ilgisini tam olarak anlayamasam da bilimsel bir çalışmaya atıfla heteroluğumun tasdik edilmesi içimi bir nebze rahatlatmıştı.
İlerleyen süreçte bastırdığım arzularım ara ara fışkırmaya devam etti. Bu haz, arzu deneyimi nasıl oluyordu da bir şekilde bana iç sıkıntısı olarak geri dönüyordu anlamıyordum. Bu iç sıkıntısını tümüyle giderebilecek bilimsel bir çalışmayla henüz karşılaşmamıştım.
Burada daha önce bahsettiğim terapi sürecimdeyse içim ne kadar sıkılsa da biseksüel olduğumu kabul etmeye ve bununla ilgili konuşmaya başladım. Yöneldiğim kişilerle ilgili hislerimi kabul ettikçe kimliğimle ilgili hislerim de sıkıştıkları yerden fırlıyorlardı. Zaten çocukluktan beri kadınlıkla barışamıyordum. Sivri çeneli, kısa saçlı, kara kuru bir çocukken komşu teyze ve amcaların “Bu kız mı erkek mi?’’ sorularıyla büyüdüğüm için mi, ergenlikle birlikte kızlar arasında girişilen saç bakım, kıyafet seçim, erkeklerle flörtleşme ve iyi geçinme ritüellerine bir türlü ayak uyduramadığım için mi emin olamasam da bu kimlikle bir derdim vardı işte. Ne kadın ne erkektim; ucube gibi hissediyordum. Bunu da terapistle konuşuyordum.
Kendisi iyileşme sürecimde beni bir kategoriye oturtmaya niyetliydi. Evliliğin güvenceleri olan iyi bir müessese olduğu, aile tablolarında baba figürü eksikliğinin bir sorun olduğu, sevmesem de aslında kadınlığın çeşit çeşit olduğu, cinsiyet hiyerarşisinin üreme için gerekli olduğu, kendimi lubunya olarak tanımlamamın bir kalıba girmek olduğu gibi ardı arkası kesilmeyen yorumları tarafsızlık iddiasındaki bir terapistin konu “mutlu bir yuva’’ kurmak olunca hiç de tarafsız olmadığını görmemi sağladı. Bu sırada kendisinin tüm “teşviklerine’’ rağmen renk renk, çeşit çeşit olan kadınlığı inatla benimsemedim ve non-binary olarak açıldım.
Modern psikanalizin mitler, varsayımlar ve çelişkilerden neşet etmiş keskin kıskacı arasında sıkışıp kalmıştım. Terapist belli ki Freud’dan epey ilham almıştı ve onu fikir “babası’’ olarak görüyordu. Cinsel kimlikler üzerine her konuşmamız mutlaka ödipal teoriye atıflarla sonlanıyordu. Muhtemelen duymuşsunuzdur, kabaca ödipal teori kız çocukların babaya, oğlan çocukların anneye duydukları arzularıyla “kendi cinsleriyle’’ özdeşleşerek “baş ettikleri” bir cinsel gelişim aşamasından bahseder.
Tüm terapi sürecinde; ödipal dönem, penis haseti gibi freudyen terimlere atıflar yapılarak aile içi şiddet ve cinsel istismar geçmişimle cinsel kimliğim (tabii non-binary olmak esasında kimliksizliktir de denebilir) bağdaştırıldı. Bu bağdaştırmanın sebebiyse cinsel kimliğimin olumsuz travma semptomlarımdan biri olarak görülmesiydi. Her sorun dile gelmek ister; peki, siz hiç çocukluğunda babası tarafından şiddet gördüğü için yetişkinlikte yalnızca kadınlara yönelen bir “natrans heteroseksüel erkek bireyin acıklı hikayesi’’ni dinlediniz mi?
Elbette cinsiyete dayalı şiddet geçmişim cinsiyet algımı etkilemiş olabilir ama benimsenen trans çatısı altındaki cinsel kimlik veya kimliksizliklerin belli şiddet yaşantılarının semptomu oldukları ve onarılmaları gerektiği fikrinin transfobik olduğu açık. Zaten içinde cinsel saldırı, taciz, cinsiyete göre ücretli işten, eğitimden yoksun bırakma gibi tonlarca ezme yöntemi barındıran ikili cinsiyet rejiminin kendisi şiddetle var oluyor. Günümüzde cinsel bir varlık olmak bir kısım kişi ve grubun çıkarı için belli kalıplara sokulmak demek. Bu kalıplardan hoşnut olup olmadığımız sorulmadan bunlar doğar doğmaz bize dayatılıyor. Bu dayatma en basit tabiriyle şiddet değil midir?
Terapist bana yakınıp durduğum cinsiyet hiyerarşisinin üreme için gerekli olduğunu da söylemişti. 2020’li yıllarda biyolojik özelliklerle cinsiyeti dahi ayrıştıramamış bir psikoloğun bir kişinin lubunyalığını koca bir şiddet semptomu olarak görmesi; onun lubunyalığına yalnızca hastalıkları gözlemlemeyi seven bir doktor motivasyonuyla yaklaşması sizce şaşırtıcı mı? Bu söylemlerinden rahatsız olup kendisini araştırdığımda kendisinin 2017 yılında yazdığı yüksek lisans tezinde de translığın anne ile ayrışma sorunlarından meydana gelebileceğini bolca freudyen atıfla savunduğunu gördüm. “Translığın doğanın hatası olduğuna dair elimizde veri yok, muhakkak bu hata, çocuklarının kendilerinden ayrışıp bir cinsel kimlik edinmelerine engel olan, penis hasediyle yanıp tutuşan pasif agresif annelerindir’’ minvalinde tüyler ürpertici bir çıkarımda bulunmuş; bu varsayımı haklı çıkarmak için birkaç transla birebir görüşme dahi yapmıştı. Bu örnekte de gördüğümüz üzere LGBTİ+’larla ilgili çalışmaları olan kişilerin direkt olarak “queer friendly” olduklarını varsaymamak iyi bir fikir olabilir.
Bununla da bitmedi, kendimi lubunya olarak tanımlamam kendisi tarafından bir kalıba sokma biçimi olarak görüldü. Siz hiç natrans heteroseksüel birine terapistinin kendine natrans heteroseksüel diyerek kendini kısıtlama, bakalım terapide iyileştikçe ne hissedeceksin, kimlerden hoşlanacaksın, dediğini duydunuz mu? Koca bir tersine çevirmenin altında kaldım. Fakat artık daha güçlüyüm, ötekiler konuştukça ve gerekli sorular soruldukça statüko sarsılıyor.
Non-binary (naikili) kavramının hakim cinsel gelişim anlatısında yeri nedir, patriyarkal kapitalizmin çekirdeği konumundaki natrans-heteroseksüel aile yapılanmasının bu gelişim sürecine etkileri nelerdir; bunlar büyük, halihazırda tartışılan ve literatürü de dönüştüren sorular. Akademisyen ve psikolog Umut Şah Psikolojinin Çeşitli Alanlarında Çalışan Psikologların Cinsiyete, Toplumsal Cinsiyete ve Queer Kuramına İlişkin Söylemleri isimli doktora tezinde hem sahada çalışan psikologların içselleşmiş fobileriyle ilgili bilimsel veriler elde etmiş hem de heteronormative üzerine inşa edilmiş anaakım psikolojik yaklaşımlara karşı gelişip güçlenen eleştirel psikoloji yaklaşımlarına yer vermiş. Ruh sağlığı alanında çalışanlar ve konuya ilgisi olanlar için çok faydalı bulduğum bir çalışma.
Fakat bu eleştiri ve katkılar süregiderken bazı klinik psikologların LGBTİ+ kimlikleri bir şiddet semptomu, bir özdeşleşme sorunu olarak görmeye de devam ettiğine ve “bu semptomları taşıyan’’ bazı LGBTİ+ danışanları terapilerle onarma arzusunda olduğuna dikkat etmek gerekiyor.
Bu deneyime şimdi dönüp baktığımda lubunyalığımın şiddet deneyimlerimle bağdaştırılmasının beni psikolojik olarak epey yıprattığını görüyorum. Şiddetin türlü şekillerde lubunyalığınız ile bağdaştırıldığını görseniz de süreci sonlandırmak kolay olmayabilir. Belki kendinizi huzursuz hissetseniz de aynı zamanda uzmanla birçok kişisel bilginizi paylaşmış ve bağ kurmuşsunuzdur. Anlaşılma umuduyla insanın en mahrem yanlarını bir başkasına göstermesi doğası gereği istismara çok açık bir durum. Belki de kendinize dair açıklıkla konuşabildiğiniz tek yer güvenli bir sağlık hizmeti alanı olduğunu düşündüğünüz terapi odasıdır.
Eğer benzer bir deneyim yaşadıysanız veya yaşıyorsanız yalnız olmadığınızı ve farklı iyileşme yöntemleriyle yaralarınızın sarılmasının mümkün olduğunu bilin. Sizi yıpratan tüm bu süreç bir iyileşme, onarılma veya terapi süreci değil; bu sistematik bir şiddet olgusu. Bunu anında fark edemeyebilirsiniz, içten içe hissetseniz dahi ismini koyamayabilirsiniz. Hatta terapistiniz bile bunun bir şiddet biçimi olduğunun farkında olmayabilir. Heteronormatif koca bir ruh sağlığı müfredatını eleştirel hiçbir okuma yapmadan ezberlemiştir, şiddet geçmişinizin bir semptomu olduğuna karar verip lubunyalığınızı da onarmanın yararınıza olduğu kanısına varmıştır. Şiddet failleri çoğu zaman zaten karşılarındakilere iyilik yaptıklarını sanır. Böyle anlarda dayatılanın hakikat olmadığını, başka türlüsünün de mümkün olduğunu kendimize hatırlatmamız güçlendirici olabilir. Terapiste karşı bir güvensizlik içindeyizdir fakat kendisi güvendiğimiz bir kurum veya arkadaşımızın referansıyla tanıştığımız biridir, arkadaşımız kendisiyle hiçbir olumsuz deneyim yaşamamıştır. Unutmayın, tüm bunlar deneyimimizi geçersiz kılmaz.
Güvenli addedilen alanlarda eğer bir kişi dahi yaralanabiliyorsa aslında herkes tehdit altındadır. Eğer terapide şiddete maruz kaldığınızı hissediyorsanız nacizane önerim içgörünüzü önemseyin ve güvende hissettiğiniz başka alanlarda kendinizi ifade edin. Ben öyle yaptım.
Elbette bu karanlık günler geçecek, varlığımızı olduğu gibi her yerde kutlayabileceğimiz zamanlar gelecek. Bu zamana kadar tarafsızlığın uyku getiren güzel bir masaldan ibaret olduğunu, terapi odalarının da politik olduğunu, bazı şiddet biçimlerini meşru kılmak için her zaman yetersiz, çarpıtılmış bilimsel verilerin kullanılabildiğini unutmayalım. Mühim olan dayanışma, sağduyu ve şefkat. Artık “velev ki tercih’’ dediğimiz dönemlerden geçiyoruz. Kimseye varlığımızın ne kadar da bilimsel ve doğal olduğunu kanıtlamak zorunda değiliz. Vardık, varız, var olacağız!
İllüstrasyon: Michelle Wong