Sonbahar hüznü, yol yorgunluğu gibi ortak insanlık deneyiminden gelen kısa ama öz deyimler vardır ya, bunlara lubunya yalnızlığı’nı da eklemek istiyorum. Bi+, non-binary, cinsel istismardan hayatta kalan sıfatlarına sahip ama hepsini bir yana bırakırsak, sıradan bir lubunya işte diye tanımlanabilecek biriyim. Her lubunya gibi çok sıradan ama bir o kadar destansı mücadelelerle dolu bir yaşam öyküm var. Çoğu zaman olduğu gibi yalnızlığımdan biraz olsun sıyrıldığım yer yine boş bir sayfa oldu, çünkü Arkadaş Zekai Özger’in dediği gibi benim hiç bana özgü, üstünde sarı kuş yazılı bir sandalım olmadı.
Bundan yaklaşık dört yıl önce lubunya olarak açıldım, öncesinde feminist örgütlerde hissettiğim yabancılık duygusundan bir nebze olsun uzaklaşabileceğim alanlar olduğunu düşünmek içime su serpti. Dışarıdan güvenilir, saygın, dinamik bir profil çizen bir LGBTİ+ derneğiyle de bir arkadaşımın bahsi üzerine tanıştım. Bir terapi sürecine ihtiyacım vardı fakat daha önce üç tane terapistin fobisine, etik ihlaline maruz kaldığımdan başlamaya cesaret edemiyordum. Sonra ilgili derneğin psikolojik danışma ağından haberdar oldum, içimde küllenen umut yeniden alevleniverdi.
Derneğin referansıyla tanıştığım terapist ile yaklaşık iki buçuk yıl bir süreç yürüttüm. Başlarda kendimi ifade etmek iyi gelse de ileriki süreçte kendisi tarafından devamlı olarak fobiye maruz kaldım, non-binary kimliğim kabul görmedi, terapist tarafından kadınlık güzellemeleri dinlediğim seanslar boyu yüzümde makyajım, üstümde elbisem, kara kara düşünür oldum. “Kadınlığım kutlanıyor, oysa ben cinsiyet aidiyeti hissetme zorunluluğundan kendimi azat ettiğim gün bu görünümümden keyif alır hale geldim?’’ Bi+ kimliğinin ise lubunya cemiyeti içinde bile ufak bir görünürlük alanı vardır, bilinir. Ben etrafımdaki arzu/deneyim kıyaslamalarından, her flörtümün önce cinsiyetini soruşturan cins polislerinden bıkmıştım. Sadece olduğum gibi kendimi kutlamak istiyordum. Bunu da beni anlayabileceğini düşündüğüm terapist ile paylaşınca, “Lubunya olduğunu düşünüyorsun ama şüphelisin işte, bir dur bakalım kendini kalıba sokma, ileride kimlerden hoşlanacaksın görelim.’’ yanıtını alınca kanım dondu, oturduğum koltukta sanki taş olup kaldım.
Onarılmak böyle bir şey miydi? Demek insan yoğun şiddet geçmişine sahip olunca (terapiste göreyse fallik anne) kendini bilemiyordu; arzularını, varlığını öylece kutlayamıyordu. Önce bir “iyileşmesi’” gerekiyordu. Tahmin edebileceğiniz gibi o sözde terapiyi bırakıp beni onarmak değil, varlığımı kutlamak, bana parmak sallamak değil, hikayeme eşlik etmek isteyen bir terapistle tanışınca içim bir nebze olsun soğudu, kendimden uzun zaman yoksun bırakılmışım da ancak olduğum halime sarılıvermişim gibi hissettim.
Terapinin bir onarım terapisi olduğunu hemen ayırt edemedim ama baştan beri bir sorun olduğunu hissediyordum. Bu terapistle bir LGBTİ+ derneği vasıtasıyla tanışmasaydım, baştan beri benden yana olduğunu düşünmeseydim, bu şiddet dolu ilişkiyi daha erken mi kesecektim? Daha çabuk mu özüme dönecek, kendimi yeniden öpecektim? Muhtemelen evet ama zamanımı heba etmişim gibi hissetmek yerine bu deneyimden alabileceğim dersler üzerine düşünüyorum.
İhlali üzerine terapiyi bıraktıktan kısa süre sonra terapist hakkında geri bildirimde bulunduğum dernek yetkilisi bana “Biz sadece bir STK’yız, klinik değiliz, bu terapist-danışan buluşturmalarını da hiçbir ücret almadan yapıyoruz, çok şey bekleme’’ minvalinde bir açıklama yapınca ikinci bir taş kesilme deneyimi yaşadım. “Siz zaten kliniklere alternatif olarak kurulmamış mıydınız? Kar amacı gütmeyen kuruluşlar olarak yaşam damarlarınızın önemli bir kısmını hak mücadelesini üstlendiğiniz gönüllü özneler oluşturmuyor muydu? Şimdi bir özne size vesile olduğunuz bir ihlali bildirdiğinde bu açıklamayı nasıl yapabiliyorsunuz?’’ diyemedim.
Çok şaşırdım, üzüldüm, öfkelendim ama tüm bunlar yaşandı. Israrlarım sonucu terapistin ihlali hakkında değerlendirme yapılması için dernek yönetim kurulu tarafından bir etik kurul oluşturuldu fakat beş sayfalık açıklayıcı bir metin yazmama rağmen kurul yalnızca benimle sözlü olarak görüşme yapmayı tercih etti. Terapistten sadece yazılı savunma almayı yeterli gördüler, sonradan öğrendim. Belki de “uzman’’ olduğu için kendini öyle “mükemmel’’ ifade etmiştir ki sözlü olarak dinlenilmesine gerek bile kalmamıştır? Bununla da bitmedi, ihlal bildirimim üzerinden neredeyse dokuz koca ay geçmesine rağmen kurul değerlendirmeyi bir türlü yapamadı. Zaten “terapinin’’ verdiği zarardan iyileşmeye çalışırken telafi için başvurduğum mekanizma da bana ikincil bir mağduriyet yaşatıyordu.
Bu yaranın öfkesiyle derneğe bir maille acilen süreç hakkında bilgi istediğimi, aksi halde bu ihmali kamuya duyuracağımı bildirdim, bunun üzerine hızlıca bir geri dönüş aldım. Gecikme için özür dilediler, etik kurul ve dernek kararlarını gün içinde bana ileteceklerini söylediler. Aynı gece bana iletilen, dokuz ay beklediğim yarım sayfalık etik kurul kararında ne beyanlarıma ne terapistin savunmasına ne de kanaate ilişkin tek bir gerekçeye rastlamak yeniden sonsuz bir karanlığın içinde hissettirdi. Kısaca rapor diyordu ki, bizce bir ihlali yok ama isterse bir iki kere süpervizörle görüşsün. Dernek yönetim kurulu da bu kararı aynen destekliyordu. Raporun yazılış tarihinin benim kamuya yansıtma tehditli mailimden bir gün sonrası olduğunu fark etmem ise yeni bir şok dalgası yaşamama sebep oldu. Demek burada bile oluyordu? Yaralananı öncelemek yok, ihtiyaçlarına cevap vermek yok, zarar vereni esaslı bir dönüşüm sürecine sokmak yok; ifşa korkusu var, susturucu vazifesi gören yarım sayfalık metinler var.
Bu yaşadığımın bireysel bir talihsizlik öyküsü olmadığını biliyorum. Mücadele yürütülen alanlar fark etmeksizin çoğu sivil toplum kuruluşunun “iyi şeyler eylemeyi niyet ettiği için’’ kendini adeta “bembeyaz’’ bir melek olarak tasvir ettiğini biliyorum. Mümkündür, denetimsizlik her kişi ve kurumda gerçeklik çarpıtmalarına sebep olabilir. Fakat bunu konuşmazsak, bu durum başka insanlara da zarar vermeye devam edecek.
Yapısal dönüşümü, politik değişimi hedefleyen bir kurumun ilk önce kendi içinde arzu ettiği düzeni simüle edebileceği bir mekanizması olmalı, böyle düşünüyorum. Değişimin içeriden başlayacağına inanıyorum. Düşünmek, inanmaktan da öte, değişim, dönüşüm (belki kişisel, belki toplumsal) için binbir emek vererek bu kurumları bugünlere getiren birçok kişinin kurumların kendi içlerindeki denetimsizlikleri, ilkesizlikleri, “arkadaşçılıkları’’, amaçsızlıkları yüzünden buralardan uzaklaşmak zorunda kaldığını, belki de bu kurumlara adım atmadan önceki halinden daha da yalnız hissettiğini, çünkü “dosttan yana’’ yalnızlaştırıldığını ve bunun çok daha acı verici olduğunu biliyorum.
Lütfen önce birbirimizle konuşalım, birbirimizi görelim, duyalım. Egemen kişi ve kurumlara, oturduğu yerde semiren politikacılara laf anlatmaya çalışan tanınmış üç beş kişi dışındaki nice can nerede? Neler yapıyor, nelere ihtiyaç duyuyor, neler üretmek istiyorlar? Önce bir birbirimize alan açalım, birbirimizi görelim, duyalım. Önce bir etrafa yığılmış sayısız taş gibi dağınık durmaktan vazgeçelim, o taşları alıp kendimize güvenli evler inşa edelim. Aksi halde ne oluyor? Taş atıyoruz ama o koca imparatorluklar yıkılmıyor, bizim kolumuz da yorulduğuyla kalıyor.
Görsel: dan jazzia
1 Comment