İngiltere’de göçmen lubunya olarak örgütlenmek

Velvele’nin, LGBTİ+’ların hem Türkiye hem de yurtdışındaki göçmenlik deneyimlerine, göç hikâyelerine yer açmak üzere duyurduğu “Göçü Konuşmak” dosyası ile yaptığı çağrı üzerine İngiltere’de göçmen lubunya olarak örgütlenmek üzerine bir yazı derlemek istiyoruz. Ama derleme, yani bir araya gelme, bir araya getirme işi karışık. Birimiz tüm yükü alıyor, diğerlerimiz kayboluyor; sonra diğerimiz tüm yükü alıyor bizler kayboluyoruz. Sonra herkes çıkıveriyor ortaya. Birbirimize güveniyor, devam ediyoruz. Su yolunu arıyor, kırıkların ve çatlakların yardımıyla buluyor yolunu. Bir şekilde derliyoruz yazıyı – aklımızdaki çizelgeye, plana ya da yüksek standartlara uygun olarak değil; olduğu kadarıyla, çoğu zaman yarım, ama sahici ve hep farklı bağlar kurarak, farklı bağlara işaret ederek. Sınıf, göç ve şiddet tarihlerini, dil bariyerlerini dert edinerek. Bu bağları daha rahat görebilmemiz Türkiye LGBTİ+ hareketinin birikimi ve ondan öğrendiklerimizle de bağlantılı olmalı diye düşünüyoruz. Artık diasporayız ama ne geldiğimiz yerle olan sevgi bağımız kesiliyor ne de onunla olan kavgamız sona eriyor… Karmaşık özneliğimize bir de göçmen olmak ekleniyor. Türkiye LGBTİ+ hareketinin dünyaya yayılan uzantılarıyız bir anlamda. 

Bir araya gelmek, birbirimizi dinlemek, bulunduğumuz yerde politik dertlerimizi dillendirmek üzere zaman içerisinde MAQFA’yı kurduk: Mesopotamian and Anatolian Queers for Azadî (Özgürlük için Mezopotamyalı ve Anadolulu Lubunyalar). Adımız da politik birçok açıdan, bizler gibi ulus-devlet sınırlarını aşma isteğinde. Örgütlenmek her zaman büyük emek istiyor, kendiliğinden olmuyor, orada ya da burada. Buranın özelinde yaşanan zorlukları gördüğümüz için buna dair söz söylemek istedik bu derlemede, örgütlenmeye verdiğimiz önem vesilesiyle. Mesela bazen birimiz devrimci bir heyecanla yeni bir eylem geliştirmek için kollarını sıvadığında bir diğerimiz vize uzatması için bürokrasi ile boğuşuyor. Çok arkadaş canlısı bir ortam değil elbette bürokrasi. “Yabancı” ya da “makbul göçmen” olmak; ikisi de işleri kolaylaştırmıyor. Kamusal alanda göstermek istediğimiz karşı çıkışlarımız da çoğunlukla potansiyel olarak kalıyor – kalmadığı zamanlara kadar. Bazılarımız örgütlü mücadele deneyimlerinden gelmiş olsa da, burada beraber kurduğumuz yıllara yayılan bir göçmen lubunya örgütlenme deneyimimiz yok henüz. Ancak İstanbul Onur Yürüyüşü yasaklandığında, Türkiye Büyükelçiliği önünde eylem yapma fikri yılların göçmen birikimi ya da burada geliştirdiğimiz eylem repertuarından değil, o anki duruma verdiğimiz tepkinin, Türkiye LGBTİ+ hareketinin sesini duyurma aciliyetinin yansıması oldu. Aciliyet ve sorumluluk alabilecek zaman bulabilmek hareketliliğimizin sınırlarını belirliyor çoğu zaman. Bir diğer yandan bu deneyim bize yeni kapılar da açıyor. Örneğin, UK Black Pride gibi alternatif onur etkinliklerinin bize İstanbul Onur Haftası Komitesi’nin açıklamalarını okumak üzere sahnelerini açması da grup olarak kurduğumuz politik örgütlenmeler sayesinde, yeni dayanışmaların yolunu açarak oldu. Bunların olamadığı, söz söyleyemediğimiz çokça zaman da var; tepki vermek istemek, buna imkânın olmaması, gittikçe yalnızlaşmak… Tabii pişmanlık hissi de beraberinde geliyor çünkü birçoğumuz geldiğimiz mücadelelere karşı kendimizi sorumlu hissetmeyi bırakmıyoruz, bırakamıyoruz. Lubunya örgütlenmemizin yanında kendi farklı politik gruplarımızla da hareket ediyoruz bazen, bunları da lubunya örgütlenmesinden ayrı tutmamaya gayret ederek, bağları görünür kılarak. 

Göçmen kimliği ile yeni karşılaşmalar, çarpışmalar yaşıyoruz. Aidiyet, ev, aile, komünite, dayanışma kavramları üzerinden sürekli bir kendini yeniden kurma hâli bazen hiç bitmeyecekmiş gibi geliyor. Bazen sesimiz ne yaşadığımız yerde ne de geride bıraktığımız alanda yankılanıyor. Göçmen LGBTİ+ örgütlenmesindeki zorluklar sayısız; göçmen hikayeleri gibi. Tam da buradan hareketle Velvele’nin “Göçü Konuşmak” dosyasına kişisel deneyimlerden oluşan bir koleksiyon ile katkı sunmak istedik. Aşağıda okuyacağınız yazılar, MAQFA üzerinden ulaştığımız kişilerin deneyimleri. Kimi uzun kimi kısa yazdı. Bir araya gelme ve getirme derdimiz var ama benzerleştirme, aynılaştırma derdimiz yok. Tüm bu yazılar için minnettarız, hepsi kıymetli, her biri farklı hikâyelerden, mücadelelerden geliyor.  

MAQFA* adına Ceylan Begüm Yıldız ve Hakan Sandal-Wilson 

MAQFA’ya ulaşmak isterseniz sosyal medya hesaplarımız:
Instagram
Twitter

Galina

Muktedirin iyi göçmen-kötü göçmen karşıtlığı üzerinden kurduğu (Batı Avrupa’nın Ukraynalı göçmenlere yönelik tutumunda iyice ayyuka çıkan) ayrıştırıcı ve dışlayıcı göçmen politikalarının oldukça iki yüzlü bulduğum bir tezahürü de göç deneyimlerimizin homojenleştirilip, göçmenler olarak yaşadığımız tüm zorlukların çok benzer olduğunun varsayılması. Her iki yaklaşımın da aynı hegemonik göç söyleminin farklı yüzleri olduğu kanaatindeyim ve bunu içselleştirdiğimiz ölçüde de biz göçmen lubunyalar kendimize ve birbirimize yabancılaşıyoruz diye düşünüyorum. Her birimizin göç ettiği coğrafyalardaki kaynaklara erişimi ve “entegrasyonu” ülkelerimizden getirdiğimiz kimi sınıfsal-kültürel ayrıcalıklarla belirlenebiliyor, tecrübelerimiz bu ayrıcalıklar etrafında şekillenip çeşitlenebiliyor. Tek boyutlu ve kurban pozisyonuna indirgenmiş yekpare göçmenlik anlatılarının aksine hepimizin hayatı aslında bambaşka akabiliyor bu gurbet ellerde. Yabancısı olduğumuz bu topraklarda çıktığımız/çıkmak zorunda bırakıldığımız serüvenlerimizde hepimiz aynı kıvraklıkla yol alamıyoruz. Muktedir de hepimizin üzerinden buldozerle aynı gaddarlıkla geçmiyor; birtakım ayrıcalık ve becerileri sayesinde iyi göçmen statüsüne terfi edebilenlerimize kapitalist fırsatlarından tattırabiliyor zira kendileri. Elbette göç edilen ülkelerin kendi sosyal-devlet yapısı, göçmen politikaları da belirleyici olabiliyor bu tecrübelerin şekillenmesinde. 

Pandemi sürecinde, ayrıcalıklarla donatılmışların yumurtlayıp dolaşıma soktuğu “hepimiz aynı gemideyiz” sahtekârlığı kadar yalan olur, hepimizin göçmenlik marjının kıyılarında aynı biçimlerde debelendiğini varsaymak. Kimilerimiz dil bariyerine, kimilerimiz sermaye bariyerine, kimilerimiz psikolojik ve/veya fiziksel engel bariyerine, kimilerimiz de bunların birkaçına birden takılıp duvara tosluyorken, diğerlerimiz görece daha konforlu hayatlar yaşayabiliyor. Elbette bizleri bir araya getiren dayanışma ve örgütlenme ihtiyacı, göçmenlik deneyimlerimizin kesiştiği kümedeki ortaklıklarımız sayesinde mümkün oldu, oluyor. Ancak bu deneyimlerin nasıl farklılaşabildiğinin takdirine de varmak gerekiyor diye düşünüyorum. Zira bu konudaki inkârımız bizi birbirimize yabancılaştırıp, örgütlenme ve dayanışma biçimlerimizi en avantajsız olanın aleyhine şekillendirebiliyor. Daha da kötüsü bu hegemonyanın ekmeğine yağ sürüyor. Bizler de birbirimizi iyi ve kötü göçmenler olarak görmeye başlıyoruz. Muktedirin ayrıştırıcı hegemonik göç söylemini nasıl içselleştirebildiğimizi örneklemesi açısından şu iki anekdotu buraya not düşmek isterim. İngilizce bilmediği ve kültürel olarak kendini öteki hissettiği için ‘British Queer’ ortamlara akamayan, kendi göçmen toplumuyla daha fazla vakit geçiren lubunyalara, “ay gettolaşmayın ayol” diye ayar çeken bir arkadaşın sözleri hala çınlar kulaklarımda. “Entegrasyonunu” tamamlayabilmişlerimizin, “entegre” olamayanlarımıza egemenin diliyle seslenişinin ve kınamasının acı bir örneğidir zira. Yeni kuşak eğitimli orta sınıf göçmenlerin, birinci kuşak işçi sınıfı göçmenleri dil ve sosyal becerileri konusunda sürekli yermeleri de bahsettiğim inkârın başka bir örneği. Bir defasında da göç tecrübelerimizi konuştuğumuz bir deneyim aktarımında, Britanya Krallığını fırsatlar ülkesi olarak gören yeni kuşak eğitimli göçmen bir arkadaşın, “burada her istediğimi gerçekleştirebiliyor, kim istiyorsam o olabiliyorum, fırsatlar herkese açık” mealinden söylediklerini takiben, bu fırsatlardan nasiplenemeyenlerin ahmak olduğu imasında bulunduğunu hatırlıyorum. Fırsatları değerlendirebilen iyi göçmenler ve beceriksiz kötü göçmenler. Sosyal hiyerarşilerin, yapısal eşitsizliklerin ve fırsatların aslında kimin erişimine daha açık olabildiğinin benzersiz inkârı.

Evsizliği, parasızlığı, yersiz yurtsuzluğu, sosyal izolasyonu ve kâğıtsız/kayıtsız çalışma koşullarını en ağırından yaşayıp, dayanışmanın kırılgan yüzlerinde dayanışamadan kaybolup giden lubunyalar biliyorum; hem büyük muktedirin ellerinde hem de kendi göçmen toplumunun muktedirleri tarafından iki kere mağdur edilen lubunyalar. Bir aradayken bile yalnız hisseden lubunyalar var aramızda. Velhasıl kelam ayrıcalıklarımız, kültürel ve sınıfsal sermayelerimiz, sosyal ağlara ve ortamlara erişimimiz göçmen ve lubunya kimliklerimizi yatay olarak kesen sosyal gerçekliğimizdir ve üzerine daha fazla düşünmek ve konuşmak gerekiyor. Çünkü göç hikayelerimizi büyük oranda çeşitlendiren de bu sosyal-sınıfsal gerçekliklerimiz. Velvele’nin “Göçü Konuşmak” dosyası bu anlamda çok kıymetli. Göç tecrübelerimizin çeşitliliğine yer verildiği oranda birbirimizi duyma, anlama imkânına sahip oluyoruz. Dayanışma ağlarında sözün kimin ürettiği/üretebildiği bile bu mevzubahis sosyal gerçekliklerimizle şekilleniyorken, biz göçmen lubunyaların, homojenleştirici göç anlatılarına düşmeden, dayanışmanın daha kapsayıcı yeni imkânlarını keşfetmemiz gerektiğini düşünüyor ve bunu hepimizin sorumluluğu olarak görüyorum.  Mümkün olduğuna inandığımız başka dünyaları ancak örgütlenme, söz üretme, alan açma, birbirimizin deneyimlerini daha fazla duyma pratikleriyle kuracağız. 

GR

Öncelikle burada olmanın bana getirdiği kolaylıklar da var zorluklar da. Kolaylık nedir diye sorarsanız, mesela toplumsal baskıyı daha az hissediyorum veya en azından o baskıyı hissettiren ortamlarda kalmama seçeneğim var. Fakat her şey kolaylaşmıyor, ezilen kimliklerine bir de göçmenlik ekleniyor. Göçmen olmak, yabancı olmak demek, “Sen bu topraklardan değilsin” duygusunu hep hissetmek demek. Ama göçmen LGBTİ+ olmak buradaki kendi toplumunun, yani Türkiyelilerin içinde de dışında da kabul görmemek anlamına geliyor. Biri seni göçmen olduğun için dışlarken diğeri seni LGBTİ+ olduğun için dışlayabilir. Bu ikisine sahip olmak iki defa ötekileştiriliyorsun demek. Memleketin dertlerine gelince; birçoğumuzun hayatında dönem dönem merkezde yer alıyor. Politik düşüncesi ne olursa olsun ben büyük çoğunluğumuzun az ya da çok memleketi bir şekilde dert ettiğimizi düşünüyorum. Birey olarak LGBTİ+ yoldaşlarımı çok dert ediyorum ve diğer arkadaşlarla bu nedenle bir örgütlülüğümüz olsun diye bir aradayım. 

***

Xebun

Yaklaşık on yıllık bir süreci kısaca anlatmak kolay olmayacak benim için ama bir şeyler karalamak istedim. 2014 yılında Londra’ya taşındım ve daha sonra iltica ettim. İlk zamanların heyecanıyla alışmam kolay oldu ama aklımda  kalma düşüncesi zaten hep vardı. Türkiye’de açık değildim ve burada da bir süre açık yaşayamadım. Tanıdık akrabaların çokluğu nedeniyle ailemin sürekli olarak ‘bizimkilere yakın dur’ dediği bir dönem yaşadım. Bu süreç içerisinde her ne kadar ailem yakın dur dese de ben sürekli Türkiyelilerden uzak durmaya çalıştım. Tabii Londra’da ne kadar yapabilirseniz. Bir yandan dil okuluna gidiyordum, öğleden sonra da sokak sokak dolaşıp menü dağıtıyordum evlere. Geçimimi böyle sağlıyordum. Sağlıyordum derken asgari koşullarda yaşayıp oda paylaşıyor – ki rezalet kirli bir evdi! – ve eve mümkün olduğu kadar geç gitmeye çalışıyordum ki pisliği görmeyeyim. Tabii bu süreç içinde Türkiyeli birkaç arkadaşla tanıştım. İltica ettiğim için çalışma iznim yoktu, tabii ki kaçak göçek çalışmak zorundaydım. İltica sürecim sonuçlanana kadar uzun saatler (minimum 11 saat) ve düşük saat ücretleri ile çalıştım.

2017’de ilticam sonuçlanınca artık yasal çalışma hakkım oldu. Tabii bu süreç içerisinde çevremdeki Türkiyeli sayısı da artmaya başladı. Hani bundan rahatsız değildim çünkü artık memleket hasreti artıyordu. Bazen aynı dili konuşabileceğin insanlara, fikirlere özlem duyuyorsun. Türkiye’den tanıdığım birkaç arkadaşa burada tanıdık LGBTİ+’ların olup olmadığını soruyordum ve 2016 yılında tanıştığım ve ilk defa Londra Onur Yürüyüşünde birlikte yürüdüğümüz bir grup ile tanıştım –ki daha sonra MAQFA’yı hep birlikte kurduk. Bu süreçte en zorlandığım yer LGBTİ+’lara ulaşamamak ve Türkiyeli toplum içinde de  yer edinememek oldu. Türkiyeli toplum derken buraya yıllar önce yerleşmiş insanlar ve dernekleri kastediyorum. Hep duyduğum “Biz çektik, siz de çekin” sözüydü. Kurumlardaki kişiler yol göstermekten ziyade, biz bunlar üzerinden nasıl daha çok nemalanırız derdindeydiler. Bizim, yani son on yıl içerisinde gelenlerin düşüncelerinin hiçbir önemi olmadı -ki olacağını da düşünmüyorum. Hiyerarşiyi burada daha fazla hissediyorum ve bunun için artık kendimi yormayacağım. Bu yüzden var olan enerjimi LGBTİ+’lar için harcamak istiyorum. Türkiye’de açık yaşayamadım ve bu hep benim içimde kaldı. Artık ne yapabiliyorsam bizim için yapacağım. Artık Londra’da yaşamıyorum, Birleşik Krallık’ın kuzeyinde bir yerdeyim. Daha iyi, insani koşullarda yaşıyorum. Biraz zaman aldı ama mutluyum burada. Vatandaşlık sürecindeyim, süreç tamamlandıktan sonra umarım bir gün tekrar buluşacağız. Tekrar İstanbul Pride’ında birlikte yürümek dileğiyle.

Öpüyorum sizi lubunyalar…

e.

Yüksek lisans için yurtdışında geçirdiğim bir senede Türkiyeli bir lubunya olarak Avrupalı ve Kuzey Amerikalıların bizi akademide görmektense mülakatlarına katılımcı olarak görmeyi tercih ettiklerini fark ettim. Kendi örgütlenme deneyimim hakkında konuştuğumda o kadar yalnız hissettim ki. Çünkü kimse akademiye kendini ait hissettiği topluluk hakkında konuşmak için gelmemişti, tez konularımızı açıkladığımız bir oturumda başkalarının çalışma alanı olduğumuzu çok net gördüm. Bir insan niye başkasının mücadelesi hakkında yazma hakkını kendinde görür bilmiyorum, ben kendi lubunya mücadelemizi anlatırken bile anlaşılamadığımı görebiliyorum. İnsanların acıyan bakışlarından ve ortaklık kuramadığım alanlardan kaçtım  ve hep Güney Asyalı, Orta Doğulu ve Balkan arkadaşlarımın yanında buldum kendimi.. Onlara gullümün ne olduğunu açıklamam gerekmedi çünkü anladılar. 8 Mart’a beraber katıldığım bu arkadaşlarımla Urduca attığımız sloganların, hem Kaşmir’e, hem Filistin’e hem de Kürdistan’a özgürlük çağrılarının ve dayanışmanın burada da -Türkiye’den çok uzakta da – mümkün olduğunu gösterdi bana. Bir de yine o 8 Mart’ta Keçe Kurdan’ı duyar duymaz halaya katılmam ve hiç tanımadığım insanların Lubunca yazdığım pankartı görüp bana sarılması… Göçmen bir lubunya olarak yalnızlığı çok yoğun hissetsem de, biz birbirimizi bulduğumuz sürece dayanışmaya alanımız hep olacak. Gitmek, kalmak, göçmen olma konuları tüm lubunyalar olarak aklımızdayken söylemek istediklerimin en önemlisi yalnız olmadığımız. Biz birbirimize yeteriz. 

***

İsimsiz

Merhaba, adımı paylaşmak istemiyorum zira hala LGBTİ+’ları koruyan bir sistemin var olduğuna inanmıyorum. 33 yaşındayım, kendimi gey bir erkek olarak tanımlıyorum. Türkiye’de bir kamu kurumunda sosyal hizmetlerde görev yapıyordum. Aslında hala ücretsiz izinde olduğum için memurum diyebilirim. En azından bu sıfatın üzerimdeki ezici yüklerini hala taşıyorum. Doktorasını güvenlik sebepleriyle muhtemelen tamamlayamayacak bir sosyoloğum. 

Londra’ya Eylül 2022’de taşındım. Dünya sıralamasında fena olmayan bir üniversitede, hiç de fena olmayan bir master programında burslu bir öğrenciyim. 2009 yılından beri babam başta olmak üzere abim ve amcalarımdan cinsel yönelimim nedeniyle gördüğüm sistematik şiddetten kaçmak amacıyla buraya geldim. Görmekte olduğum şiddet(ler) -ki artık psikolojik şiddeti içselleştirdiğim için saymıyorum bile – devletim tarafından kovuşturulmadı ve potansiyel katillerim ile tek başıma baş etmek zorunda bırakıldım. Hayatımda ilk kez yurt dışına çıkma fırsatı buldum. Açıkçası bu fırsatı 2017’den beri hep kovalıyordum. Her ne kadar sosyal olarak kendimi oldukça güvende hissetsem de bu kez ataerkil ve kapitalist devletin şiddeti nedeniyle koruma aramaktan, başka bir deyişle iltica etmekten çok korkuyorum ve  ciddi bir belirsizlik ile yaşıyorum. Özellikle de Birleşik Krallık’ın son dönemde benimsediği mülteci karşıtı politikaları nedeniyle kendimi oldukça sıkışmış hissediyorum. 

Elbette ki göçmenlik deneyimimin hep olumsuz yanları hakkında konuşmak istemiyorum. Yıllardır sosyalfobi sandığım hastalığımın aslında tamamen öğretilmiş bir kendini gizleme durumu olduğunu burada fark ettim. Türkiye’deyken, özellikle de resmi ortamlarda kendi potansiyelimi asla ortaya çıkaramaz ve çoğu insan tarafından “asosyal” olarak etiketlenirdim. Herhangi resmi bir ortamda birileri gey olduğumu anlamasın ve beni işten kovmasın ya da mülakattan elemesin diye ellerimi hareket ettirmemeye ve gerekli olmadıkça konuşmaya katılmamaya çalışırdım. Oysa ki burada staj yaparken keşfettiğim şey deşifre olma korkumu bir kenara bıraktığımda ne kadar başarılı bir insan olduğumu fark etmem oldu. Umuyorum ki hem can güvenliği hem de genel esenlik hali açısından güven veren bu mekanda bana da bir tabak yemek sunulur.

MBT

Brighton, Aralık 2021

Sokakta bir hemcinsimle öpüşüyorum. İlk defa, sokakta… Yüzlerce iki ayaklı siluet sağımızdan solumuzdan geçip gidiyor. Allak bullağım. Korkuyorum. Özgürlüğün ferah nefesi içime doluyor aynı zamanda. Eve yürürken birbirinden fiziksel olarak çok da uzak olmayan iki coğrafyanın nasıl birbirinden milyonlarca ışık yılı uzaklıkta iki farklı queer deneyimi barındırdığını fark ediyorum. Öfkeliyim. Yaşayamadıklarımı, bizi yaşatmayanları, yaşadıklarımı yaşayamayacakları düşünüyorum. Öfkem artıyor, göğsümün orta yerinde kocaman bir kaya, nefes aldırmıyor. Mutlu olmalıyım, değil mi? Bambaşka bir dünyada korkmadan ben olabildiğim için mutlu olmalıyım. Deniyorum. Ama geçmişin hayaleti peşimi bırakmıyor.

Londra, Mayıs 2022

Türkçe konuşan drag sanatçılarından oluşan Harem of No One’ın partisi var. Üstümde file kumaş bir tişört, yüzümde simler… Sokakta yürürken dönüp kimse bakmıyor. Taksiye biniyoruz. Taciz, tehdit ya da şiddet olasılığını hesaba katmak zorunda değiliz. Mümkün mü bu sahiden? Mümkünmüş. Ben de o anda öğreniyorum. Aynada yansımamı gördüğümde anlıyorum başka bir queer deneyimin mümkün olduğunu. Yüzümde istemsiz bir gülümseme beliriyor. O kırık yarım gülümseme yerini hayal kırıklığı ve öfkeye bırakıyor. Bu mümkünün sınırları var çünkü. Üç bin kilometreye doğuya gidiyorum. Aynada Hande Kader’i, Ahmet Yıldız’ı, Hande Buse Şeker’i görüyorum.

Brighton, Ağustos 2022

Brighton Pride. İlk Onur Yürüyüşüm. Şehir görünmez bir gökkuşağı kalkanıyla korunuyormuş gibi hissediyorum. Elimde bayrağım, yüzümde rengarenk stickerlar korkmadan yürüyorum caddelerde. Mutluyum. Okyanusun tuzu ufak esintilerle burnuma çalınıyor. Şarkılar söyleyip dans ediyorum. Lubunyalar, kız kardeşlerim, koliler dört bir yanımda. Saf bir mutluluk ve hafiflik var üzerimde. Oh! Nefes alabiliyorum.

Ama bir şeyler yarım. O tanıdık öfke orada, içimde bir yerde. Her Onur Yürüyüşünde işkenceyle gözaltına alınan lubunyalar, iptal edilen etkinlikler, fiziksel ve online zorbalıklar, bizi şeytanlaştıran medya içimdeki coşkuyu soğutuyor. Kızıyorum. Bizim yaşadıklarımızı yaşamak zorunda kalmamış, Onur Yürüyüşü’nü sadece kendilerini kutlamak için gerçekleşen bir parti olarak gören ayrıcalıklı lubunyalara kızıyorum. İmreniyorum onlara. Yersiz yurtsuz ve aradayım. Yarım hissediyorum.Türkiyeli bir queer göçmen olarak aslında hep yarımım zaten İngiltere’de. İkilemlerle döşenmiş bir yolda kendi hayatımı istediğim gibi yaşamaya çalışıyorum. Ama buranın aydınlığını hissettiğim her saniye Türkiye’nin karanlığı beliriyor. Geride kalanların yükü ağır. Uğruna savaşamadıklarımızın yükü ağır.

***

Ceylan 

Yaklaşık on senedir Londra’dayım. Türkiyeli olmak ve Türk olmak ayrımlarının kaybolduğu bir yerdeyim. Ne kadar olmamak için çaba sarf etsen de, esas Türkiye dışında “Türk” olunuyormuş. Ulus devlet sınırları sen o sınırları aşmaya çalıştıkça iyice üzerine yapışıyormuş. Beyaz kuir hareketin kendi sömürgeci kökenlerine dönüp bakmak yerine oryantalist bir fetişizimle beyaz olmayanlara ilgi duyması beklediğim bir çarpışmaydı. Zaman zaman batılı yakın arkadaşlarımla bile bir yere kadar anlaşabildiğimizi düşünüyorum. Bazen onlara kimi hatırlatmalar yapma ihtiyacı hissediyorum, bazen de sessizlikte beni anlayabilecekler dışında kimseyle görüşmek istemiyorum. Mesela deprem böyle bir zamandı. Günlerce nereye, kime, nasıl gittiği belli olmayan giysi kolileri yaptık hemşeri derneklerinde ya da beraber oturup zincirleme sigaralar içtik sessiz sessiz. Kaçtığım politik durumun, geride bıraktığım yerde hayatları yok ettiğinin farkındayım. Artık öznesi olmadığım bir yer hakkında konuşmayı kendimde hak bulmuyorum. Peki, ama bu öfke ile nasıl halleşilir? 

Sanırım en az hazırlıklı olduğum şey, toplumsal açıdan Türkiye’de kaçtığım ne varsa onun daha da gerisinde olan bir Türkiyeli diaspora ile karşılaşmaktı. Örgütlü politik diasporanın sistematik ve oturmuş cinsiyetçiliği, LGBTİ+ fobisi ve ısrarlı bilgisizliği beni bir kol boyu mesafede olmaya itiyor. “Hayır ben sizi eğitmeye gelmedim, hayatımı özgürce yaşamaya geldim”. Üçüncü, dördüncü jenerasyon göçmen çocuklar ailelerinin ve diasporanın cinsiyetçiliği, homofobik ve transfobik baskıları yüzünden intihar ederken uzakta durmak kolay olmuyor. Örgütlü bir hareketten gelenler, kimliğini açık yaşayanlar özellikle üzerlerinde sorumluluk hissediyor. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmuşum gibi hissediyorum. Hiçbir eril topluluğun suyuna gitmeye, kendimi onlara anlatmaya, acındırmaya, onaylarını almak için şirin, sevimli, zararsız görünmeye de niyetim yok.  Zararlıyım, o eril aile yapınızın ve ailelerden oluşan toplumsal yapınızın sağlığı için zararlıyım ve uzlaşmayacağım. 

MAQFA bu nedenle değerli benim için. Göçmenlik halinden dolayı istediğimiz kadar politik alanda aktif olamasak da, belli bir coğrafya deneyiminden gelen LGBTİ+’ların birbirini bulduğu ve birbirini yükselttiği bir ağ MAQFA. İlginç bir ikilik yaşıyoruz. Bir yandan cinsiyet ve cinsel kimliğe dair bir sürü eski kalıplar kırılmışken bir diğer yandan tüm dünyada otoriter politik akımlar ve iktidarlar kadınları, LGBTİ+’ları ve özellikle de transları hedef alıyor. Artan şiddetin bu hareketlerin esas değiştirici ve yeniden kurucu güç olmasından kaynaklı olduğunu düşünüyorum. Ancak bu gündelik hale dönüşmüş olan şiddetle baş edebilmek için bizim birbirimize, kendi örgütlenmemize, kendimizi öncelememize ihtiyacımız var. Bu örgütlülük eril ve hiyerarşik bir emir komuta zincirinde iş yapmaktan çok daha farklı şekillerde tezahür ediyor elbet. Özellikle göçmen LGBTİ+ dostlarından bu ihtiyaca ve pratiğe saygı duymalarını talep ediyorum. Politik örgütlü diasporada bazı bariyerler kırıldıkça “Siz ne yapmalısınız biliyor musunuz?” diyenler artıyor ve beraber yol almak bu sefer de örgütlü LGBTİ+ hareketinin tarihini, pratiğini, etik kodlarını ve öznelerini hiçe sayan üstenci yaklaşım nedeniyle imkansızlaşıyor. Yalnız değiliz, yanlış değiliz ve ne yaptığımızı biliyoruz. Aşk örgütlenmektir! 

Sponsored by the Rosa Luxemburg Stiftung with funds of the Federal Ministry for Economic Cooperation and Development of the Federal Republic of Germany. The content of the publication is the sole responsibility of Velvele and does not necessarily reflect the position of RLS”.

Authors

1 Comment

Bir Cevap Yazın