Otistik Onur Günü

Hazan Özturan

Uzun yıllardır, bilhassa 2013’teki Gezi Direnişi’nden beri Onur Ayı’nı her yıl heyecanla bekliyorum. Ortalığın gökkuşağının renklerine boyandığı, deneyimlerimiz üzerine bol bol konuşma fırsatı yakaladığımız, varoluşlarımızı kutladığımız, dayanışmanın gücünü hissettiğimiz bu zaman aralığı, kış çocuğu taraflarım için yıllardır büyük bir istisna. Geçtiğimiz yıl otistik olduğumu keşfetmemle beraber, artık onur ayının tam göbeğinde Otistik Onur Günü’nü kutlayarak heyecanımı ikiye katlama şansı yakaladım. Bu vesileyle otistik ve kuir deneyimlerin kesişimselliği hakkında bir yazı yazmaya karar verdim.

Otistik Onur Günü, ilk kez 2005 yılının18 Haziran’ında Aspies For Freedom (AFF) tarafından, ilhamını Onur Haftasından alarak kutlanmaya başlanıyor. Otizm hakkında yaygın ayrımcılıklara alternatif bir söz üreten, otizmin merkezine uzmanlar, aileler veya dernekler yerine otistik öznelerin kendisini koymayı amaçlayan Otistik Onur Günü, aslında çok basit bir şeyi amaçlıyor: Sağlamcılıkla her an mücadele eden, otistik özelliklerini saklamaya zorlanan ya da mecbur edilen, otizmi bir düşman olarak görmeye sevk edilen otistiklerin “İyi ki otistiğim” diyebildiği bir gün yaratmak.

Benim bu yazıda yapmak istediğim şey de tam olarak bu. Beynimin, dünyayı algılayış biçimimin vazgeçilmez bir parçası olan otizmimi sevgiyle kucaklarken, bu mücadele alanına bir taş daha eklemek istiyorum. Aynı zamanda sıklıkla natrans-hetero atanan bir lubunya olarak, içimde kopan kuir tahayyül fırtınalarının birinci elden yöneticisi olan otizmimi kuir bir perspektiften ele alabilmek de benim için önemli bir imkan. Yetişkin olduktan çok daha sonra ismini koyabildiğim otistik benliğim, sevgi ve dayanışma dolu bir ortamda kendi kendisini algılarken, kişisel deneyimlerimin başka otistikler ve lubunyalar arasında bir köprü olabileceğini düşünüyorum. Bu niyet, bu yazının sınırlarını fazlaca aşsa da, evrene gönderdiğim minik bir temenninin temel atma töreni olmasını ümit ediyorum.

Yıllarca otistik olduğunu bilmeden ama varlığını hissederek yaşayıp, ismini koyamayan tek kişi ben değilim. Otizm, yıllarca doğumda oğlan atanan çocuklarla özdeşleştirilmiş, eskiden doğuşta kız atanan çocukların deneyimlemediğine inanılan bir nöroçeşitlilik. Kız atanan çocukların artık daha sık tanı alabildiği günümüzde bile halen dört oğlan çocuğuna karşılık bir kız çocuğunun tanı alabildiğini düşünen uzman sayısı hiç de az değil. Bu aksi çoktan kanıtlanmış düşünceyi doğrulayan araştırmalar yayımlayanlar ve bu fikri yagınlaştırmayı sürdürenler hala var. Oysa yaygın kabul gören tanı kriterleri ve bu tanı kriterlerini standart kabul eden kitaplar değiştikçe otizm hakkında bilinen her şeyde toplumsal cinsiyetin varlığı da açığa çıkıyor. Yıllardır natrans heterolar dışında kalan hemen herkesin dışarıda bırakıldığı çünkü “maskeleme” ismi verilen sosyal adaptasyon taktiğini “erkek olmayan”ların daha kapsamlı bir şekilde uygulamaya geçirdikleri ortaya çıkıyor. Kuir ve otistik deneyimler arasında görünürlüğü düşük bir ortaklaşma var: hem otistik lubunyaların sayısı bir hayli fazla, hem de otizm ve LGBTİ+ deneyimler arasında pek çok benzerlik var. Bu yazıda da hepsi olmasa da, önemli bulduğum birkaç başlığa değinerek bu ortaklığı biraz daha görünür kılabilmeyi temenni ediyorum.

“Onarım” terapisi

Tıpkı eşcinsel “onarım” terapisi gibi bir de otizm “onarım” terapisi var. İngilizcesi Applied Behavioral Analysis (ABA), Türkçesi Uygulamalı Davranış Analizi (UDA) olan ve pek çok ülkeden farklı olarak Türkiye’de otizm tanısı alan çocuklar için tek seçenekmiş gibi sunulan bu yöntem, otistiklere yönelik davranışçı bir müdahale yöntemi. UDA’nın tam olarak ne olduğunu kısaca anlatabilmek çok zor, çünkü bu yöntemi destekleyenler pekiştirme içeren hemen her davranışı UDA olarak adlandırabiliyor. ABA/UDA uzmanları, çok erken yaşlarda (üç yaş öncesi gibi) uzun saatler boyunca çocukları çok yoğun bir şartlı kondisyon sürecine tabii tutarak “nörotipikleştirmeye” çalışıyor. Otizm bu yaklaşımda, otistiklerin değişmez bir parçası olan beyinleri değil, tedavi edilmesi, bastırılması gereken bir problem olarak görülüyor. Günümüzde çoğu UDA’cı yalnızca pozitif pekiştirgeçler (ödül gibi) kullandığını savunsa da, negatif pekiştirgeçler (elektroşok, yemekten mahrumiyet gibi) UDA tarihinin vazgeçilmez bir parçası.

Fakat UDA/ABA tarihinde oldukça dikkat çekici bir başka detay var ki, bu LGBTİ+lar ve otistiklerin dayanışmasını neredeyse elzem hale getiriyor. ABA’nın ve “Eşcinsel Onarım Terapisi”nin mucidi, aynı kişi: Ivar Lovaas. Bugün, “Eşcinsel Onarım Terapisi”nin ne türden bir ayrımcılık ve şiddet olduğu, uygulanmaya devam edebildiği ülkelerde bile iyi biliniyor. Oysa ABA’nın etik statüsünün büyük ölçekle tartışmaya açılması bir kenara, otistikler hakkında yazılan çoğu şey hala Lovaas’ın ismini içeriyor. Tabii ABA/UDA’nın karşısında durabilenler de yalnızca nörotipik ifade biçimlerine erişimi olan ve spektrumda olduğunun bilincinde olma şansı yakalamış bir avuç yetişkin otistik. Bir kısmımız UDA sürecinden dolayı travma sonrası bozukluklar yaşadığımız için, bir kısmımız ise çocukken bu sürece sokulmuş olsaydık bugün yeterince otonom insanlar olamayacağımızdan çok emin olarak UDA hakkında tartışmalar açmaya çalışıyoruz. Bir ailenin otistik çocuğunu “tedavi” etme isteği çok kuvvetli olabildiğinden, UDA’nın arkasında ailelerin çaresizliğinden nemalanan dev bir uluslararası sektör var. İyi niyetle fakat çok da fikir sahibi olmadan otistik çocuklara destek vermek için imza attığınız bir kampanyanın ucu bile rahatlıkla bu sektörü besleyebilir. Yetişkin otistiklerin yıllardır UDA/ABA’nın travmatik etkilerini tartışıyor olmalarına karşın, böylesine ana akımlaştırılmış bir şiddet her an her otistik çocuğun kapısını çalabiliyor.

Pek çok ayrımcılık türünün aynı kaynaklardan beslendiği bilinen bir şey. Örneğin ırkçılığın kölelik tarihiyle, köleliğin ise türcülükle koparılamaz tarihsel bağları var. Otizm özelinde, homofobi ve sağlamcılığın ne denli iç içe geçtiğini, “onarım” terapisi ekseninde bir kez daha fark etme imkanı yakalıyoruz.

Çocukken zorbalığa maruz kalmak

Otistik ve kuir kimlikler kesişimsel olabildiği gibi, pek çok ortak yönlerinin de olduğunu sürekli vurgulamaktan kendimi alamıyorum. Aslında otistik bir çocuk olmak, başlı başına “queer” yani azıcık “acayip” bir varoluş olduğu için, otistik çocukları doğrudan kuir çocuklar olarak değerlendirmek bile bana çok da zor gelmiyor. Bir biseksüel olarak erken yaşlarda heteroseksist bir dünyada aşırı dikkat çekmiyordum. Fakat bir otistik olarak, farklı olduğum anlaşıldığı için zorbalığa maruz kaldım. Yetişkin olduktan sonra, çocukken arkadaşlık ettiğim kişilerin nadiren hetero çıkması karşısında şaşkınlığım, bu zorbalıkların birbirimizi bulmamıza vesile olmasının bir kanıtı gibiydi. Akranlarımla ilişkilerimin tamamının benimle ve nöroçeşitli veya kuir arkadaşlarımla dalga geçmeleri üzerine kurulu olması o yıllar akıl yürütme sınırlarımı aşarken, gördüğüm muameleler, yetişkinlikte bambaşka tesirler yarattı.

Elbette zorbalığa uğrama gerekçelerim arasında her zaman toplumsal cinsiyet kurallarını anlayamamam da vardı. Otistikler, toplumsal kuralları, alistikler (otistik olmayanlar) gibi anlayamıyorlar. Hiyerarşik yapılar, özellikle de ikilikler bize çok anlamlı gelmiyor. O yüzden bunların aşırı karikatürize hallerini deneyimliyor veya komple ikiliklerin dışına taşıyoruz. Feminen-maskülen cinsiyet ifadelerinin niçin bu sınırlandırmalara tabii tutulduğunu ve nasıl biyolojik cinsiyetle özdeşleştirildiklerini anlamak otistikler için oldukça zor. Natrans ve/veya heteroseksüel otistikler de olsa da, LGBTİ+ kişilerin aynı zamanda otistik olması oldukça yaygın bir durum.

Yani anlayacağınız, pek çok otistik atanmış cinsiyetiyle rahat edemiyor. Benim gibi cis ayrıcalığı olan, atanmış cinsiyetiyle yaşayabilen, cinsiyet ifadesi feminen olan otistik bir kadın da mesela 30 yaşında hala she/her sıfatlarını kullanırken “başka bir şey” daha olduğunu yeniden anlayabiliyor. O başka şey “neurogender” yani nörocinsiyet, otizm özelinde de autigender/oticinsiyet. Bu şu demek: özelde otistiklerin ve genelde nöroçeşitlilerin beyinlerinin çalışma şekli, nörotipiklerden o kadar farklı ki, kimilerimizde bu başlı başına kendine özgü bir cinsiyet algısı yaratabiliyor. Otistiklerin çocukken ve ilerleyen yıllarda cinsiyeti performe ediş biçimleri de karikatürize veya atanmışın dışında olabiliyor. Hatta bu yüzden “cinsiyete uygun olmayan davranışlar” pek çok uzmanın erken dönem otistik tanı kriterleri arasında yer alıyor. Otistik lubunyalarla ilgili araştırmalar çok kısıtlı, fakat deneyim aktarımlarından yola çıktığımızda otistik trans sayısı o kadar yüksek ki, şahsen pek çok transın çocukken otistik tanısı alarak trans+ kimliklerinin görünmez kılındığını da düşünüyorum.

Kendine uygun sosyalleşme mekanları aramak

Otistikler için toplumsal olup da çok da anlaşılır olmayan tek şey cinsiyet değil elbette. Bizzat toplumsal olanın kendisi otistikler için bir bilmece gibi. Çünkü toplum nörotipiklerin sosyal yetilerine göre örgütlenmiş durumda. Bunlar göz kontağı, verbal iletişim zorunluluğu, açıkça beyan edilmemiş kuralları algılamak, hiyerarşik organizasyonlar gibi otistikler için oldukça zorlaşabilen nice sosyalleşme formlarını içeriyor.

Yaygın kanının aksine, otistiklerin elbette sosyal yetileri ve sosyalleşme ihtiyaçları var. Fakat otistikler, otistik sosyal yetilere sahipler. Oysa ki otistiklerin dahil olmak istedikleri sosyal mecralarda nörotipik sosyal yetilerden faydalanılıyor. Ayrıca otistiklerin destek ihtiyaçları ya da duyusal hassasiyetleri önemsiz kabul edildiği veya görünmez olabildiği için de kimi otistikler, sosyal durumlardan kaçınmayı öğreniyor. Elbette bu kaçınma süreci pek çok ayrımcı karşılaşmayı da içeriyor.

Otistik çocuklar ve LGBTİ+ çocuklar birbirlerinin çok benzeri deneyimlere sürüklendikleri için, yetişkin olduklarında birbirlerine benzer bir deneyim çıkınına sahip oluyorlar. Bu da otizm ve queer mücadelelerini doğal birer müttefik haline getiriyor. Fakat kuir ortamların kalabalık, gürültülü, hızlı ve hareketli hali pek çok otistiğin kolayca dahil olamayacağı, kimi otistikler için duyusal olarak mümkün olsa dahi sosyal olarak erişmesi zor bir gerçeklik yaratıyor. Oysa tıpkı LGBTİ+’lar gibi, otistiklerin de birbirini bulabilmeye, kurtarılmış alanlara erişmeye, seçilmiş aileleriyle bir hayat kurabilmeye ihtiyacı var. Otistikler için bilhassa sonuncusu oldukça önemli, çünkü az veya çok destek ihtiyaçlarımız olduğu için -mesela en basitinden ben telefonla konuşamıyorum ve bunu bazen benim için birilerinin yapması gerekiyor- partnerlerimizin, arkadaşlarımızın desteği günlük hayatla ilgili bir sürü konuda içine doğduğumuz ailelerden bağımsız olmamızı sağlayabilecek en önemli faktörlerden biri haline geliyor.

Toplumda kabul görmek için saklanma ihtiyacı

Buraya kadar birkaç kez vurguladığım gibi, yetişkin olma sürecinde ve yetişkin olduktan sonraki deneyimlerimiz lubunyalar ve otistikler olarak güçlü ortaklıklar içeriyor. Pek çok otistik, beden dismorfisi, yeme bozuklukları, anksiyete, travma sonrası stres bozukluğu, depresyon ve bağımlılıkla boğuşuyor. Hem geçmiş dönemin travmaları hem de düzenli duyusal sorunlar yaşıyor olma hadisesi, otistik yetişkinlerin günlük hayatta boğuştukları şeyleri saklamaya çalışmasıyla sonuçlanıyor. Saklamaya çalıştığımız şeylerin bir kısmı, örneğin stim hareketleri veya ekolali gibi şeyler otistikler için rahatlatıcı nitelikleri olan davranışlar olabiliyor. Otistik özellikleri baskılamaya çalışmak otistikleri duygusal çöküş (meltdown), kapalı çöküş (shutdown) veya otistik tükenmişliğe (autistic burnout) sürükleyebiliyor. Şahsen ben otistik olduğumu bir otistik dağılma (autistic breakdown) sürecinden sonra öğrendim. Çok kısa bir zaman aralığında, daha önce yapabildiğim pek çok şeyi yapamaz hale gelmeye başladım. Her işini kendi halleden, kimseden yardım istemeyi beceremeyen bir yetişkin olarak, aniden neden markete gidememeye başladığımı anlayabilmek oldukça uzun sürdü. Ara sıra konuşmayı unutmaya, sakarlık atakları geçirip her şeyi kırmaya, gergin anlarda bazen vücudumun kontrolünü tamamen yitirip ayakta duramamaya başladım. Bu süre zarfında eksik olan tüm vitaminlerimi, düşük olan tüm kan değerlerini toparlamaya çalışsam da, sorun tabii ki o yolla çözülmedi. Rutinim bozulduğu için, otizmin üzerine inşa ettiğim çakma nörotipik kişiliğim o esnada yerle bir olmaya başlamıştı. “Saklanmak” otistikler için bu boyularda ciddi yıkımlara yol açabiliyor olsa da, otistikler doğal davranış biçimlerini baskıya, şiddete ve ayrımcılığa maruz kalmamak için saklama ihtiyacı duyuyorlar.

“Maskeleme” denilen şey tam olarak bu. Otistik kişiliğini saklanma eylemi bilinçli veya bilinçsiz pek çok davranış kalıbını içerebiliyor. Maskelemek, nöroçeşitli bir kişinin, kendisinin üzerine nörotipik bir başka kişi inşa etmesi. Maskeleme bu bakımdan ayrımcılıktan kaçmaya çalışan bir eşcinselin hetero olarak kabul edilmek veya bir transın cis olarak kabul edilmek için benimsediği kimi davranışlarla benzerlikler gösterebilir.

Tam da bu yüzden, otistiklerin pek çoğu bir açılma sürecinden de geçer. Çocukken tanı alan kişiler veya yetişkinken otistik olduğunu öğrenenler için de geçerli olabilen bu süreç, herhangi bir LGBTİ+’nın dış dünyaya açılırken yaşadığı deneyimden çok da farklı sayılmaz. Bi+ olarak tamamen açıldığımda 17 yaşındaydım ve 29 yaşındaki otistik olarak açılmama birebir benzeyen bir rahatlama, korku, duygusallık, kafa karışıklığı duygu kokteyli deneyimledim. Tıpkı lubunya olarak açılmak gibi, otistik olarak dünyaya açılmak özgürleştirici olduğu kadar beraberinde pek çok ayrımcılıkla gelebilen bir süreç. Çünkü dış dünyaya gerçek kimliğinizi sunduğunuz zaman, dışarıdan nasıl bir suçlama gelebileceğini kestirmek epeyce zor. İçinde yaşadığımız toplumlar, gururla taşıdığımız kimliklerimizi bize karşı kullanmak için fırsat kolluyor. Bu tür ayrımcılıkla mücadele etmek için elimizdeki en güçlü araçlar ise dayanışma ve görünürlük.

Bu ortaklaşan tarihin ve deneyimlerin yanı sıra pek çok lubunyanın aynı zamanda otistik olması, otistik deneyimleri kutlamamız için şahane bir vesile. Otistik toplulukları arasında bilhassa trans ve non-binary deneyimler önemli bir yer tutuyor. Otistiklerin toplumsal pek çok şey gibi cinsiyeti anlayamıyor olması gibi sürpriz bir olgu yaratıyor. Bu ilginç kesişimsellik, Onur Ayının tam ortasında 18 Haziran Otistik Onur Günü’nün doğmasına da imkan yaratmış. Başta kendimi keşfetme yolculuğumda bana yoldaşlık eden Merhaba! Spektrum ekibi olmak üzere, tüm otistiklerin Otizm Onur Günü kutlu olsun!

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.