José Muñoz, Başka-zaman ve Başka-yerde

Tavia Nyong’o
Çeviri: Enis Demirer

Öncü queer kuramcının ardıl yaşamları üzerine

Ölümünün üzerinden geçen yıllar içerisinde, [Muñoz’un] kimi arkadaşları olarak güncel olaylar ve gullüm üzerinden bir araya gelirken, şu soruyu sorardık: “José olsa ne derdi?” Bu soruyu her soruşumuzda kahkaha atardık ve bu kahkaha birçok katmandan oluşurdu. Bu sorudaki bariz Evanjelist kamyon arkası yazısı göndermesinden ayrı —ki queer çetemizin bu yazılarla türlü, çetrefilli ailevi dolaşıklıkları mevcut— orada her zaman 2013 yılında ölen, çetemizin mukim nüktedanı, öncü queer kuramcı José Esteban Muñoz olmaksızın hayatın keşmekeşinin ne kadar daha zorlaştığının tatlı-sert ve sürekli aramızda dolaşan bir farkındalığı vardı. Günün hicivli sorusunu —“José olsa ne derdi?”— sorduğumuz zamanlarda cevabı asla tam olarak bilmezdik. Zaman zaman Muñozcu bir hazırcevap icat etmeye çabalayan yarım yamalak girişimlerimiz olurdu. Bizi asıl keyiflendiren şeyse Muñoz’un bahsettiğimiz meselenin tam kalbine konuşan esprili bir yorumda bulunduğu bir dünyayı düşlemekti. Bu queer şenliğimiz bir dedikodu kazanına benzetilebilir, ve hakkımızda söylenecek her şey söylenenlerdeki küçümseme haricinde gerçek olabilirdi. 

Keskin mizah, José’nin sadık bir biçimde hayalini kurduğu, radikal dönüşümlere acımasızca düşman bir dünyaya karşı bilediği bir silahtı. Sınıf indirgemeciliğine karşı duran bir solcu olarak, aynılık halinde değil de, farklılıkların çarpışması şeklinde deneyimlenecek bir komünizmi savundu. Queer müşterekler üzerine yazdığında, ani şekillerde “Brown hareketi” halinde çarpışan ve birlikte iş çeviren yaşamlar, hikayeler, amaçlar ve arzulardan bahsediyordu. Bu, “oransız” komünizm adını koyduğu, birbirimize nasıl dokunduğumuz ve bize nasıl dokunulduğu temelinde şekillenen kavramı bulduğu yerdi. Hayattayken yayımladığı son kitabı Cruising Utopia’da [Ütopya Çarkı] José, queer kolektifliğe hayat veren bir “başka-zaman ve başka-yer”den bahsetti. Bu “başka-zaman ve başka-yer” tümcesi, “şimdi ve burada” sözüne verilen bir başka doğaçlama Muñoz hazırcevabıydı. José’nin “başka-zaman ve başka-yer”i [then and there], (genelde İngilizlerin kullandığı) alışılagelmiş günlük dildeki “hemen orada… tam yerinde” anlamından oldukça zıt bir anlam ifade ediyordu. José için, marksist filozof Ernst Bloch’un yolunu takiple, “başka-zaman ve başka-yer,” tanımlanması oldukça zor ve fakat oldukça da hayati bir şeye işaret ediyordu: “henüz olmayanın” ufkuna işaret edecek siyasi ve yaratıcı çalışmayı gerçekleştirebilmek için çağrılabilecek “artık uyanık olmayan” bir dünyaya. Tabiri eğip bükerek yoğun bir felsefi silsileye yer açmak tipik bir José davranışıydı. Bazen queer teoriyle de ilişkili olan bir sözcük oyununun da ötesinde, José yüksekle düşüğü aynı anda kapsayabilen ve ciddi olanı absürt olana tabi kılabilen bir dili özellikle severdi. Sanırım bu yüzden olaylar ne zaman sadece onun getirebileceği türden dövüşken tanımlamalar gerektirse, sıkça onun artık boş olan sandalyesine dönerdik. 

Cruising Utopia yayımlandığı zamanın ve şimdinin ana akım gey pragmatizminin içerisinden muhalif bir azınlık pozisyonu çekip çıkardı. Bu tür bir pozisyonun bugün neye benzemesi gerektiği, şüphesiz kendimiz için cevaplamamız gereken bir soru. Fakat Muñoz’un renkli queer* eleştirisine yaptığı süregiden katkılar da bu minvalde azımsanmayacak ipuçları içeriyor. José Cruising Utopia’yı yazarken, kendisinin de bize kısa bir süre içinde “başka-zaman ve başka-yerden” konuşan namlı queerler kervanına katılacağını öngörmüş olabileceğini hayal bile edemiyorum. Kesinlikle bu kadar erken değil. Kaybının ardından geçen yedi yıldan biraz daha uzun süre zarfında queer ve ırk siyasetinde pek çok şey değişti, fakat bu değişimler yalnızca —şimdi ölümünün ardından yayımlanan üçüncü bir derleme olan (yoldaşım Joshua Chambers-Letson ile birlikte derlediğim) Sense of Brown’a [Kahverenginin Hissi] da uzanan— eleştirel bir külliyatı onaylamış oldu. On beş yıllık bir süreye yayılan, dersler ve denemelerden oluşan Sense of Brown, José’nin uzun süredir beklenen, Latin çalışmalarına bir kitap uzunluğunca yaptığı katkısı olacaktı. Aynı zamanda bu kitap onun, kahverengiliğin herhangi bir kimlik kategorisi, özellikle de devlet tarafından verilen ya da empoze edilen kategoriler tarafından kapsanıp kapsanamayacağı çeşitli durumlara dair mülahazaları niteliğinde olacaktı. Her ne kadar bu projeden kimi denemeler yaşadığı sırada basılmış olsa da, kitap için bu mümkün olmadı. José’nin Latin öznelere dair müdahalelerinde duygulanım ve estetiğe gözlenebilir ve demografik olana nazaran öncelik verdiği hesaba katılacak olursa, Sense of Brown’un tamamlanamamış bir kitap olarak kalması duruma üzücü de olsa uyuyor. Daha erken bir zamanda yaptığı, queerliğin her zaman ufukta olması önermesine aykırı bir biçimde, kahverengiliğin her zaman burada olduğu varsayımı, (kısmen de olsa) post-ırkçılık kisvesi altında siyah karşıtlığının üzerini örten “Amerika’nın kahverengileşmesi” söylemine doğrudan bir muhalefet amacı taşıyordu. Fakat bu aynı zamanda, sürekli şekil değiştiren beyaz üstünlükçülüğünün şiddetinin karşısında, eleştirel düşüncenin esnekliğinin korunmasında ısrar etmek anlamına geliyordu. 

———

Havana’da doğdu, Kübalı sürgünlerin yoğunlukla yaşadığı Hialeh, Florida’da büyüdü, Sarah Lawrence ve Duke Üniversitesi’nde eğitim gördü, ölümüne kadar New York Üniversitesi performans çalışmaları bölümünde başkan ve hoca olarak çalıştı; José Esteban Muñoz ABD imparatorluğunun vahşi gerçeklerinin, sürgün Kübalı bilincinin ırksal fay hatlarının ve latinlik (latinidad) konseptinin —ABD özelinde veya küresel Kuzey bağlamında— barındırdığı çelişkilerin farkındaydı. Kendisini, gayet kendinden emin bir biçimde Siyah radikal geleneğinin, yani ortodoks Marksizmi kölelik ve köleliğin ardıl yaşamlarıyla daimi bir gerilimde tutan bir analitik düşünce geleneğinin öğrencisi olarak görürdü. Yaşamının son döneminde, kahverengiliğe dair siyahlık, Asyalılık ve yerliliğe dokunup konuşabilecek fakat bunlardan herhangi birini şekilsiz bir tek kimliğe indirgemeyecek yeni, kapsamlı bir yaklaşım geliştirmeye çalışıyordu. Her zaman onunla bağdaştırdığım —ve aslında onun bana öğrettiği— bir kelime azınlıkçı. Demografik bir azınlıktan farklı olarak (ki zaten beyaz olmayan insanların küresel çoğunluğu da bu şekilde düşünülemez) azınlıkçı pozisyonu, düzgün veya arzu edilen vatandaş özne temsillerinin politik olarak dışarısında kalan alanı irdeler. Demokratik sosyalizmdense anarşizme yakın bir biçim olarak azınlıkçı siyaseti, geç yirminci yüzyıldan iki büyük örnek olan Detroit’teki Devrimci Siyah İşçiler Birliği ve İtalya’daki Autonomia Operaia (Otonom İşçiler) ile benzeşir. İktidara karşı bir duruş olarak direnişten redde geçiş yapıldığında nelerin imkan bulabileceğini sorar. Bu bağlamda azınlıkçı pozisyonu, modern iktidarı baskıcı olduğu kadar üretken bir mefhum olarak ele alan Foucault’dan etkilendiği gibi, bir başka Fransız filozof olan Gilles Deleuze’den de etkilenmiştir. Makro ölçekten mikro ölçeğe geçerken, “kitlesel olandan” “molekülere” doğru giderken (Deleuze ve radikal çalışma arkadaşı Guattari her zaman güzel bilimsel mecazları sevmişlerdir) Deleuze, fiili ve potansiyel olana ve oluş durumlarına endeksli politik bir düşünüş biçimini savundu. Azınlıkçı siyaseti dilek kipindedir; Samuel R. Delany’nin çok yerinde cümlesiyle bu siyaset, “anlam silsilesine bir gerilim” yükler. 

“Deleuzecülük hapından” hiç içmediğine dair esprileriyle bilinen Muñoz, azınlıkçı kavramını kendisinin yaptı, ve bu kavramın içeriğini derinleştirdi. İlk kitabı Disidentifications: Queers of Color and the Performance of Politics [Kimliksizleşmeler: Renkli Queerler ve Siyaset Performansı] bu projesini tamamıyla orijinal bir azınlıkçı performans sanatı toplaması [assemblage] vasıtasıyla duyurdu ve bu öyle ya da böyle performans çalışmaları alanının yenilenmesine de ön ayak oldu. Roderick Ferguson ve Gayatri Gopinath gibi eleştirmenlerle birlikte Muñoz, alanı “uygun bir biçimde politik” olana bırakmayı reddederek renkli queer aktivizmi estetiğinin kültürel politikası için temel yapı taşlarını dizdi. Bu kitap 1990’larda, toplumsal ve kültürel sol arasındaki ayrışmaların özellikle hissedildiği bir dönemde ortaya çıktı. Son yıllarda kültürel siyasetin —örneklerini kaideler üstünde duran beyaz adamların alaşağı edilişinden ve müzelerin sanat koleksiyonlarının dekolonize edilip memleketlerine geri gönderilmelerinden 2020 yazındaki Siyah Yaşamları Değerlidir eylemlerinde Siyah femme estetiğinin merkeziliğine kadar her yerde gördüğümüz— dirilirmişçesine yeniden dönüşü, bize bu “sembolik” yaklaşımlara yalnızca yirmi yıl önce sol içerisinde duyulan şüpheciliği veya topyekün reddi unutturmamalı. Seçimler, uzmanlık, politika ve taviz etrafında örgütlenen çoğunlukçu siyasete yönelen azınlıkçı meydan okuma, hakikaten de yoktan var olmuş gibi gözüküyordu. 

Renkli queer eleştirisini günümüzün başkaldırılarıyla ilişkilendirirken akademisyenleri toplumsal hareketleri var eden kimseler olarak konumlandırmıyorum. Aksine, Muñoz’u okumak bize toplumsal hareketleri, alışılagelmiş politik veya entelektüel aklın doğasına aykırı yönlere gittiklerinde dahi tespitleme, kabul etme ve desteklemeyi sağlayacak derecede hassas akademik yordamlara değer vermeyi öğretiyor. Amerikan yaşamında tartışıldığı haliyle siyaset, sıklıkla bizleri azınlıkçı hayatta kalışın kendisinin politik olduğu gerçeğini idrak etmekten alıkoyuyor. Siyasetin hakim ampirik ve psikolojik yorumlanış biçimleri azınlıkçı pozisyonun başkaldırısını massetmeye sebebiyet verebilir. 2020 yılında Trump’ın Siyah, kahverengi ve LGBT seçmenden aldığı oy desteğindeki iddia edilen artış karşısında basındaki yorumcuların sıkıntısını düşünün. Politik olana azınlıkçı bir yaklaşım, bu türden bir verinin bütünlüklü olduğu varsayımıyla yapılan okumalara karşı bizleri dikkatli olmaya çağırabilir; sonuçta bu verinin kendisi bütünlüklü olmayı reddeden bir durumu temsil etmeye kalkışıyor. Ampirik olanın metodolojik üstünlüğünde diretmek tam da bunu aşan veya bununla kıyaslanamaz konuların es geçilmesine sebebiyet verebilir. Muñoz’un betimlediği biçimiyle —örneğin HIV/AISD aktivizmini ele aldığı zamanlarda— renkli queer siyaseti hiçbir zaman verili, kim olduğumuza dayalı bir kavram değil; bundan ziyade oluşum aşamasında, zaman zaman isimsiz bile olan, üzerinden harekete geçilebilecek bir yakınlık hissinin sonucu. “Harekete geçme” tanımı bile onun sıklıkla politik veya aktif addedilmeyen duygular ve duygulanımlara yönelttiği dikkatinin derinliği ve kapsamını küçümsüyor olabilir. Bunu Disidentificaitons’ta yazdığı satırlarda çok güzel açıklıyor ve diyor ki, melankoli, “aktivizmi sönümlendiren, kişinin kendini sürüklediği bir ruh hali değildir. Daha çok, kimliği (yeniden) inşa etmemize ve ölülerimizi bizimle birlikte onlar adına —ve kendi adımıza— girişmemiz gereken savaşlara götürmemize yardım eden bir mekanizmadır.”

———

Bu son satırı okurken sıklıkla ölülerle aramızdaki, ölülerin isimleriyle bizimkiler arasındaki bu geçişken ilişkide takılı kalıyorum. Özdeş olmayanlar arasında böyle bir bağlantı kurmak, Muñoz’la birlikte paylaştığım, kendine özgü performans çalışmaları alanının kalbinde yer alıyor. Performans demek icra etmek, bir işi sonuna kadar götürmek demek. Fakat eğer tanımı buysa, hiçbir performansın gerçekten tamamlanamayacağını, en azından (şair ve eleştirmen Fred Moten’in ısrarcı olduğu üzere) tek bir figür tarafından bunun mümkün olmadığını hesaba katarsak, o zaman bir performans aslında hiçbir zaman tam anlamıyla gerçekleşmez. Yas mefhumu, performansın siyasetinden ayrılabilir değildir: ona nakşedilmiştir. Günümüzde performatif kelimesi o derece sömürüldü ki, belki de bir süreliğine ondan vazgeçmemiz en iyisi olacaktır; özellikle de başta amaçlanan anlamının aksi —hiçbir şey yapmaya yaramayan gibi— anlamlara büründüğü bağlamlarda. Fakat ilginçtir ki, Muñoz gibi kelimelerle onlarla sahiplenici bir bağ kurma düşüncesinden vazgeçecek derecede derinden ilgilenenler için kelimelerin bir şeyler veya hiçbir şey yapıp yapmadığı meselesi çok da önemli değildir. Kelimeler, materyal dünyamıza içkin şeylerdir. Dağınık, sıvışık ve gevelenmektedirler, ve zaman zaman delerler. Bu anlamda kelimeler kahverengidir, yeryüzü kadar kahverengi. Eğer Muñoz müşterek dile —ve C.L.R. James ve Paolo Virno gibi eleştirmenlere— özellikle dikkat eden Marksist teori geleneklerinden düzenli olarak yaralanıyorduysa, bu kendisi de aynı dikkati verdiği içindi. Özellikle de dilin dağınık çalışma biçimini —ve bu yolla daha da dağınık dünyalara kapı aralama potansiyelini— düzenli olarak silebilecek tavırlara karşı gözü açıktı. Sürekli tekrar edilen, ve bu sebeple de asla içerilemeyen performativite kavramı da bu anlamda steril olanı kirli olana bağlı tutmak için bir şanstı. 

Sıkça bahsedilen makalesi “Ephemera as Evidence” [Delil Olarak Efemera] buna güzel bir örnek oluşturuyor. Women & Performance [Kadınlar ve Performans] dergisinin “Queer Acts” [Queer Edimler] üzerine özel sayısı için giriş olarak yazılan “Ephemera as Evidence,” sanatçı Tony Just’ın ürettiği bir dizi görselin yakın bir okumasıyla başlıyordu. Bu görselleri üretmek için Just, adı çıkmış çark mekanlarındaki umumi tuvaletleri (İngilizce queer lügatinde “tearoom” denilen) tespit etmiş ve fotoğraflarını çekmeden önce tuvaletleri bir güzel temizlemişti. Sonuç, Muñoz’a göre,

yalnızca bu tekinsiz mekanı ve anonim seks edimlerinde bulunmuş hayaletimsi bedenleri veya Just’ın bunların ardından gelen performansını değil, aynı zamanda onun belgeleme edimini de gösteren bir fotoğraftır. Bu genişletilmiş performans, birçok açıdan “queer edime” bir örnek teşkil eder. …Tearoom seksinin yaşam havzasına, genellikle yarı-kamusal olacak şekilde gölgelenmiş bu mekana bakar ve burayı kendi sınırlı çevresi dışında da okunabilir kılar. Fakat bunu değilleme yoluyla, azınlıkçı tarihlerin maruz bırakıldığı sistematik silinmeye işaret eden ikinci bir silme işlemi yoluyla yapar.

Bu alıntı iki açıdan bana özellikle Muñozcu geliyor. Birincisi, estetiği genelde yaptığımız üzere “canlı” olanın ötesinde bir yerden düşünmek amacıyla “performansın” anlamının genişletilerek kullanılması. Performans böylece bütünleşik olmayan bir zamana doğru genişliyor. Tespit ettiğim ikinci nokta ise Muñoz’un değillemeye olan ilgisi: Just’ın queerliğin delillerini nasıl sildiğine, çarkın lekelerini nasıl aşındırdığına ve sonuçta ortaya çıkan soyut imgeyi bu zor yoluyla silmenin bir izi olarak nasıl sunduğuna dair bir ilgi. Muñoz bu şekilci hareketi, “izlerin, parıltıların, kalıntıların ve eşya parçacıklarının peşinden gitmeye meraklı” bir queer anlam üretme sürecinde efemeranın değerinin güçlü bir savunusuyla bağlantılıyordu. Ampirik olan yalnızca kendiyle özdeş olan olgulara değer verirken, efemeral olan anlamın zaman ve mekanda serpiştirilip yayılmasına değer verir. Efemeral olan birbirimizle beklenmedik biçimlerde rastlaşma olanağımıza değer verir. Just’ın el değmemiş klozet fotoğrafına bakarken —ki fotoğraf öyle sıkışık bir şekilde kırpılmış ki Muñoz’un bu fotoğrafları gösterdiği arkadaşlarına göre görüntü bir “meme”, “meme ucu”, “anüs” veya bir “göbek deliği” ile karıştırılabilir— Muñoz, artık uyanık olmayan kalıntıları ve parçacıkları yeniden görüntüye sokan bir okuma icra etmiş oldu. 

José olsa ne derdi?

Eğer bu size estetikçilik gibi gelirse, yanılmazsınız. Fakat bu, şeylerin o anda oluş biçimlerinden (sanatın dışlayıcı tanımlarının devamlılığını sağlayan kurumlar da dahil) radikal biçimde hoşnutsuz olma haline dayalı bir estetikçilik. Muñoz’un nefret ettiği şeylerden birisi de kendi deyimiyle “gey pragmatizmi,” ya da (Lisa Duggan’a atfen) homonormativite ve (Jasbir Puar’a atıfla) homo-milliyetçilikti. Pete Buttigieg’in suni kamusal yükselişi bizler için “José olsa ne derdi?” anlarından birine sebebiyet verdi. (Benim buna cevabım Buttigieg’in Marksist babasının oğlunu cinsel yöneliminden ziyade neoliberal kötü politikalarından dolayı reddetmesiyle bir şekilde bağlantılıydı.) Cruising Utopia’da Muñoz’un “evlilik ve belki daha da kötüsü ordu hizmeti gibi şüpheli kurumlara katılım hakkı için gürültü koparan queerlere” taktığı lakaplar vardı. Ya da kabinede bakan olanlar için. “Yoz ve iflas etmiş bir toplumsal düzene yalnızca dahil olmayı” hedefleyen bu türden pragmatik bir siyaset, ortodoks solun “seks radikalizmini kolektif siyasetten bireyci ve önemsiz şeylere doğru yön değiştirmek” olarak algılayışının farklı bir çeşidinden başka bir şey değildir. Solcu eleştiri haklı ve haksızdı: Muñoz’un hem siyasette hem de estetik alanda yeniden açığa çıkarmak istediği radikalliği metalaşmış yaşam tarzlarıyla bir tuttu. Bu radikalizmi ben bugün gittikçe artarak hissediyorum, özellikle de trans siyaseti ve karşılıklı yardımlaşma siyasetinde. 2019’daki kaçak Queer Özgürlük Yürüyüşü’nde yürürken Muñoz’un posterlerinin mücadelenin Marsha P. Johnson gibi başka ikonlarının yanında havada tutulduğunu gördüğümde sersemlemiştim, ki bu durum Muñoz’un işlerinin son iki yılın Siyah ve kahverengi trans ve queer radikalizmini nasıl önden sezen bir aydınlatıcı etkisinin olduğunun altını çizer nitelikte. José olsa ne derdi?

Sezgi nedensellik anlamına gelmez ve aydınlanmak da kimlik değildir. Daha geç dönem yazılarında Muñoz, “kahverengi insanlar, yerler, duygular, sesler, hayvanlar, mineraller, bitkiler ve diğer nesnelerden” meydana gelen “kahverengi müşterekler” fikrini önerdi. Bu tuhaf bir karışım ve öldüğü sırada Muñoz bunu tam da yeni yeni açıklığa kavuşturmaktaydı. Onun düşüncesindeki queerlik burada genişletilmiş anlamda bir asilik ve serserilik olarak, aynı zamanda da “sapkın” edimlerin ve arzuların tekil bağlamında anlaşılmalı. Bu asla tüm kahverengi insanların queer olduğu iddiası ya da kahverengilikle queerliğin eş anlamlı olduğu iddiası gibi bir şey değil. Bu makale, eğer herhangi bir okuyucuyu bu sonuçlara ulaştırıyorsa amacında tamamen başarısız olmuş demektir. Muñoz queerliğin, siyahlığın ve kahverengiliğin farklı analitik ve dikkatli çözümleme taleplerine sıkı sıkıya bağlıydı. The Sense of Brown bu kimlikler arasındaki kolay geçişlerin etrafından dolaşıp, materyalist bir analiz konusunda ısrar ediyor. Latin kökenli, Hispanik ve göçmen gibi yetersiz adlandırmalar altında dert çeken ve parıldayanların yaşamlarına sıkı sıkıya bağlanıyor. Muñoz’un kahverengilik anlatısı yerlici beyazcılık tarafından başkalarının “usul ve gündelik yaşam biçimleri” üzerine atılan bir “meşru olmama hissinden” ileri gelir. Bu his, göçmen karşıtı ırkçılık tarafından “birinin mekansal koordinatlarına itiraz edilmesi yoluyla” ve “birinin ikamet hakkına meydan okuyarak” sağlanır. Kahverengi müştereklerin queerliği, eğer bu kavram bir şekilde işe yarayabilecekse, bu şiddetin “baskısı ve yoğunluğu altında müşterek bir serpilme kabiliyeti” gösterebilmekten gelir ve insanların devamlı karşılaştığı “değersizleştirme ve şevk kırma” girişimlerinden kaçabilmelerine benzer bir şekilde iş görür. 

Şevk [verve] kelimesini çok seviyorum. Sapmak [swerve] kelimesine benziyor. Bir konudan ötekine sapmalı ve bunların birbirine eklemlenemiyor oluşunun tadına varabilmeliyiz. Şevk, içinde geçtiği yoğun, efsunlu açılış paragrafında kritik bir iş yapıyor. Şimdi etimolojisini kurcalarken şevk [verve] kelimesinin Fransızcada güçlü anlamına gelen verve’den veya daha da geriye gidince Latincede kelimeler anlamına gelen verba’dan geldiğini görüyorum. Kelimeler. Zayıfların silahları olarak kelimeler. Kahverengi müştereklerin onun şevkini kıracak güçler için güçlü kelimeleri olacak. 2020 yazı boyunca ABD’de ve dünyada dövizleri bezeyen “Siyah Trans Yaşamları Değerlidir” gibi güçlü kelimeler. Siyah ve kahverengi trans ahali, kurumsal Onur Yürüyüşü’nün maskesini alaşağı edip New York’taki Haziran anmasını —hatırlayabildiğim kadarıyla ilk defa— polise karşı ayaklanma köklerine geri döndürdüğü sırada radikalizm ruhunu yeniden canlandıran kelimeler. 

Bu şevk üzerine Muñoz’la birlikte düşünmek, kaçınılmaz olarak onun gey pragmatizmi ve asimilasyonculuğuna karşı nefretinin biz ihya edilememiş gey solu için nasıl bir umut ifade ettiği üzerine düşünmek de demek. Eğer bu boktan dünyayı kökünden bozmakla aktif olarak uğraşmıyorsak, kaçınılmaz olarak dönek, sapık ve toplumsal normlara kafa tutan bir queer ve hatta trans yaşamı imgesine daha ne kadar tutunabiliriz? Bu kökten bozum için kelimeler önemli, ki tam da bu yüzden camp ve mizahın başka biçimleri de bu işle asla ilgisiz değil. Freud’un öğrettiği üzere mizah, yoğunlaşmış bir saldırganlık hali; fakat aynı sebeple Virno’nun önerdiği gibi bir yaratıcılık hali de olabilir. Şevk muhtemelen öğretilemez, fakat aktarılan bir şey olabilir ve olmalıdır.

Muñoz 2013 yılında, Barack Obama’nın ikinci dönemindeki ilk senesinde öldü. Donald Trump’ın siyasi yükselişini ve faşist başkanlığının mümkün kılmasıyla beyaz milliyetçiliğinin metastaz yapmaya başlamasını görecek kadar yaşamadı. Siyah Yaşamları İçin Hareket 2013 yılında, George Zimmerman’ın Trayvon Martin cinayeti davasında aklanmasının ardından yeni yeni şekilleniyordu. José’yle Zimmerman’ın Peru kökeni üzerine ve bazı göçmen Latin topluluklarında öykünülen bir beyazlığın nasıl ölümcül bir siyah düşmanlığı vasıtasıyla yaşanabildiği üzerine konuşmalarımızı hatırlıyorum. Katıldığı bir akademik konferanstan eve dönerken attığı ondan aldığım son mesajında, benimle acil olarak Afropesimizmi hakkında konuşmayı dilediğini belirtiyordu. Şimdi ancak zamanında yazmış olduğu sayfaları karıştırırken ya da kendi kafamın içinde devam ettirebildiğim onunla sonu gelmemiş olan konuşmalarım sırasında çalışmaları boyunca geliştirdiği, “beyazlık, kendisini kanun olarak konumlandıran duygulanımsal bir düstur olarak anlaşılabilecek kültürel bir mantıktır” gibi kahverengilik projesinin başlarında yazdığı bir makalede yaptığı öngörülü yorumun işaret ettiği türden keskin gözlemlerinden bir şeyler öğrenmenin sonu asla gelmiyor. Beyazlık üzerine bu alıntıyı bu günlerde çok düşünüyorum; yalnızca farklılığı neoliberal bir çok kültürlülük üzerinden idare etmeye çalışan çoğunlukçu kurumlarla uğraşırken değil, aynı zamanda beyaz eleştirmen ve aktivistlerin ırkçılık karşıtlığı polisliğine soyunurkenki coşkularıyla yüzleşirken de düşünüyorum. 

Muñoz’un çokça katkıda bulunduğu renkli queerlik üzerine entelektüel birikim bir tartışma ve itiraz konusu olmaya devam edecek, ki bu kendi içinde oldukça iyi bir şey. Ben kendi adıma bu birikimin faydası bakımından miadını doldurduğuna inanmıyorum, her ne kadar bugünün gereklilik ve tutkularına göre kendini yeniden dile getirmek için sürekli ve dikkatle çalışması gereken bir radikal düşünce soyuna ait olduğunu görüyor olsam da. Biz gerçekten de ölülerimizi, onlar adına mücadele etmemiz gereken yeni savaşlara taşıyoruz, fakat bu mücadeleyi kendi adımıza da veriyoruz. 

__________

Tavia Nyong’o, Yale Üniversitesi’nde tiyatro ve performans çalışmaları bölümünün başkanı ve hocası, Amerikan çalışmaları hocası ve Afrikan-Amerikan çalışmaları hocası. En yeni kitabı Afro-Fabulations: The Queer Drama of Black Life [Afro-Uydurmacalar: Siyah Yaşamın Queer Draması]. 

Bu yazının İngilizce orijinali 10 Şubat 2021 tarihinde “José Muñoz, Then and There: On the afterlives of the pioneering queer theorist” başlığıyla The Baffler’da yayımlanmıştır.

* Orijinal metindeki queer of color’ı Türkçe’ye renkli queer olarak çevirdim. Beyaz olmayan queer olarak çevirmek de mümkün fakat bu kullanımın beyazlığı bir norm olarak yeniden tahkim ediyor olabileceğini düşünerek renkli tabirini kullanmaya karar verdim.

Metnin son okumasını yapan Bawer Murmur’a teşekkürler.

Foto: Wikipedia Commons

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.