ğ Raporu: 2020’de LGBTİQ+ Sineması

Umur Çağın Taş

Gökkuşağı renklerinin 18+ kabul edildiği Pleasantville cosplayinden farksız bir günden daha herkese merhaba! Liste yapmak için bahane arayangillerin kulüp başkan yardımcısı olarak (tabii ki de başkanımız Letterboxd‘ı Türkiye’ye getiren zat-ı muhterem), pandemi sebebiyle her şeyi evden izleyebiliyor iken her LGBTİ+’larla ilgili filmi tüketmem lazım diyenlere bir özet çekmek üzere karşınızdayım bugün. Sene boyunca büyük bir çoğunluğu “çocukları LGBTİQ+’ya özendirip yoldan çıkaracak” yasal platformlarda seyircisiyle buluşan, kurgusalı belgeseli fark etmeksiniz neredeyse iki deste yapım. Hepsini önermediğimi ama eksik de kalmayın canım dediğimi düşerek giriyorum meseleye. Hadi sağ ayakla…

DATING AMBER

Amazon Prime’ın katalogunda yer almasına rağmen Türkiye’ye uğramayan içeriklerden Dating Amber, ana akım queer büyüme öykülerinin en yeni örneği. Ancak öncülleri Love Simon ya da Alex Strangelove kadar konuşulamadı ne yazık ki. Cazibesi kendinden sebep doksanların İrlanda’sında birbirlerine sakal olmayı kabul etmiş gey bir oğlan ile lezbiyen bir kızcağızın kanatlarını çırpmak için gün saydığı, dolap kapağı kırmaya ramak kalınan o zaman aralığında geçen kalbi kocaman bir hikâye. İçerisinde Catastrophe izleyicisinin de yakından tanıdığı bir adet Sharon Horgan barındırmakta ayrıca. Bir daha aynı hevesle yürüyemeyeceğimiz yolları hatırlayıp hem bol bol kahkaha atmak, hem de göz yaşı kanallarını temizlemek isteyenlere önerilir. 

MONSOON

Henry Golding’in yaşayan en ____ (buraya istediğiniz şekilci sıfatı getirebilirsiniz) erkeklerden biri olduğunu anlamamıza yardımcı olan Monsoon, ailesi vefat ettikten sonra onların doğduğu topraklara dönüp geçmişiyle ve kültürüyle iletişim kurmaya çalışan genç bir adamı anlatıyor. Elbette burada mevzubahis ülkenin Vietnam olması sebebiyle işin içerisine savaşın jenerasyonlar üzerindeki tesiri ve ABD’nin siyah yarısının verdiği kayıplarla alakalı bir takım politik gözlemler de girmiş. Peki aşk var mı aşk? O da var. Ülke değiştirip ailevi trajedilerin dibine batınca nefeslenmek isteyen esas oğlanımız tek gecelik birliktelerinden birinde yanlış zaman, yanlış ülke dedirtecek bir eşleşme yaşayınca öykü yeni dallar budaklar kazanıyor. 

HAPPIEST SEASON

Milyonlarca heteronormatif Noel filmi çekildiği için gaslighting soslu queer bir ilişkiyi, ailesine açılmakta zorlanan tarafın partneri üzerinde kurduğu baskıyı ve aile içi nice problematik dinamiği “tatlı” göstermeye çalışan Happiest Season‘ı affedebiliriz diye düşünüyorum. Evet, neresinden tutarsanız tutun yanlış bir portre var burada. İdeale aş ermiyor olsak da queer anlatıcıların ana akıma atılan ilk büyük adımlarında bu tür manevralar yapması üzüyor hepimizi. Ama Daniel Levy’ın herkesin ailesinin ve açılma hikâyesinin başka olabildiğinin altını çizdiği konuşmasından tutun Aubrey Plaza ile Kristen Stewart’ı evermek istediğimiz anlarına kadar dört başı queer, janjanları kırmızı yeşil bir şenlik de mevcut. Göz yummuş gibi yaptık, gitti!

AMMONITE

Happiest Season‘dan hemen sonra Ammonite’ı konuşmam da benim madilik biçimim olsun. Bakın lezbiyen sevdaların geçtim yaşanmasını, partner bulmanın bile zor olduğu 19. yüzyılda nice queer filmlerin yapamadığını beceriyor Ammonite; karakterini anlıyor, dinliyor. Oscar ödüllü Kate Winslet ve bir gün altın heykelcikle buluşacağına can-ı gönülden inandığımız Saoirse Ronan’ı barındıran yapım geçtiği yer sebebiyle anlamsızca Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi’ne (Portrait de la jeune fille en feu) benzetilse de meselesi başka türlü. Burada öğrenciyken öğretmen olan bir lezbiyenin güncesi var aslında. Hırçınlıkları, sessizlikleri bunları düşününce anlam kazanan filmi God’s Own Country ismindeki queer taşra masalını çekmiş Francis Lee’nin yaptığını da not düşeyim.

KAJILLIONAIRE

Trans bir arkadaşımın gözümü açması sonrası trans deneyimin emarelerini taşıdığını keşfettiğim Kajillionaire de bu konuda çok net davranmamasına karşın yılın en nihayetinde queer bir yere varan filmlerinden. Başlangıçta Evan Rachel Wood’un oyunculuk tercihlerini garip bulmanız mümkün. Ancak söz veriyorum, son durağa geldiğinizde bütün hepsi anlamlanıyor bu sıra dışı dramedide. Bağımsız sinemanın sevmeye doyamadığımız yönetmenlerinden Miranda July’ın imzasını taşıyan yapım her şeyin ötesinde içine doğduğu düzeni kabul etmekte zorlanan ve hatta kabul etmeyi reddeden, ailenin sadece kandaşlıktan ibaret olmadığını düşünen herkese de hitap etmekte ayrı olarak. 

DISCLOSURE

LGBTQ+ olarak görünürlüğümüzün artmasının ardından kendi komünitemiz içerisinde tarih boyunca klanımız tarafından bile hep yokmuş veyahut başka bir zümreymiş gibi davranılan transları dinlemeyi nihayet öğrenebildik. Koskoca terfakademisyenler, kendi küçük dünyalarında yargı dağıtıp kimin kadın olup olmadığına karar veredursun Disclosure, ana akım medyadaki trans imajınının sorunlu geçmişini ve bugün geldiğimiz noktada neyin değişip değişmediğini anlatıyor. Kuir deneyimin ne olduğu hakkında en ufak bir fikri olmayanın dahi, ismen tanıdığı ünlü trans oyuncular, modeller, ikonlar eşliğinde nasıl düşünmesi gerektiğine dair bir eğitim olarak da özetlenebilir hatta. Lütfen ama lütfen izleyin, izletin!

ÉTÉ 85 

Beyaz geylerin favori yönetmeni François Ozon’dan başı sonu problematik bir eşcinsel büyüme hikâyesi daha gelmiş. Neyse ki Fransa’nın Ferzan Özpetek’i, Türk-İtalyan(?) benzeşinin yaş ayrımcılığına sahip değil de nispeten kafası açık bir şeyler izleyebiliyoruz. Sinemasının Xavier Dolan’a da (bir başka beyaz gey favorisi) ilham olmuş köklerine dönerek, kişisel olduğu iddia edilebilecek mevzulara girmiş bu sefer. Yazı seven, seksenlerde evine gittiği arkadaşının annesinin yanında soyunup cinsel organıyla ilgili yapılan övgüye aldırış etmeyerek gülüp geçen reşit olmamış herkesin filmden kendine bir şeyler bulabileceğini düşünüyorum. Travma neydi? İstismar neydi? Gülüp geçilecek şeyler değildi, orası kesin.

BAD EDUCATION

Bad Education‘ın ne kadar queer olduğu tartışmaya açık. Hatta verdiği imajı negatif bulup yerden yere vurmak isteyeni de sahneye alabiliriz. Yalnız gerçekten de yaşanmış olaylara dayanan bu HBO menşeli filmde, kamu fonlarını cebine indiren okul yöneticisi rolüyle Hugh Jackman dolabından çıkamamaya mecbur kalmış bütün bir kayıp jenerasyonu kariyer zirvesi olarak görülebilecek performansıyla çok iyi temsil ediyor. Zaten anlı şanlı bir hayal kırıklığı resitali Bad Education. Yıllarca yeşil kağıt parçalarıyla inşa edilmiş o güvenli duvarların nitelikli dolandırıcıların üzerine yıkılmasına odaklanıyor. ABD’deki eğitim sistemini şişleyen senaristi de bizzat bu olayların geçtiği liseden mezun olması da tatlı bir bilgi olarak hafızaların bir köşesine iliştirilsin.

RIZI

Herkese hitap etmeyen sinemacılar listesinin zirvesini zorlayan Tsai Ming-liang, neredeyse diyalog barındırmayan Rizi’de beyanını bilmediğimiz bir bey ile bir seks işçisi üzerinden kurulan bir kontrastı izletiyor. Büyük ev, küçük ev. Büyük mutluluklar, küçük umutsuzluklar. Büyük çıkmazlar, küçük düşler. Bu kontrastta herkesin yalnız olduğunu ve yalnızlığın da hepimizi eşitlediğini söyleyen sosyal sınıfı, aileyi, geçmişi yok sayan bir şuursuzluk yok değil. Ama yedinci sanattan ziyade şiir gibi durmak isteyen filmlerde bu tür derin okumalara girişmenin de bir anlamı yok zaten. Rizi, yönetmenin seyircisine istediğini veriyor. İyi bir sinematografi, diyalogtan çok atmosfere dayalı bir sinema ve kösnül bir masaj.

CIRCUS OF BOOKS

Çoğumuzun queer bireylerle alakalı tarihini filmlerden, dizilerden, kitaplardan bildiği Los Angeles’ta uzun yıllarca hizmet vermiş porno dükkanı Circus of Books‘un dünü ve bugününü anlatıyor Netflix damgalı bu belgesel. Mağazanın işletmecileri Karen ile Barry Mason’ın profesyonel iş hayatına girişleri, içine daldıkları komüniteden bağımsız sürdükleri hayat ve ticari öngörülerinin genel bir özeti diye de düşünülebilir en sevdiğimiz drag queenlerden Alaska’nın zamanında burada çalıştığı için karşımıza çıktığı yapım. Lakin bizi ilgilendiren esas kısım ikinci yarıda sanki. Dindar bir ailenin kızı olarak büyüyen Karen’ın böyle bir dükkanı işletiyor olmasına karşın oğlunun kimliğini inançlarının önüne koyamaması o ana kadar anlattıklarından çok daha etli tabii. 

A SECRET LOVE

Netflix dedik, belgesel dedik, bir tane daha patlatalım madem: A Secret Love. 65 yıllık birlikteliklerini hayatlarının son çeyreğinde hem evlilik, hem de emeklilik evi ile süslendirmek mecburiyetinde kalan lezbiyen bir çifti anlatıyor bu film. Zamana ve toplumun normlarına meydan okudukları için nefes almalarını bile politik saydığım bu çiftin özelinde aile nedir, aileyi aile yapan özellikler ne olmalıdır diye iç çatışmalar üzerinden beslenen bir yan anlatı da mevcut. Kaçınılmaz minör fobilerin sponsorluğunda yarım asırı çoktan devirmiş bir aşka ağlaya ağlaya iç geçirenlerden olmak istiyorsanız en ön sırada yerinizi ayırtın ve streaming devi Netflix’e uğrayın derim ben.

SUPERNOVA

Henüz malum yerlere uğramayan Supernova da senelerdir Colin Firth ile Stanley Tucci’yi ayrı ayrı düşlemiş olanlarımıza ilaç gibi gelecek. 20 yıllık birliktelikleri demans sebebiyle sekteye uğrayan gey bir çift olarak yıllara meydan okuyan iki aktörü izlemenin tadı anlatılmaz, yaşanır denecek seviyede. Ancak heteroseksüel evlerde de izlenir diye öpüşüp koklaşmaktan bile çekinen bir film olduğu için queer sinema namına yeni bir zirve olduğunu iddia edemiyorum. Kendi ailesini seçmek zorunda kalan/seçebilen kalabalıklar olarak yaşlılığımızda, hastalığımızda bizim elimizden kim tutacak merkezli anksiyetelerine ses verdiği için bir nebze değer vermek isteyen varsa, mutlaka denesin.

TE LLEVO CONMIGO

Kurgu ile belgesel arasındaki sınırları ihlal eden Te Llevo Conmigo, Meksika’dan eşcinsel bir çiftin onları bütünüyle değiştirecek ilişkisi üzerinden hem bir göçmen hem de queer bir birey olarak ana karakterinin var olma mücadelesini ortaya koyuyor. Sundance’te yaptığı prömiyerden Seyirci Ödülü ile dönen yapımın gerçek ile canlandırma arasında bir köprü kurarak yapmaya çalıştığı şeyi çok başarabildiğini söylemek mümkün değil. Fakat geçmişten bir yaşanmışlığı söz konusu eden benzerlerinden farklı olarak meselesini bugüne taşıyabilme konusunda etkin ve çoğunluğa ait olmamaya dair söylemlerini sadece queer olmak üzerinden kurmayıp, tahtı devrilen Trump ABD’sine de değinerek dile getirmesi dikkate değer.

FALLING

Bu fecaatin listede yer alması hepimize haksızlık biliyorum. Sadece Avrupa Film Ödülleri’nden gördüğü desteği baz alarak, hem de kapsayıcı bir queer liste çıkarmaya çalıştığım için atlamak istemedim. Viggo Mortensen’ın yaptığı basın toplantılarında had konusunda ırk, cinsiyet, yönelim tanımadığına daha önce şahitlik etmiştik. Bu sefer de varlığı nefret suçu olan bir babanın gey oğlu olarak “atasının” ölüm döşeğinde ona eşlik ederek vicdanını rahatlamaya çalışan bir evlat olarak karşımıza çıkıyor. Üstelik yönetmenliğini de üstlenmiş bu sıkıntılı metnin. Homofobi görünce tetiklenenlerin uzak durmasını rica ederek, problematik beyaz erkek seven izleyicilere öneriyorum. 

THE HALF OF IT

Netflix’in gençlere hitap eden romantik komediler yapma konusundaki ısrarı tam gaz devam ediyor. Bu uğurda genç yetenekleri de dünyayla tanıştırma gibi bir misyon edinen platform, sene başında The Half of It‘i sundu seyircisine. Daha önce yaptıkları birkaç filmle neredeyse aynı taslak senaryoyu kullansa da fırsat eşitliğinin nasıl yaratılacağını ve ABD’de geçen, yazılan, çekilen bir yapımın nasıl gözükmesi gerektiğini iyi özetleyen bir iş. Taptaze de bir aşk var merkezinde. Gerçi başkasının kimliğini kullanarak birini duygusal olarak savunmasız bırakmanın muhtemelen psikolojide karşılık geldiği bir şeyler var ama yavaş yavaş bunları da öğreneceğiz, öğreteceğiz inşallah. 

THE BOYS IN THE BAND, THE PROM ve UNCLE FRANK

Bu üçlüyü listenin kapanışına birlikte koymamın sebebi ana akım medyadaki kendini doğru bir şey yaptım zanneden kötü temsillerimizi içermesi. Ryan Murphy’nin zamanında Broadway’de oynanmış ve neden bilinmez başarılı olmuş korkunç müzikali The Prom‘ı ayrı bir yere koyuyorum. Çözümünü katarsis üzerine katarsis kurarak bulmaya çalışan Hollywood masallarına alışığız zaten. Lezbiyen olduğu için partneriyle lise balosuna gelmesine izin verilmeyen kızımızın acıları diğer ikilinin yanında masum kalır. Murphy’nin elini attığı diğer proje, The Boys in the Band uyarlaması ve bir şekilde ilham olduğu Alan Ball’un karaladığı Uncle Frank‘in ise günahı büyük. İçine doğdukları koşullar sebebiyle cinsel devrimini genç yaşta yaşayabilenlere duydukları haset her yerlerinden damlıyor. Acı çeken ve çekmeye de mecbur, kendinden nefret etmeyi misyon edinmiş queer portrelerinden bıkmadık mı artık? Çok zorunda kalmadıkça kapılarını çalmamanız dileğiyle diyor ve noktayı koyuyorum. 

Sinema yazarı Umur Çağın Taş’ın yazılarını oscarboy.com sitesinden takip edebilirsiniz.

1 Comment

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.