Yıkıntılar Ortasında: I May Destroy You

Pınar Üzeltüzenci

Tetikleyici olabilir. Spoiler içerir.

Michaela Coel’in BBC ve HBO’da yayınlanan 12 bölümlük dizisi I May Destroy You (Seni Mahvedebilirim*), kariyerinin başında parlak bir yazarın ikinci kitabına hazırlanırken yaşadığı yaratıcı zorluklarla ilgili bir seyirlik olacakmış gibi başlıyor. Kahramanımız genç, eğlenceye ve uyuşturucuya düşkün, pembe saç ve mom jean pantolon kombiniyle tipik bir milenyal gibi görünen Arabella, yayınevi tarafından rahat rahat çalışsın diye gönderildiği ve uzun süren bir İtalya gezisinden Londra’ya henüz dönmüştür ve belli ki bu süre içinde kitabıyla alakadar olmak yerine, gezip tozmayı ve hoş bir İtalyanla gönül eğlendirmeyi tercih etmiştir.

Londra’ya döner dönmez yayınevinin, kitabın ilk taslağının teslim tarihinin geldiğini hissettiren baskısı yoğunlaşır. Verilen süreyi hovardalıkla geçiren Arabella’nın bir taslak yetiştirmek için son bir gecesi kalmıştır. Bir milenyal geleneği olan işi son gününe bırakmaya uygun olarak yazarak sabahlamak planıyla yayınevinin ofisine geçer. Yanına, kendisini dışarıdan gelebilecek herhangi bir baştan çıkarılmaya karşı engellemesi için gey arkadaşı Kwame’yi alır. Biraz sonra Kwame internet üzerinden gelen bir seks davetine karşı koyamaz, oradan ayrılır. Yazmakta zorlanan Arabella da gün içinde kendisini içki içmeye davet eden arkadaşlarıyla buluşmak üzere, kısa bir ara verme niyetiyle ve mutlaka dönmek üzere, ofisten ayrılır, arkadaşlarıyla buluşur; ancak kendisine verdiği ‘işinin başına geç olmadan dönme’ sözünü tutamaz zira, çok içilir.

Neden sonra Arabella’yı ofis masasında konsantre ama sanki dünyada değilmişçesine mekanik bir halde yazarken görürüz: Alnında bir yara izi ve saç baş perişan halde. Manzara uzaktan klasik bir akşamdan kalma yıkılmışlığı gibi görünmektedir. Ancak Arabella korkunç bir kısa süreli hafıza kaybı da yaşıyordur. Bir evvelki gece, bir saatten sonra ne yaptığını hatırlamaz, ofise nasıl geldiğini bilemez. Ara ara patlayan flash bekler yardımıyla ipuçlarını birleştirerek geceye dair olayları bir bir çözmeye koyulur. Barda dengesini kaybedip düşecek kadar sarhoş olduğu, bir ATM’den para çektiği, taksiye bindiği gibi görüntüler hayal meyal oradadır. Tepesinde ileri geri hareket eden buzlanmış bir adam suratı ve adamın nefes nefese burun delikleri, Arabella’nın hafızasından akan diğer detaylardır.

Seyirciler olarak biz gecenin iyi bitmediğini, Arabella’nın muhtemelen tecavüze uğradığını sezeriz ancak bu gerçeği kabullenmeyi erteleyerek kendini kandırmasına da ortak oluruz. Bir süre sonra nihayet gelen kabullenişle de darma duman oluşunu paylaşırız. Biri Arabella’ya tecavüz etmiştir. Saldırıdan sonraki 24 saat içinde olayların gizemi büyük ölçüde çözülürken tecavüz eden kişinin kimliği dizinin son bölümüne kadar ortaya çıkmaz. 12 bölüm boyunca Arabella’nın yaşadıklarıyla baş etmesine, edememesine, çevresini ve kendini sorgulamasına, içinden geçtiği çeşit çeşit ruh halleriyle ilişkisine eşlik edeceğizdir. 

Geçtiğimiz haziran ayında gösterilmeye başlanan I May Destroy You, karantina günlerinin sessiz mucizelerinden biri oldu. Dizi İngiltere’de çok yaygın olan Spiking kültürünü (habersiz içkiye atılan uyuşturucu yoluyla karşındakini etkisiz hale getirerek edilen tecavüz) merkez alan konusuyla dikkat çekmesine rağmen dert ettikleri bununla sınırlı değil. Erkeklerin (de) yaşadığı cinsel saldırılar, rıza, aldatma, arkadaşlar arasındaki iktidar oyunları, transfobi, Me Too hareketi, gey topluluğu içinde çok popüler olan seks odaklı ilişkiler vs gibi gündelik hayatın parçası olan ama nedense film ve dizilerde pek bir arada görmediğimiz meseleleri de derdiyle ortaklaştırıyor. Londra’nın orta yerindeki canlı ve hızlı hayat içinde, genç insanların hayatlarını tek başına sadece aşk, acı ya da seks üzerinden değil, hepsini aynı anda bütün karmaşıklıklarıyla yaşayışını mesele ediniyor. Dizide hiçbir ilişkilenme hafife alınmıyor, bilakis hayatın akışı içinde bize nasıl nüfus ettikleri, güç dengelerini nasıl kurup bozdukları etkileyici bir incelikle ortaya konuyor. I May Destroy You ana akım yapımlarının yokmuş gibi davrandığı konuları olay örgüsüne doğal bir şekilde sarıp sarmalıyor. Bu yüzden çok gerçekçi, çok katmanlı, sarsıcı ve açıkçası rahatsız edici bir yapım. TV’yi ya bir eğlence ya da tek bir kahramanın yaşadığı olağanüstü olayları takip ederken adalet ve sevgiyi bulduğu bir katarsis aracı olarak deneyimlemeye alışkın seyirci için dizide her köşeden bir travma çıkması yorucu da olabiliyor. 

Dizide köşe başlarında bekleyen çirkinlikler çeşitli. Ghana göçmeni bir ailenin mensubu olan Arabella etrafında İngiltere’deki Siyah nüfusun yaşadığı gündelik ırksal travmalar da buna dahil. Parlak bir genç yazar olarak Arabella’nın yayınevi ile ilişkilerinde cisimleşen kapitalizmin sebep oldukları da dahil. Bir aile yemeğinde çok sevdiği babasının düzenli olarak annesini aldattığını öğrenmesiyle yüzeye çıkan aile travması da dahil. Arkadaş ilişkilerinde belli belirsiz ilerleyen güç oyunları, kendini keşfederken yolda karşılaştığı çirkinlikleri de dahil. Her bir karakterin yanında getirdiği sorun öbekleri saçılıp birbirine karışınca ortaya çıkan tepkimeler de dahil. Bu giderek karmaşıklaşan kesişmeler ve her bir kesişimden çıkan beklenmedik ilişkilenme biçimleri diziyi gerçek, etkileyici ve tahmin edilemez kılıyor. Bu hikayenin sonunda kimse kendini bulmuyor. Olsa olsa, arada diğer karakterlerle bazı dört yollarda karşılaşmak üzere, kendini habire kaybediyor.

I May Destroy You, travmayı bütün değiştiriciliği ile günümüz Woke* kültürü etrafında da düşünüyor. Hesap sormanın tadına varmış bir kuşak, sıra kendisine geldiğinde bu ısrarcılığını koruyor mu yoksa söylediklerinden ibaret salt iyi bir performansçı olarak mı kalıyor? Arabella’ya zor günlerinde güç veren sosyal medya, bir süre sonra o gücü katmer katmer geri emmeye başlıyor örneğin. Terapi grubunda karşılaştığı lise arkadaşıyla olan geçmiş tecrübesi, güvenli addettiği alanları sorgulatıyor. Dizi, geçmişimiz, arzularımız, haklılıklarımız ve haksızlıklarımız gibi gri alanlarda dolaşarak işlerin her zaman umduğumuz netlikte olmayabileceğini, hayat dediğimiz şeyin bazı küçük parçalarda huzur bulduğumuz dev bir sorunlar yumağı olduğunu çok güzel anlatıyor. Haliyle Arabella’nın kendi zayıflıkları ve beklentilerinin başka insanlar üzerindeki etkisini fark edişiyle aydınlanan karanlık noktalarla karşılaşmak insanda dayak yemiş hissi bırakabiliyor. Şu ana kadar nüanslardan arındırılmış tek boyutlu yapımlarla yıkanmış beynimiz; travmaların da, bunlarla başa çıkış yollarımızın da tek boyutlu olmadığını, insanın kafasında gezinen tilkilerin çokluğunu ve tutarsızlıklarını görünce tutunacak bir dala, bir trabzana ihtiyaç duyuyor. Aynen Arabella’nın yoga, resim ve terapi gibi aktivitelerde aradığı destek gibi. Öyle ki, politik doğrucu gözlüklerimiz ve belki de arkasında saklanan kendi yüzleşmediklerimiz yüzünden Arabella’nın bazı tepkilerinden rahatsız olurken bile bulabiliyoruz kendimizi.

I May Destroy You, adil olmayan bir dünyada adil olabilmenin mümkünlüğü üzerine düşünüyor. İyi/kötü, doğru/yanlış dikotomilerinin diktatörlüğü altında bir hayatta var olabilme ihtimalinin bu ikilik dışına çıkmakla olan ilgisini ve ikiliğin dışına çıkabilme ihtimallerini kurcalıyor. Dünyayla, ilişkilerle, klişelerle hesaplaşıyor ve açıkçası hesaplaşmalarına ne bir mutlu son, ne tertemiz bir sayfa ne de net bir cevap bulamıyor. Bu cevapsızlığı ile de akla takılıyor. Dizinin yaratıcı ve başrolündeki Coel’in kendi sözleriyle ‘kendi içimize bakmakla ilgili bir hikaye bu.’’ Ve belki de hesaplaşmanın asla bitmeyecek olmasıyla.

* Afro-Amerikalı aktivistlerin ortaya çıkardığı, başta ırk olmak üzere sosyal adalet meseleleriyle ilgili ve bilinçli kişileri ima eden kavram.

** Yazarın diğer yazılarına kişisel web sitesinden erişebilirsiniz.