Brent’in Kırılganlığı

Uyarı: Bu yazı The Good Place dizisiyle ilgili spoiler içeriyor.

Son yıllarda izlediğimiz dizi ve filmlerde heteronormatif kimlikler dışındaki varoluşların temsillerine rastlamamız eskiye oranla daha fazla mümkün oluyor. Birçok yapımda kadınların, LGBTİ+’ların görünürlüğü eskiye göre çok çok daha artmış durumda. Daha da önemlisi, bu temsiller daha önce gördüğümüz klişe temsillerden çok daha gerçekçi. Özellikle Netflix gibi popüler içerik platformlarında bu tarz örneklere sıklıkla rastlayabiliyoruz.

Bu temsillerden açıkçası şu ana kadar en çok beğendiğim, ahlak felsefesini eğlenceli bir bakışla işleyen The Good Place dizisinin son sezonundaki Brent Norwalk karakteri oldu. Brent, kendi anlattığına göre Chicago’da doğup büyümüş. Varoşlarında tabii ki! Bunu sahneye çıkarıldığında yaptığı o asla bitmeyen ve iç şişiren konuşmasında özenle vurgulamaktan asla geri durmuyor. Tıpkı babası ve dedesi gibi o da Princeton Üniversitesi mezunu. Okuldan sonra babasının şirketinin başına geçmiş ve şirketin kâr marjını tamı tamına dört milyon arttırmış. Bunu söylerken kullandığı o abartılı mimikleri, içi boş gururu izlerken başıma ağrılar saplandığını itiraf etmem gerek. Bu ağrı onun yer aldığı tüm sahnelerde devam etti çünkü tam olarak böyle bir karakter;, yaptığı her şeyi abartılı ve muhtemelen asla içini dolduramayacağı bir özgüvenle anlatıyor.

Aslına bakarsanız Brent çok tipik bir orta sınıf, beyaz, cis heteroseksüel Amerikan erkeği. Hayatı boyunca belli bir sosyoekonomik düzeyin altına asla düşmemiş. Ayrıcalıklı bir ailede ve muhtemelen ülkesinde ekonominin şaha kalktığı zamanlarda dünyaya gelmiş, bunlardan dolayı da belli imtiyazlara sahip olduğu bir hayat sürmüş, yani tam bir “baby boomer”. Tahmin edilebileceği üzere bu ayrıcalıklarla asla yüzleşmiyor, yüzleşmeye de pek istekli değil. Chicago’nun varoşlarında doğduğunu özenle vurgulaması tam da bu sebepten dikkate değer bir ayrıntı, çünkü bu bir vitrin. Aslına bakarsanız yaptığı ya da söylediği hemen hemen her şey öyle. Mesela Brent asla ırkçı birisi değil; bu mümkün de olamaz zaten, yıllardır gittiği dişçi siyah bir kere, nasıl ırkçı olabilir ki? Tüm bunlara bakıldığında Brent kırılgan erkekliğin oldukça tipik, hatta yer yer karikatürize edilmiş bir temsili. Aynı zamanda oldukça gerçek, bir nevi içimizden biri.

Sezon boyunca başıma saplanan ağrılarla baş etmek dışında yaptığım diğer şey, kafamın gerisine attığım bazı düşünceleri ve beraberinde gelen bir soruyu gün yüzüne çıkarmak oldu. Bütün bu “en mükemmel” olma, ayrıcalıklarla yüzleşememe, iktidarını sağlam tutabilmek adına her şeyi yapabilecek, hatta bu iktidar ufacık da olsa sallandığında çılgına dönecek seviyede olma hali bayağı narsist bir hal. İşin kötüsü bu, toplumsal düzlemde desteklenmiş, sırtı bolca sıvazlanmış bir kendine âşık olma hali. Kafamda beliren soru şu oldu: Erkeklik ve narsizm nasıl bu kadar yan yana ilerleyebiliyor? Bu sadece Brent özelinde değil, çok genel olarak da sorulabilecek bir soruydu. Yakın arkadaşlarımda ya da sosyalleştiğim farklı çevrelerde karşılaştığım insanlardan dinlediğim ilişkilenme örüntülerinde de erkeklere ve erkekliğe dair bununla oldukça alakalı hatta bazen tıpatıp benzeyen şeyler duyuyordum. Erkek şiddetini konuşurken de faillere dair benzer narsistik detaylar yakalamak mümkündü, kaldı ki gaslighting, love bombing gibi tanımlar aynı zamanda narsistik şiddeti tanımlamak için de kullanılan kavramlardı. Bu ilişki nasıl kuruluyordu, nasıl bu kadar güçlü oluyordu? Bu narsistik şiddeti uygulayanlar neden çoğunlukla erkeklerdi?

Aradığım cevabı ABD’li sosyolog Nancy Chodorow‘da ve Aşkın Haskaya Suna‘nın “Kadın, Şiddet ve Narsist Erkeklik” isimli yazısında buldum. Chodorow’a göre bir oğlan çocuğu dünyaya geldiğinde başat mesele çocuğun bir erkek rolü edinmesi, hegemonik erkekliğe uyum sağlamasıydı. Bu doğrultuda gelişen bir ebeveyn-çocuk ilişkisinin koşulsuz olumlu kabul ve sağlıklı bir bağlanma içeren bir ilişki olması söz konusu bile değildi. Bundan hareketle böyle bir ebeveyn-çocuk ilişkisi içinde çocuğun sevmeyi, güven duymayı, duygularını kontrol etmeyi ve sağlıklı ifade etmeyi de öğrenmesinin olası olmadığını söyleyebiliriz. Edinilen “erkek kimliği” işe başta “kadınlıktan ayrı bir şey” olarak tanımlanmıştır. Hatta Aşkın Haskaya Suna’ya göre kadınlık aşağıda bir yerde kalmıştır, erkeklik kimliği “penis değerli, vajen değersizdir” algısı etrafında gelişir. Oluşan kimlik de bu doğrultuda hem narsist özellikler taşıyan hem de kadına iktidar kurabildiği ölçüde geçerlilik kazanan bir kimliktir. Dizide Simone, Brent’in yazdığı kitabı beğenmediğini, kitabın oldukça ırkçı ve cinsiyetçi olduğunu söylediğinde Brent’in öfkeden delirip neredeyse ağlayacak hale gelmesi, sonunda da onu “duyar polisi” olarak yaftalaması böylelikle anlam kazanıyor. Brent’in iktidarı zedeleniyor, dolayısıyla geçerliliğini kaybediyor. Geçerliliğini kaybetmenin, erkeklik sınavını geçememenin yarattığı anksiyeteyle böyle başa çıkıyor.

Bütün bunları bu kadar can sıkıcı kılan şey işe çok açık. Bu adamları tanıyoruz. Doğdukları coğrafya, konuştukları dil, inandıkları din, sahip oldukları politik duruş fark etmeksizin biz bu adamları tanıyoruz. Grip olduklarında bile dünya yanmış gibi ortalığı ayağa kaldırıp eşinden ya da partnerinden ona çocuk gibi bakmasını bekleyen, uzmanlık alanımız olan konular hakkında, okulumuz, işimiz, boş zamanlarımız, hatta yetmedi bedenimiz hakkında konuşmaktan asla geri durmayan, hatalı olduklarını dile getirdiğimizde en iyi ihtimalle “güzelim o iş öyle değil, yanlış biliyorsun” diyerek lafı ağzımıza tıkmaya çalışan bu modeli çok iyi biliyoruz. Birçoğunun bizle kurduğu ilişkinin temelini şiddet üzerine kurduklarını deneyimliyoruz. Çok uzun yıllar bu adamlar tarafından maruz bırakıldığımız şiddetin etkilerini iyileştirmeye, bozulan gerçeklik algımızı düzeltmeye uğraşıyoruz. Bu kırılgan ve narsist adamları, bu narsist erkek tipini -ne yazık ki- tanıyoruz. Bazen şiddet faili bir eski sevgili, bazen bizi mobbing’e maruz bırakmış bir erkek hoca, bazen bir arkadaş ortamında sözümüzü keserek o muhteşem(!) fikirlerini aktaran o arkadaşımız… Brent’in sadece eğlenmek için izlediğimiz bir dizide gördüğümüz alelade bir karakter değil de “içimizden biri” olmasının altında tam olarak bunlar yatıyor.

Burada kendimi dizinin ilerleyişiyle de bağlantılı olarak şu soruları sorarken buldum: Ne yapmalı? Bu noktada mesele kendimizi korumak mı olmalı, yoksa dönüştürmek mi? Ya da dönüşüm gerçekten mümkün mü? Simone Brent’e kitabının berbat olduğunu söylediğinde Eleanor ve Michael’ın Simone’u sakinleştirmeye çalıştığı sahnede bu soruların yakıcılığını daha fazla hissettim. Sakin olmak gerekli mi gerçekten? Sokakta, okulda, yolda belde maruz kaldığımız ve fazlasıyla alacaklı olduğumuz bir şeye karşı sakin kalmamızın beklenmesi ne kadar gerçekçi? Mesela orada, o anda Eleanor gibi sakin kalamazdım sanıyorum çünkü benzerlerini yaşadığım durumlarda sakin kalamadığım deneyimlerimi hatırlıyorum.

Dönüşümün mümkün olup olmadığı sorusunaysa dizi son bölümlerde bir yanıt veriyor; aslında deniyor demek daha doğru. Brent çukura düştüğünde ve onu kurtaracak birini bulamadığında, Chidi ile konuştuktan sonra kendi içinde bir “aydınlanma” yaşıyor ve sezon boyunca ilk kez içten bir şekilde özür dilemeyi başarıyor. Brent’in hikayesi, “herkesin başka birisi olma, değişme ve dönüşme hakkı vardır” mesajıyla son buluyor. Ancak gerçekten bu kadar basit mi? Brent’in dönüşmesini sağlayan etken neydi? En beklemediği anda eylemlerinin sonuçlarına maruz kalıp kendi silahıyla vurulması mıydı, yoksa Chidi’yle olan konuşması mı? Ya da Simone’la olan konuşmasında onu yerden yere vururken, aynı şeyi bir erkekle konuştuğunda aklının başına gelmesi gerçekten bir dönüşüm mü, yoksa erkekliğini törpüleyerek görünmez bir hale getirmesi mi?

Gizem Sertel

* Gaslighting, bir kişinin iktidar kurma, karşıdakine öz değerini kaybettirme, şüpheye düşürme, güçsüzleştirme gibi amaçlarla karşıdaki kişinin algısıyla ve gerçeklik değerleriyle oynamasını ifade eder.

* Lovebombing, romantik bir ilişkide taraflardan birinin karşı taraftaki kişiyi önce iltifatlara, hediyelere, sevgi sözcüklerine boğup akabinde değersizleştirmeye çalışmasına deniyor.