Son yıllarda hem Türkiye’de hem de dünyada belirli bir analiz tarzı giderek daha fazla etkili olmaya başladı. Bu yaklaşımın çıkış noktası, İkinci Dünya Savaşı sonrasında şekillenen uluslararası düzenin tarihsel krizidir. Amerikan hegemonyasının aşınması, neoliberal küreselleşmenin tıkanması, Çin’in yükselişi, bölgesel savaşların yaygınlaşması, dijital teknolojilerin üretim ve denetim süreçlerini yeniden biçimlendirmesi ve otoriter yönetim biçimlerinin güç kazanması, dünya kapitalizminin yeni bir tarihsel evreye girdiğini göstermektedir.
Bu çerçeve içerisinde devletlerin yeniden yapılandırılması, güvenlik aygıtlarının genişlemesi, yürütme organlarının güçlenmesi ve demokratik mekanizmaların aşınması da daha geniş bir dönüşümün parçaları olarak ele alınmaktadır. Türkiye’de de AKP-MHP iktidarının devlet aygıtını yeniden biçimlendirmesi, yargının siyasal alan üzerindeki ağırlığının artması, güvenlikçi paradigmanın kurumsallaşması, Kürt meselesinde yeni arayışların ortaya çıkması ve rejimin yeniden tahkim edilmesi girişimleri bu bağlamda yorumlanmaktadır.
Bu analizler kuşkusuz ciddi bir gerçekliğe işaret etmektedir. Gerçekten de dünya kapitalizmi uzun süredir bir yeniden yapılanma süreci yaşıyor. Ancak tam da bu noktada önemli bir teorik ve siyasal problem ortaya çıkıyor.
Dünya sisteminin krizini açıklamaya çalışan birçok yaklaşım, farkında olmadan jeopolitiği tarihin temel açıklayıcısı hâline getirebiliyor. Böylece devletler, güvenlik bürokrasileri, istihbarat örgütleri ve büyük güçler tarihin asli aktörleri olarak görünür hâle gelirken, toplumsal mücadeleler giderek arka plana itiliyor. Sınıflar, emek hareketleri, kadın hareketleri, LGBTİ+ özgürlük mücadeleleri, gençlik hareketleri ve ezilen halkların siyasal pratikleri çoğu zaman ikincil unsurlar olarak ele alınıyor.
Ancak burada sorun yalnızca tarihin devletlere indirgenmesi değil. Asıl sorun, siyasetin de giderek devletlerin ve jeopolitik zorunlulukların yönetimine hapsedilmesi.
Bugün yaygınlaşan birçok analizde siyaset, farklı toplumsal güçlerin çatışma ve müdahale alanı olmaktan çıkıp büyük jeopolitik dönüşümlere uyum sağlama faaliyetine dönüşmektedir. Devletler değişimi görmekte, güç merkezleri yeni döneme hazırlanmaktadır; diğer aktörlerin görevi ise bu yeni gerçekliğe uygun pozisyon almaktan ibaret görünmektedir.
Böyle bir çerçevede siyaset, dönüştürücü bir faaliyet olmaktan çıkar; stratejik uyum ve konumlanma meselesine indirgenir. Gelecek, mücadelelerin sonucunda şekillenen açık bir alan olmaktan çok, güçlü aktörler tarafından önceden belirlenmiş bir güzergâh gibi sunulur. Bu yaklaşımın kaçınılmaz sonucu ise kaderciliktir. “Yeni otoriter çağ”, “tekno-kapitalizm”, “post-liberal dönem”, “yeni dünya düzeni” gibi kavramlar çoğu zaman tarihsel eğilimleri açıklamakla kalmaz; bu eğilimleri kaçınılmaz sonuçlar olarak da sunar. Demokrasi geriliyorsa gerilemeye devam edecektir. Otoriterleşme yükseliyorsa yükselmeyi sürdürecektir. Devletler yeniden yapılandırılıyorsa buna uyum sağlamak gerekecektir. Böylece siyasal öznenin müdahale kapasitesi görünmezleşir.
Oysa tarihsel süreçler hiçbir zaman yalnızca yukarıdan şekillenmez. Devletler, sermaye blokları ve jeopolitik rekabetler elbette belirleyici öneme sahiptir; ancak bunlar toplumsal mücadelelerden bağımsız hareket eden mekanizmalar değildir. Siyasal rejimlerin biçimi de, devletlerin yönelimi de, toplumsal güç ilişkilerinden bağımsız olarak belirlenmez.
Nitekim bugün Türkiye’de yaşanan tartışmalar da bu açıdan okunabilir. Kürt meselesine ilişkin yeni arayışlar, muhalefetin yeniden dizayn edilme girişimleri, CHP üzerinde yürüyen mücadeleler veya rejimin kurumsal tahkimi çabaları yalnızca “devlet aklı”nın ürünü değildir. Bunlar aynı zamanda farklı toplumsal güçlerin, siyasal hareketlerin ve tarihsel mücadelelerin iç içe geçtiği süreçlerdir. Devletler strateji üretir; fakat tarih salt devlet stratejilerinden ibaret değildir. İktidarlar yön vermeye çalışır; fakat toplumsal süreçler her zaman yönlendirilemez.
Siyasal mühendislik mümkündür; ancak hiçbir mühendislik toplumu bütünüyle tasarlayamaz.
Bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan şey, ne eski siyasal ezberlere sığınmak ne de yeni jeopolitik anlatılara teslim olmaktır. Dünya sisteminin krizini ve dönüşümünü kavramak zorundayız. Ancak bu dönüşümün sonucunun önceden belirlendiğini varsaymak zorunda değiliz. Çünkü siyaset, mevcut güç dengelerine uyum sağlama sanatı değildir. Siyaset, o güç dengelerine müdahale etme, onları değiştirme ve yeni olasılıklar yaratma pratiğidir.
Dünya değişmektedir. Ancak değişimin yönü hâlâ açıktır. Geleceği belirleyecek olan yalnızca devletlerin stratejileri değil; toplumların direnişleri, mücadeleleri ve siyasal müdahaleleridir.