22.02.2026 Münih
“Göçmenliğe dair söyleyebileceğim tek iyimser söz şu: İnsana hayatı bu denli iyi belleten bir başka deneyim bilmiyorum.”
Aslı Erdoğan, Mucizevi Mandarin
Bana biçilen rollerin dışına çıkıp kendimi bulmak, “gerçekten” kim olduğumu keşfetmek gibi bir ütopya vardı aklımda yola çıkmadan önce. “Gitmek”, büyürken çok öykündüğüm bir olguydu ve oldum olası hep bir yerlere gitmenin, kendini tekrar tekrar var etmenin, farklı dillerin, -en azından o zamanlar anladığım anlamıyla- kültürlerin ve müziklerin hayalini kurardım. Ütopya diyorum; çünkü benlik, kimlik, kişilik gibi konularla hemhâl oldukça, üstüne bir de kendi göç deneyimim eklenince öyle bir geçiş çizgisi olmadığını fark etmek acı bir deneyim oldu. Her gidişin içinde bir kalış da olduğunu öğretti bu süreç bana. Bir yerlerde sürekli giden, bir yerlerde sürekli kalan, bir yerlerde sürekli yeniden alışan Sezgin’ler sonsuzluk içinde farklı farklı deneyimler yaşıyorlar gibi düşünüyorum. Hepsinin hikâyesi her seferinde değişiyor ama hiçbir seferde hangi sonun daha iyi olduğunu kesinlikle bilemiyorum.
Dün Ingolstadt Şehir Tiyatrosu’nda İstanbul müzikalini de bu duygularla seyrettim. Oyun, 60’lardaki misafir işçi hikâyesini tersine çeviriyor ve ekonomik mucizeyi yaşayan Türkiye’ye Almanya’dan işçiler çalışmaya geliyor. Küçük evlerde, zor şartlarda, anlamadıkları dilde; yemeklerde, danslarda kendilerini arayan Klaus ile Luise’nin hikâyesi. Fonda da Sezen Aksu’nun şarkıları eşlik ediyor.
Güç dinamiklerini tersine çevirdiğinizde bazı soğuk gerçekler yüzünüze daha sert çarpıyor. Klaus’un dil öğrenme çabası, ağır çalışma koşulları nedeniyle içine düştüğü fiziksel ve duygusal tükenmişlik, ait hissetmek için verdiği mücadele… Bunları izlerken aklımda iki şey vardı. Bir tanesi, o zamanlar Almanya’ya gelen işçilerin yaşadıkları ve bu hikâyelerin görünmezliği. Yaşadığım 15 sene içinde Almanya’da tarihin bu tarafının bu şekilde konuşulduğuna çok az şahit oldum. Konuşulduğu zamanlarda da dehümanize etmenin ötesine geç(e)medi çoğu zaman. Burada doğup büyüyenlerden daha güzel Almanca konuşan Sezgin. Diğer Türklere pek benzemeyen Sezgin.
Ama Almanya’ya gelmeden önce Türkiye’de bu konuların konuşulma şekli de çok farklı değildi. İlk kez buraya geldikten sonra okuma fırsatı bulduğum şair Semra Ertan’ın dizeleri çok güzel özetlemiş:
“Türkiye’nin dövize ihtiyacı vardı / Almanya’nın işçiye / Türkiye bizi Avrupa’ya yolladı / Evlatlık çocuk / Lüzumsuz insan gibi / Her şeye rağmen / İhtiyacı vardı / Dövize, sakinliğe / Türkiye beni yabancı devlete yolladı / İsmim YABANCI oldu”…
İşte oyunu izlerken düşündüğüm ikinci şey de tam olarak buydu: yeni adım. Buraya gelince üstüme yapışan yeni kimliğim. Yabancı Sezgin. Türk Sezgin. Türkçe şarkı söyleyen Sezgin. Queer müzisyen Sezgin (çünkü kendi ülkesinde baskı altındaydı, özgürlüğü burada buldu).
Böyle anlatınca çok üzgün bir süreç geçirdiğimi düşünenler oluyor. Aslında tam tersi. Gayet pozitif, nispeten kendi isteğimle yapılmış (bu yüzden de ayrıcalıklı) bir göçtü benimki. Üzgün olmaktan ziyade kızgınım. Bizim üstümüzden refah devşiren bu sisteme, çil yavrusu gibi dağılmamıza neden olan bu bencilliğe, hayatta kalmak için kurduğumuz eğlencelerimizi, danslarımızı, şarkılarımızı utanmadan sömüren sözde medeniyetlere, altını kazıyınca bedelini hep bizim üçüncü dünya hayatlarımızın ödediğini gördüğüm o zenginliklere öfkeliyim. “Bu öfkeyle ne yapacağız sence?” diye sordum geçen gün bir arkadaşıma. Yazmak, çizmek, üretmek sağaltıyor ama birikmişlikleri azaltmıyor. O biriken şeyler bedenimden dışarı sızıyor. Geçen sene katıldığım bir konferanstan mide ağrısıyla döndüm eve mesela. Çünkü ben o konferansta vardım ama aslında yoktum. Alıntılarda yoktum. Araştırma temalarında yoktum. Kahve molası sohbetlerinde yoktum. Bizim hikâyelerimizden tezler yazarak/üreterek profesörlükler alanların “merhaba”larında bile yoktum. Belki de olmam gereken rolden daha fazlasını istediğim için yoktum. O yüzden hâlâ hiçbir şeyden haberi olmadan yaşayan, maruz kaldığım ama artık sıradanlaşan ayrımcılıkları anlattığımda gözleri fal taşı gibi açılan ve şaşkınlıktan ne diyeceğini bilmeyen beyaz insanlara duyduğum anlayış, yerini artık sessiz çığlıklara, gergin tonlara, pasif agresif (ya da sadece agresif) cevaplara ve içsel yalnızlıklara bırakıyor. Gereğinden büyük tepkiler veren Sezgin. Agresif Sezgin. Aşırı duygusal Sezgin. Kendimi bulmak istediğim ben’ler bunlar değildi. Ama işte göç, insanın kimlik anlayışını burnunu hunharca duvarlara sürterek, üstüne bastığın zemini ayaklarının altından çekerek ve tutunduğun merdiven korkuluklarını sağa sola sallayarak alt üst ediyor. Tüm bunlar olurken sana isimler bulunmaya hâlâ devam ediliyor. Kimlik bunalımı geçiren Sezgin. Arada kalmış Sezgin. Türk-Alman Sezgin.
Başlığında çeşitlilik ve kapsayıcılık kelimeleri geçen iş, üniversite diplomam Almanya’dan olmadığı için başvurumu (ve diğer yabancıları) reddediyor -üstelik doktoram Almanya’dan olduğu ve işim gereği öğretmenlik bölümü bitirme sınavlarının not yetkisi senelerdir bende olduğu hâlde. Başka bir tanesi benden Almanca C1 dil belgesi istiyor -en az dört senedir Alman kimliğim olduğu ve kaç küsur senedir üniversite ve eğitim kurumlarında Almanca ders anlattığım hâlde. Katıldığım bir konferansta eğitim profesörü masada diğer iki iş arkadaşının önünde Türkiye’nin son 20 yılı için beni suçluyor; bana sorabileceği tonlarca soru varken tek konuşmak istediği konu Türkiye’nin politikası oluyor -son 15 senedir Almanya’da yaşadığım ve Türkiye kimlik kartımı elimde bile tutmama hak tanınmadığı hâlde. Başka bir müzik profesörü “Sen Türk müziği söylüyorsun, değil mi? Sizdeki şarkılar ağğğğhh (nağmeli)” diyor -ben klasik müzik okumuş, derslerine rap’ten rock’a farklı müzik türlerini entegre eden ve sahnede pop-elektronik müzik yapan bir sanatçı olduğum hâlde. Türk müziği yapan Sezgin. Bir ödül töreninde sahne aldıktan sonra seyircilerden biri “Sesinizi çok beğendim ama söylediklerinizden hiçbir şey anlamadım” diyor. Ben de “Sanatı anlamak sizin de sorumluluğunuzda; dilerseniz Türkçe öğrenebilirsiniz” diyorum. UFO’ların dilini çözebilirsiniz demişim gibi yüzüme bakınca “Almanya’da en çok konuşulan ikinci dil, ayrıca o kadar da zor değil öğrenmesi” diye ekliyorum. Eleştiri kaldıramayan Sezgin. Agresif Sezgin. Almanya’nın ünlü bir konser salonu, bulunduğu bölgedeki (cahil?) Türkleri salona daha çok entegre etmek için bir program başlatıyor; programın başına da beyaz bir Avrupalı getiriliyor. O kişi Almanca bilmiyor, herkes onunla onun ana dili olan İngilizceyle iletişim kuruyor. Ama entegrasyondan konuşuyorsak önceliğimiz İngilizce konuşanlar değil; Türkler, Kürtler, Araplar… Ne tesadüftür ki aynı konser salonu bir konferans düzenlediğinde bu alanda Alman akademisinde çalışan sadece bir iki Türkiye kökenli kişiden biri olan beni çağırmak akıllarına gelmiyor; başvurum ise sebep göstermeksizin reddediliyor. Her şeyi kişisel algılayan Sezgin.
Ben buralara kendimi bulmaya geldim ama en az İstanbul müzikalindeki Klaus ve Luise kadar kaybolmuş hissediyorum bazen. Bir gün anavatanları Ingolstadt’a geri dönmenin hayaliyle hayatlarını kurup orada ev yaptırıyorlar; ama oyunun sonunda “Ömrümüzü acaba bu hayalle geçirip anın kıymetini bilemedik mi?” derlerken pişmanlık, hasret, üzüntü, ait olamama hislerinin hepsi birbirinin içine giriyor. Klaus’un oğlu Deniz’in büyük oyunculuk hayalleri var ama ona layık görülen Bir İstanbul Masalı dizisinde tek cümlelik bir rol oluyor. Benim payıma ise Türkçe şarkılar öğretmek düşüyor. Interkulturell Sezgin. Transkulturell Sezgin.
Hayır, üzgün değilim. Bugün olsa yine aynı kararı verip aynı süreçleri yaşardım. Ama yakıtım öfke. Bu eşitsizlikleri, bu çürümüş, yanlış sistemi değiştirmeye, bu kadar yanlışın içinde her seferinde doğruyu seçmeye herhangi birimizin gücü yeter mi bilmiyorum; ama benim elimdeki güç anlatmak, konuşmak, hikâyelerimize sahip çıkmak. Counterstory isimli araştırma metodolojisinin de önerdiği gibi biz anlatmazsak ana akım anlatı bizim hikâyelerimizi silecek. Geriye sadece duymamızı istedikleri hikâyeler kalacak. Anlatmak, Sara Ahmed’in dediği gibi oyunboyan feminizm; rahatsız etmek. Anlatmak, James Baldwin’in söylediği gibi huzuru bozmak. Anlatmak, Tupoka Ogette’nin dediği gibi “mutlu diyar” algısına bir çomak sokmak. Anlatmak, Björk’ün kendi müziğini anlattığı podcast’inde bahsettiği gibi patriyarkal müzik dünyasında kendine queer ve matriyarkal yollar aramak için formları bükmek, tonaliteyi ters düz etmek, farklı bakış açıları sunmak. Anlatmak, kendini kurban olarak göstermek değil; yaşadıklarına sahip çıkmak. Anlatmak, İstanbul müzikalinde Klaus’un Türkçe öğrenmeye çalışırken dilini, ellerini ve hatta belki de bedenini kaybettiğini hissettiği an seslendirdiği şarkı “Düş Bahçeleri”nde dediği gibi: “A benim dilsiz dillerim / A benim sessiz ellerim / Yakala saçından tut hayatı, çevir yüzüne, öp öp.”
O yüzden hangi formda olursa olsun bulmaya çalıştığım ben’lerden en çok sevdiğim Sezgin’le devam edeceğim. Anlat, Sezgin. Kimse dinlemese bile ben seni hep dinleyeceğim, Sezgin.
Editör: Bawer
Fotoğraf: Robert Haas
- Başlık Semra Ertan’ın yazının içinde de geçen Benim Adım Yabancı şiirinden