Günlerdir aynı döngüyü izliyoruz: Gündeme bir isim düşüyor, ardından “rezalet” etiketi konuya ekleniyor, sonra ayrıntı avı başlıyor. Mehmet Akif Ersoy dosyası etrafında dönenler; Ela Rumeysa Cebeci hakkında dolaşıma sokulan imalar; beden ve mahremiyet üzerinden kurulan o iştahlı dil… Bu yazı, “bu süreçte aslında ne oldu?” sorusuna yanıt aramıyor. İddiaların doğruluğunu da tartışmıyor. Bu metnin derdi, olayların kendisi değil; iddiaların nasıl işlendiği, ne şekilde dolaşıma sokulduğu ve siyaseti nereye sürüklediği.
Türkiye yalnızca yargı ve polisle değil, giderek daha da yaygınlaşan bir biçimde, gündemle ve haliyle skandalların dolaşımlarıyla da yönetiliyor. Bu yazıda “skandal”, olmuş bitmiş bir olayın adı olarak değil; yönetme ve yönlendirme stratejileriyle işleyen bir dolaşım rejimi olarak ele alınacak. Literatürde “skandallaşma”, “moral panik” ya da “dikkat ekonomisi” gibi başlıklarda tartışılan bu olguyu ben burada “skandal ekonomisi” olarak adlandıracağım. Yani skandalın, bir haber olmaktan çıkıp siyasal ve toplumsal enerjiyi yöneten bir yakıta dönüşmesi hakkında konuşacağım.
Dikkat piyasası ve hızın zaferi
Skandal ekonomisi genellikle şöyle işler: Bir hedef seçilir. Hedefin üzerine bir damga vurulur. Bu damga artık bilgi değil, duygu üreten bir içerik hâline gelir. Skandal, bir haber olmaktan ziyade “tüketilen” bir nesnedir. Toplum da bu nesneyi elden ele dolaştırmaya teşvik edilir: paylaş, alıntıla, “şuna bak” de, daha fazlasını iste… Mahremiyete sızan her kırıntı, bağlamından koparılarak bir “kanıt” gibi tartışmalara taşınır.
Bunu somutlaştırmak da hiç zor olmaz. Bir görüntü kırıntısı, bağlamından koparılmış bir cümle… Önce birkaç hesap alıntılar; ardından paylaşımlar “delil” muamelesi görür. Sonra yorumcular hüküm dağıtmaya başlar: Kim “makbul”, kim “ayıplı”, kim “hak etti”… Tartışmalar hızla “bu ülkede neler oluyor?” sorusundan uzaklaşarak “kim ne yaptı?” magazin düzlemine kayar. Bu, kendiliğinden oluşan bir kaos değil, bilinçli olarak yaratılan bir dikkat piyasasıdır. Burada ödül “doğru bilgi” değil, “yüksek duygu”dur. En hızlı dolaşan şey öfkedir; en kolay yayılan şey utandırmadır. Skandal, hakikatin değil hızın kazandığı alandır. İlkeler, hızın gerisinde kalır.
Bu döngünün tıkır tıkır işlemesini sağlayan iki büyük çark var. İlki, medyanın maliyet hesabı. Bir yolsuzluk dosyasını, bir rant ağını ya da kurumsal bir çürümeyi sistemli bir biçimde takip etmek; haftalarca iz sürmek, belge toplamak ve ciddi bir entelektüel emek harcamak demektir. Oysa bir skandal, medyanın önüne atılmış “bedava” bir malzemedir. Karmaşık yapıları çözmekle uğraşmak yerine, önünüze düşen bir mahremiyet sızıntısını dolaşıma sokmak çok daha zahmetsiz ve maliyetsizdir. Gazetecilik “dosya” yapmaktan kaçıp “skandal” paketlemeye başladığında, gerçek sorunlar pahalı, dedikodu ise ucuz bir hammaddeye dönüşür.
İkinci çark ise algoritmaların vahşi iştah olarak karşımıza çıkar. Sosyal medya platformları bizi bilgilendirmek için değil, daha uzun süreler ekran başında tutmak için tasarlanmıştır. Bu sistemde “hakikat” değil, “etkileşim” prim yapar. Utanç, öfke ve kınama duyguları, teknik olarak bu mecraların en hızlı yanan yakıtıdır. Biz parmağımızı ekranda kaydırdıkça, sistem bu öfkeyi daha da büyütür. Sonuçta; yapısal adaletsizlikler hakkındaki dosyalar sessiz sedasız bir köşede tozlanırken, mahremiyet ifşası bu “etkileşim garantili” mimari sayesinde yangın gibi her yeri sarar.
İktidarın konfor alanı: Yatak odası siyaseti
Tüm bunlar sonucunda siyasi tartışmaların ekseni kayar: Kurumlar yerine “yatak odası”, yapısal ilişkiler yerine mahremiyet, hukuksuzluk yerine “ayıp” konuşulur. İktidar açısından bu işleyiş oldukça konforludur. Çünkü iktidarın zayıf noktası özel hayat değil; çıkar ağları, kayırmacılık, kurumsal çürüme ve şiddet pratiğidir. Skandal dolaşımları ise bizi bu tehlikeli başlıklardan koparıp “ahlak” sahasına taşır. İktidarın en iyi bildiği ve en rahat ettiği saha tam da burasıdır: ayıp, namus, aile ve sapma.
Asıl tehlike tam da bu eşikte belirir. Zira söz konusu mekanizma, artık yalnızca iktidarın yaslandığı bir araç olmaktan çıkar; muhalif görünen dil de kolaylıkla bu akışın bir parçasına dönüşür. “Muhalefetin sağcılaşması” dediğimiz şey buradadır. Bu sağcılık, parti tercihi ya da ideolojik etiket değil; daha çok, egemenin yöntemlerini içselleştirme halidir. Bu eğilim, iki temel belirtiyle kendisini ele verir.
İlki, bedenler ve yaşam tarzları üzerinde hüküm kurma iştahını yansıtan norm polisliğidir. Bu refleks, özne kim olursa olsun, mahremiyet ihlalini “hak edilmiş” bir cezalandırma aracına dönüştürür. İkincisi ise ilkelerin yerine kampçılığın ikame edilmesidir. Aynı davranış “bizden” olan için başka, “onlardan” olan için başka şekilde tartılır. Bu bakış açısında eylemler, kişinin konumuna göre “özgürlük” ya da “rezalet” diye kodlanır. Böylesi bir çifte standartta artık ilkeler değil, aidiyetçiliğin terazisi hüküm sürer.
İktidarın ahlak dilini sahiplenmek, ilk bakışta kurnazca bir karşı hamle gibi görünebilir. Bu “Madem bizi bununla vurdunuz, biz de sizi bununla vururuz” yaklaşımı, özünde stratejik bir idraksizliktir. Muhalefet, rakibini ahlak terazisinde tarttığı an, o terazinin meşruiyetini de kabul etmiş olur. Siyaset “hukuk” ve “hak” zemininden çıkıp “ayıp” ve “günah” eksenine kaydığında, kazanan her zaman o ahlakçı lügatin asıl sahibi olacaktır.
Rövanşın iki yüzü: Adalet mi tatmin mi?
Tüm bunları tartışırken, burada tarihsel bir arkaplan olduğunu hatırlamakta fayda var. Dindar-muhafazakâr çevreler, seküler kesimlerin yaşamlarına yıllarca “ayıp/rezalet” diyerek saldırdı, yaşamlarına müdahale etti. Bugün, dindar-muhafazakâr ailelerde yetişmiş gençler böyle adlandırılabilecek pratiklerle gündeme gelince, seküler kesimlerden yükselen “şimdi sıra sizde” duygusunu sosyolojik olarak anlamak zor değil. Ancak anlaşılabilir olan her şey meşru değildir.
Rövanş, iki hattan birinde akabilir: Birinci hat, hesap sorma hattıdır; kurumlara, güç ilişkilerine ve hukuksuzluğa yönelir. Bu hat, düzeni hedef alır. İkinci hat ise tatmin arayışıdır: “Utanma sırası sizde” diyerek kişileri mahremiyet üzerinden cezalandırma isteğidir. Bu hat, düzeni değil, sembolleri hedef alır.
Rövanşın tehlikeli biçimi, bu ikinci hatta akarak “iade-i linç” dediğim şeye dönüşür: Dün sekülerlere yöneltilen ayıplamanın, bugün “Bakın siz de böyleymişsiniz” diliyle geri postalanması olarak karşımıza çıkar. Bu bir adalet arayışı gibi sunulsa da çoğu zaman denetim rejiminin el değiştirmesidir. Ahlak bekçiliği yıkılmaz, sadece nöbetçi değişir.
Çıkış: Jüri değil, hakların tarafı olmak
Bu dosyalar bize şunu gösteriyor: İsimler değişir, mekanizma aynı kalır. Skandal ekonomisi bizi “yurttaş” olmaktan çıkarıp “jüri”ye çevirir. Kolay sorulara sığınırız: Kim utansın? Kim rezil olsun?
Oysa dönüştürücü sorular zor sorulardır: Kim kazanıyor? Hangi ağlar işliyor? Hangi hukuksuzluk, hangi magazin haberleriyle örtülüyor? Skandal ekonomisi bu soruları görünmez kılar; çünkü dikkati kişilerin mahremiyetine hapsetmek, o mahremiyeti kuşatan kirli mekanizmayı örtbas eder. Bu karmaşadan en kazançlı çıkanlar ise hesap vermesi gereken kurumsal yapılar ve rant ağlarıdır. Toplumsal öfke “ayıplar” etrafında harcanıp tüketilirken, yapısal hukuksuzluklar kendi konfor alanlarında palazlanmaya devam eder. Rövanş duygusu bu mekanizmaya “haklılık” katar; iade-i linç ise dikkati asıl odaktan uzaklaştırarak ilkesizliği kalıcılaştırır.
Peki, bu kuşatmadan çıkış nerede? Çıkış yolu, sadece “ahlaklı” olmaya çalışmaktan değil, topyekûn bir politik reddedişten geçer.
Bu reddedişin ilk adımı, mahremiyet ihlallerine karşı ilkesel bir duruş sergilemektir. “Hak etti” cümlesi, bugün içine hapsolduğumuz ahlak rejiminin en sert çekirdeğidir. Bu çekirdeği parçalamak için, en uzağımızda duranların, hatta ideolojik olarak zıt kutbumuzda yer alanların bile mahremiyet hakkını savunmak zorundayız. Bu bir lütuf değil; bizzat kendi özgürlük ilkemize duyduğumuz saygıdır.
Buna paralel olarak, gündemi ısrarla yapısal bir hatta çekmek gerekir. Yatak odası dedikodularıyla ya da kişisel zaaflarla oyalanmak, iktidarın çizdiği sınırların içinde top oynamaktan farksızdır. Asıl görev, oyunu bozmak; tartışılan dosyayı “yaşam tarzı” parantezinden çıkarıp, tartışmanın merkezine güç ve çıkar ilişkilerini yerleştirmektir.
Ancak o zaman, o yakıcı rövanş duygusu onurlu bir hesaplaşmaya evrilebilir. Eğer geçmişin ahlakçılığıyla gerçekten hesaplaşacaksak, bunu karşı tarafın yöntemini kopyalayarak yani iktidarın ahlak diliyle yapamayız. Gerçek bir hesaplaşma ancak daha güçlü, daha kuşatıcı bir araçla; hukukun ve evrensel hakların savunusuyla mümkündür.
Bu ülkenin ihtiyacı daha fazla “rezalet” ifşası değil; daha fazla yapısal hesap sormak. Ahlakçılık bir kez silah olarak dolaşıma sokulduğunda, tetiği kimin çektiğinin önemi azalır; vurduğu yer çoğu zaman özgürlükler olur. Dolayısıyla skandalın seyircisi değil, hakların tarafı olmayı seçmemiz gerekir. Çünkü karşı çıktığımız şeye dönüştüğümüz an, aslında çoktan kaybetmişiz demektir.
Editör: Hazan Özturan