Birkaç hafta önce, sosyal medyada erkeklerin kadınlara yönelik cinsel saldırılarını ifşa eden dalga sırasında şöyle şeyler diyen bir Instagram postu dolaşıma girdi:
➪ “Beden ve travma çalışan psikodinamik terapistlere, osteopati deneyimi olan fizyoterapistlere danışın”
➪ “Vagus siniri egzersizleri uygulayın”
➪ “Yin yoga, Tai Chi gibi fasya çalışan egzersizlere yönelin”
➪ “Gong banyosu gibi titreşim çalışan çakra dengeleme pratikleri rahatlatacaktır”
Saldırıya uğramış kadınlara iyileşme tavsiyeleri veren bu liste, iyi bir niyet taşıma ihtimalinde bile, toplumsal şiddetin en temel gerçeğini saptırıyordu. Öncelikle, her insanın kendine bakması, çevresinden ihtimam görmesi, yardım uzatması veya alması elbette hayati ve önemli. Ancak bahsi geçen öneriler, toplumsal bir şiddet eylemini, faillerini ve onları koruyan sistemi görmezden gelerek, mağdurun bireysel “semptomlarına” odaklanıyor; şiddetin kendisi yerine mağdurun bedeninde açığa çıkan etkisine yöneliyor ve bu etkiyi, sanki kadınların kendi bedenlerinde kendi imkânlarıyla “iyileştirmeleri gereken” bir sorunmuş gibi sunuyordu. Elbette travma bedende de yuvalanır ve kişiyi esir alabilir; ancak burada önerilen çözüm yolu, şiddeti üreten toplumsal koşulları, faillerin sorumluluğunu ve kadınların içinde bulunduğu sınıfsal eşitsizlikleri tamamen göz ardı ediyordu.
Üstelik bu “Şunu yapın, bunu yapın” şeklindeki emir dilinin arkasında, üst/orta sınıfa has bir şuursuzluk da kendini belli ediyordu. Söz konusu tedaviler, tai chi’ler, ses banyosu gibi yöntemler hem yüksek maliyetli pratikler hem de karmaşık bir terminolojiye sahip. Şiddetin çözümü bu karmaşık ve ücretli hizmet paketine indirgenirken, yük yine kadınların bireysel bedenlerine bırakılıyor; mesele politik bir mücadeleden çıkarılıp, sadece parası olanın erişebileceği bir tüketim meselesi hâline getiriliyor ve asıl konuşulması gereken şiddetin kaynağı, sınıfsal ve dilsel bariyerler arkasında görünmez kılınıyordu: “Başına gelenler çözümü gong banyosundan geçen, kişisel bir sinir sistemi problemi.” Bu, insanın uğradığı saldırıyı “iyileştirilmesi gereken” mekanik bir arızaya dönüştürerek meselenin politik gücünü ve toplumsal suçunu sıfırlama riski taşıyan bir yönlendirme. Kendini ifade etme hakkı ise, en acil adalet talebi olması gerekirken, onu bireyselleştiren bir tuzak.
Bu tuzağın ardında yatan mekanizma, sadece en ağır travmalara değil, gündelik kaygılarımıza ve toplumsal sorunlarımıza da sızmış hâlde. Bir zamanlar politik ve kolektif bir hak olan “ifade özgürlüğü”, artık kişisel bir görevler bütünü hâline gelmiş durumda. Bu görevler ise cinsiyetli. Kadınlar, sürekli bir kendini ifade etme ve/ya kendini bulma seanslarına davet edilmek suretiyle, sorunlarıyla baş başa kalmaya zorlanıyor. Günümüzde, 21’inci yüzyılda bile, dayatılan buyruk hâlâ aynı:
“Konuş, hisset, içindeki çocukla temasa geç, kendini aç ve bunu mümkünse belirli bir program dâhilinde yap; yap ki kendin olabilesin.”
Bu dönüşümün en büyük zararlarından biri, hâlihazırda yaptığımız, zaten mümkün ve “ücretsiz” olan ifade alanlarının değersizleştirilmesinde net olarak görülüyor. Bir arkadaşla dertleşmek, bir aile üyesiyle içten bir konuşma yapmak ya da tek başına doğada uzun bir yürüyüşe çıkmak gibi gündelik yollar artık kendimizle iletişime izin vermeyen, “dönüştürücü olmayan” deneyimler olarak görülüyor. Bunun yerine yüksek ücretli atölyelere, inzivalara, nefes çemberlerine yönelmemiz gerekiyor. Bu programların, yakın dostlarımızla yapacağımız dertleşmelerden basit farkı belirsiz. Aslen hayatımızın olağan parçası olan dertleşme, dayanışma gibi eylemlerimiz böylece piyasaya sürülen ve uzman bir kişiden satın alınması gereken bir kişisel gelişim hizmetine dönüştürülmüş durumda.
Bu noktada şu soruyu sormadan edemiyorum: Neden bu kadar yoğun bir şekilde kendimizi bulmak ve ifade etmek zorunda olalım? Haydi, hasbelkader kendimizi bulduk diyelim; bu “bulunan” benliğimizle ne yapmamız bekleniyor? Soykırımın, sömürünün aynı iştahla sürdüğü bir dünyada kendimizi bulsak ne olur, bulmasak ne? Kendimizi bulunca, politika ve adaletten kopuk bir iç dünya inşa edince ne değişiyor? Görünen o ki, bu atölyeler sonrasıyla ilgilenmiyor; zira kendini bulmak, sürekli yeni bir ücret ödemeyi gerektiren bir yolculuğa, bitmeyen bir özyönetim projesine dönüşüyor. Kişinin varoluşsal arayışı, sürekli kendini arayıp durduğu bir tüketim döngüsüne hapsoluyor. Ve bu “optimize edilmiş” öz, çoğu zaman toplumsal sorunlara meydan okumayan; aksine mevcut baskı ve güvencesizlik koşullarına daha iyi dayanabilen, sisteme uyumlu bir dayanıklılık formu yaratıyor. Eğer bulunan benlik, sadece piyasanın talep ettiği duygusal yönetici veya duygusal tüketici ise, bu keşfin toplumsal adalete ve kolektif mücadeleye katkısı sıfırdır. Bu dayatma, kendini bulma görevini vererek bireyi sistemin dışına değil, daha da derinlemesine içine çeker.
Kişi, kendi yaşamının girişimcisi hâline gelir; duygular, travmalar ve kırılganlıklar bir tür ham madde olarak yeniden tanımlanır. İnsan artık kendi üzerinde çalışmak, kendini düzenlemek ve dönüştürmek zorunda. Kendini ifade etme hakkı böylece bir özgürlük alanından, kişinin kendi bedenini ve duygularını kontrol altında tutmakla yükümlü olduğu bir görev alanına kaymış durumda.
Böylece evde, işte, devlette ve kapitalist üretim ilişkilerinde yaşanan tüm yapısal baskılar ve çıkışsızlıklar, bireyin kendi bedeninde bulunması gereken bir arızaya indirgeniyor. Evde şiddete, güvencesiz çalışma koşullarına, politik baskıya, sınıfsal kaygıya maruz kalınıyorsa, bu artık sistemsel bir sorun değil; vagus sinirinin “yeterince devreye girmemesi”, çakraların “dengesizliği” veya fasya dokusunun “gergin” olmasıyla açıklanıyor. Toplumsal olan, sinir sistemi terimlerine çevrilerek şahsileştiriliyor ve kişi öfkesini sisteme yöneltmek yerine, uykusunu, nefesini, günlük rutinini düzenlemekle meşgul ediliyor. Bu “iyileşme” kisvesi altında, neoliberal ideolojinin en görünmez başarılarından biri yatıyor: Sistemle değil, bedeniyle uğraşan bireyler, kendi öz denetimlerini kendileri yaparak devlete de yük olmuyor.
Elbette beden travmanın taşıyıcısıdır; sorun, bu yaklaşımın tek açıklama zemini hâline gelmesinde. Travma ve baskı, toplumsal ve tarihsel boyutlarından soyutlanıp yalnızca beden süreçlerine çevrildiğinde, birey kendi kendini düzenlemek zorunda olan kapalı bir sistem haline gelir. Böylece “özgürleşme” de dünyaya katlanma kapasitesi olarak, bireyin kendi sinir sistemini yönetmesi gereken bir teknik beceriye indirgeniyor. Kişi, öfkesini ve ihtiyaçlarını anlamlandırmak zorunda kaldığında, onunla iletişime geçmek isteyen diğer insanları özel alanına müdahale olarak görebiliyor. Öfke bir talep olmaktan çıkıp çözülmesi gereken bir duygusal blokaj olarak görüldüğünde, beden bireyin kendi üzerine kapandığı bir yönetim alanına; kişi de kendini bulma yolunda sürekli yeni bir yöntem, uzman veya seans arayan bir tüketiciye dönüşüyor.
Aslına bakılırsa, kimse ne kendisine dönmek ne de kendisini ifade etmek zorunda; ancak ifade edeceksek de sözümüzün nereye bağlandığını, hangi güç ilişkilerini görünür kıldığını ve hangi sistemleri rahatsız edebildiğini hatırlamak şart. Bu pratikler özgürleşme ihtimalleri olarak görülecekse, bu özgürlüğün zemini yeniden politize edilmek zorunda; zira ifade özgürlüğü aslen eşitlik ve adalet talebinin alanına aittir.
Editör: Bawer
Fotoğrafı zeynepcansoylu.com sitesinden aldık ancak çekeni bilmiyoruz. Bilgisi olan yazarsa ekleriz.