Türkiye’de bazen bir konser yalnızca bir konser değildir. Bir sahne performansı, bir kıyafet tercihi ya da bir slogan, toplumun en derin fay hatlarını harekete geçirebilir. Bu durum, Türkiye’de kültürel üretimin ne kadar yoğun biçimde siyasal anlamlar yüklendiğini gösterir. Popüler kültür, özellikle son yıllarda yalnızca eğlence alanı olmaktan çıkmış; kimlikler, yaşam tarzları ve iktidar arasındaki görünmez gerilimlerin açığa çıktığı bir arenaya dönüşmüştür. Müziğin sesi yükseldikçe bu gerilimler de aynı ölçüde görünür hale gelmektedir.
Bugün anlamların parçalandığı, ortak referans noktalarının zayıfladığı ve toplumsal uzlaşının giderek daha zor kurulduğu postmodern bir dönemdeyiz. Popüler kültür de dönemin ruhuyla uyumlu biçimde ilerliyor: gelenekselliği aşma arzusu, seküler bir eğlence anlayışı, bedensel özgürlük, “hemen ve şimdi” yaşama isteği, küresel referanslarla İngilizce konuşmak, sınırları aşan kültürel kodlara referans vermek, bireysel kimliklerin kutlanması ve cinselliğin bir unsur olarak kullanılması bu kültüre içkin. Ancak Türkiye bağlamında, bu kodlar yalnızca estetik ya da ticari anlamlar taşımıyor; aynı zamanda politik bir meydan okuma işlevi de görüyor.
Popüler kültür incelemelerinin klasik kuramlarına baktığımızda Adorno ve Horkheimer gibi düşünürler, kültür endüstrisini genellikle apolitik bir alan olarak yorumlamışlardır. Onlara göre popüler kültür, kitleleri siyasetten uzaklaştıran ve kapitalizmin sürekliliğini sağlayan bir eğlence ve uyuşturma mekanizmasıdır. Ancak Türkiye’deki güncel deneyim bu yaklaşıma bir katman ekliyor. Popüler kültür, özellikle seküler yaşam tarzı ile özdeşleştirildiği için, hükümetin muhafazakârlaştırma politikalarıyla doğrudan çatışmaya girer. Bu nedenle de Türkiye’de yalnızca bir eğlence formu değil, giderek politikleşen bir mücadele alanı haline gelmektedir. Bu bağlamda Manifest grubu oldukça öğretici örnek.
Grup, İstanbul Küçükçiftlik Park’ta bir konser verdi. Önceki konserlerinde daha renkli kostümler ve çocuk/ergen kitlesine yönelik sevimli danslarla sahneye çıkan grup, mekânın 18 yaş üstü misafir kabul etmesi nedeniyle, performansını bu kez daha karanlık bir konseptle; yetişkin hedef kitlesine hitap eden koreografiler ve kostümlerle sergiledi. Ancak asıl tartışmayı başlatan şey, bu estetik farklılık değil, konserin taşıdığı kültürel ve politik anlamlardı.
Manifest, hükümetin uzun yıllardır sürdürdüğü muhafazakârlaştırma politikalarına rağmen organik biçimde ortaya çıkan seküler bir “kız grubu” olarak; şarkılarında, video kliplerinde ve konserlerinde küresel popüler kültürle paralel bir vizyonda işler üreterek kısa sürede geniş bir genç kitle tarafından benimsendi. Bu konserdeki görece daha “seksüel” görünürlük ise muhafazakâr kesimlerin öfkesini tetikledi. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, herhangi bir şikâyet olmaksızın kendi inisiyatifiyle “hayasızca hareketler” ve “teşhircilik” suçlamalarıyla soruşturma başlattı.
Bu noktada kritik soru şu: Soruşturma gerçekten “teşhircilik” nedeniyle mi açıldı? Görünürdeki gerekçe bu olsa da, aslında mesele çok farklı. Konserin sahne estetiği değil, temsil ettiği kültürel kodlar buradaki asıl sorun. Grubun konserlerinde “hak, hukuk, adalet” sloganları atması, dansları, küresel popüler kültürle kurduğu paralellikler; hükümetin tahayyül ettiği muhafazakâr yaşam biçimine taban tabana zıt seküler bir dünya görüşünün bir yansıması olarak görülüyor. Dolayısıyla soruşturma bir “suç”un varlığından ziyade, bu seküler temsilin kriminalize edilmesi amacı taşıyor.
Hükümetin “imam hatipli, dindar nesil” projesi düşünüldüğünde, Manifest gibi grupları bir tehdit olarak algıladığını söylemek yanlış olmaz. Çünkü bu gruplar, gençler arasında organik biçimde gelişen ve devlet politikalarıyla yönlendirilemeyen bir seküler yaşam tarzını görünür kılıyor. Bu nedenle konser yalnızca bir müzik etkinliği değil, aynı zamanda kültürel hegemonya mücadelesinin bir sahnesi haline geliyor.
Buradaki önemli nokta, muhafazakâr tepkilerin sistematik olarak “cinsellik” etrafında yoğunlaşmasıdır. Gelenekselci söylemler, toplumsal uzlaşıyı en kolay “edep, adap” ve özellikle de kadınların ne yapıp yapamayacağı üzerine kurdukları tartışmalarla sağlar. Kadın bedeninin “ahlakın sembolü” olarak kabul edildiği bir kültürel koda temas ederek, popüler kültürdeki en küçük cinsel görünürlük bile “toplumun değerlerine saldırı” olarak kodlanabilir.
Türkiye’de farklı ideolojik gruplar birçok konuda uzlaşamaz; ama “edepsizlik” ve “ahlaksızlık” söylemi üzerinden kolayca bir toplumsal destek mobilize edilebilir. Hükümet veya muhafazakâr çevreler “ülkenin değerleri tehdit altında” dediğinde, özellikle gençlik üzerinden gündeme geldiğinde, ebeveyn kaygılarını harekete geçirir ve geniş bir kesim bu söyleme refleks olarak katılabilir. Böylece popüler kültürün tüm seküler nitelikleri muhafazakâr tepkilerle hedef alınarak, aslında bütün bir seküler kültürel üretimi tek bir basit etikete, edepsiliğe indirger.
Bu strateji nefretin kolayca örgütlenebileceği bir alan açar. Üstelik çok işlevseldir: karmaşık ideolojik tartışmalara gerek kalmadan, sadece “ahlaksızlık” diyerek geniş bir nefret ve tepki üretilebilir.
Toplumun bu müdahalelere verdiği tepkiler ise farklı bir dinamiğe işaret ediyor. Soruşturma açılır açılmaz sosyal medyada yükselen tepkiler, insanların bu girişimin bir müzik grubuna değil, seküler kültürel üretimin tamamına yönelmiş bir sopa gösterme hamlesi olduğunu fark ettiğini gösteriyor. Böylece popüler kültüre yapılan müdahaleler, paradoksal biçimde, bu kültürün toplumsal meşruiyetini ve direncini güçlendirmektedir. Bastırılmaya çalışılan şeylerin toplum nezdinde büyük bir karşıt dirençle karşılanması, müdahalelerin meşruiyetini sorgulatmaktadır.
Sonuç olarak, Manifest grubu üzerinden gördüğümüz şey, Türkiye’de popüler kültürün yalnızca estetik ya da ticari bir olgu olmadığıdır. Popüler kültür giderek artan biçimde, kültürel hegemonya mücadelesinin merkezi alanına dönüşmekte. Muhafazakâr söylem, tepkisini kolayca örgütleyebileceği cinsellik etrafında toplasa da, asıl mücadele yaşam tarzları üzerinde. Bu nedenle, Türkiye bugün, seküler kültürel üretimin cezalandırılmaya, “cüretin” kriminalize edilmeye çalışıldığı; ama bastırıldıkça daha güçlü bir biçimde geri tepme potansiyelinin yüksek olduğu bir dönemden geçiyor. Bugün yaşanan her yasaklama girişimi, aslında yarının daha özgür ve daha cüretkâr kültürel üretimlerinin tohumlarını atıyor.
Editör: Bawer