2005 yılıydı. Lisedeki ilk aylarımdı. Taksim sokakları karmakarışık geldiği için okulun yolunu yeni yeni öğrenmeye başlamıştım. Ergenliğe biraz geç girdiğim için beklenmedik bir şekilde bedenim değişmişti: boyum uzuyor, memelerim hacim kazanıyor, belim inceliyordu. Ve hepsi bir anda oluyordu. Şikâyetim pek yoktu, arzuladığım bedene bir anda sahip oluvermiştim. Hey Girl’deki veya müzik kliplerindeki kızlara biraz daha benziyordum.
Havalı olmak çok önemli bir şeydi ve havalı olmanın bir bedeni vardı
Dinamikleri çözmekte zorlansam da bazı şeyleri akranlarımı gözlemleyerek öğreniyordum. Standart okul üniformasının yanı sıra beden dersi için bize aldırılan gri eşofman üstlerimiz vardı. Lacivert hırkalar yerine bu eşofman üstlerini giyiyorduk.
Hayatımızda yalnızca ufak tefek asiliklere yer vardı; koyu renk tişört giymek gibi. Beyaz tişörtün altına koyu renk tişört giyince uyarılıyor, tişörtümüz çıkarttırılıyordu. Renkli tişört giymek ise sütyenimizin gözüktüğü ve yeni beliren memelerimizin daha da fark edilir olacağı durumlara düşmemiz anlamına gelebilirdi. Oğlanların göze aldığı riskleri göze almak zordu. Bu yüzden o gri eşofman üstünü giymeyi tercih ediyordum.
Gri eşofman üstü bel kısmında biraz büzgülüydü. Benim bedenim, birkaç ay önce yapılan üniforma alışverişinden bu yana çok değişmişti. Eteğim belime tam oturmuyordu; bazı hareketleri yapınca yukarı doğru kalkabiliyordu.
Bir gün, hazırlık hocası tahtayı silmemi istediğinde tam olarak bu yaşanmıştı: kolumla beraber eteğim de havaya kalkmıştı. Sınıf hocası, kasıtlı olarak götümü açtığımı ima etmiş, eteğimin bir karış olduğunu söylemişti. Bu lafın altında kalmamak için okuldan çıkıp eve dönerken bir terziye uğradım. Eteğimi gerçekten bir karış yapmak için elimle “bu kadar” dedim. Terziyle daha makul bir noktada anlaştık. O günden sonra, suçlandığım şey gerçek oldu: bir karış etekle okula gidiyordum. Bu durum, hocalarda ve yönetimde büyük bir huzursuzluk yaratmıştı. Gayriresmî bir karar neticesinde o senenin sonuna kadar bir daha etek giyemedim; okula pantolonla gidip gelmeye başladım.
Ve sonraki dört yıl boyunca, mermer merdivenleri tırmanırken ayaklarımıza, bacaklarımıza, kollarımıza, saçımıza bakıldı. Bez ayakkabı yasaktı. Açık saç yasaktı. Renkli çorap ve renkli tişört yasaktı. Bazı kapılardan girmek, bazı kapılardan çıkmak yasaktı. Hepsinin etrafından dolanmak için bulduğumuz bazı stratejiler vardı; fakat her strateji okula yayıldığı anda yasaklar listesine ekleniyordu. Bunun ismine sık sık “Fransız disiplini” deniyordu.
Kendimizi ifade etme biçimlerimiz, bedenimiz, kelimelerimiz, hareketlerimiz sürekli denetim ve kontrol altındaydı. Sigara içenler mimleniyordu, dikkat çekenler mimleniyordu. Okulla ilgili olması gereken şeyler -yani notlarımız, derslerdeki performansımız- kadar önemliydi hayattaki performansımız. Şahsen ben, performans notu kötü olanlardandım.
Havalı olmak çok önemli bir şeydi ve havalı olmanın bir bedeli vardı
Elbette sadece lise binasının sınırlarında yaşamıyorduk. Aynı dönemde farklı liselerden arkadaşlarımızla buluştuğumuzda, onların da benzer yasaklardan, bakışlardan söz ettiğini duyuyorduk. O dönem bize özgü sandığımız baskılar, aslında koca bir kuşağın ortak hikâyesiydi.
Sonradan anladık ki denetim yalnızca bizim bedenlerimiz üzerinde değildi. Neyi konuşacağımız, kimin korunacağı, hakkımızı ne kadar arayabileceğimiz konusunda çizilmiş belli çerçeveler belirlenmişti. Bunlardan yola çıkarak neyin uygunsuz, neyin asilik, neyin yapılabilir olduğuna dair keskin ama tekinsiz fikirler geliştirmiştik.
Kendi sorumluluklarımızı alacak kadar büyüktük; elbette yetişkinlerin dikkatini çekecek kadar da. Zaten en havalı olanların gizli bir başarısıydı bu. Hoşlanmadığımız kişiler bedenimize dokunabiliyor, bedenlerimizle ne yapacağımıza karışanlar tarafından korunabiliyordu. 14-15 yaşında, yetişkin insanlarla rızaya dayalı ilişkiler kurabileceğimize ikna olmuştuk. Kötü olan yalnızca hiç istemediğimiz birinin bize dokunulmasıydı. Yaşça büyük biri, tıpkı koyu renkli bir tişört gibi, sorumluluğunu kendimizin alıp bedelini kendimizin ödemesi gereken bir karardı.
Yalnızca okulda değil; sokaklarda, mekânlarda, derslerde ve kurslarda tümüyle tehlikeye açık hâle gelmiştik. O yıllarda şaka diye anlattığımız şeyler, bugün adını koyduğumuz istismar hikâyeleriydi. Başımıza gelenleri adlandırmak zordu; bu yüzden bazen birbirimizi zorbalıyorduk.
Yalnızca bu sıralar adını sıkça duyduğumuz Saint Joseph değil, başka pek çok adı bilinen okulda hocalar, memurlar ve dışarıdan okula çeşitli vesilelerle gelmiş yetki sahibi kişiler genç kadınları ve lubunyaları sistematik olarak hedef aldı. Aynı anda, bir o kadar sistematik bir biçimde, bu kişiler yine o okullar tarafından korundu.
Ben başka bir Fransız lisesinde farklı deneyimler yaşadım. Benim okulumdaki faillerden bildiklerim okuldan uzaklaştırıldılar. Yine aynı dönemde, bugün ifşalarda adı geçmeyen bir lisenin müdürü taciz gerekçesiyle görevden alındı. Bir başka lise ise erkek öğrencilere yönelik uygunsuz davranışlarda bulunan bir kadın hoca olduğunu biliyorduk.
Havalı bir lise olmak çok önemliydi, okuduğu okulun ismini korumak için feda edilen çocuklar vardı
Tüm bu insanlar sıradan failler değil, çocuk istismarcıları oldukları için yargılanmalıydılar. Fakat bu, eylemlerinin kamuoyu tarafından duyulması ve okulların prestijlerinin sarsılması anlamına geliyordu. Bugün, okullardan uzaklaştırılmış olanların daha sonraki zamanlarda başka çocukları ve genç yetişkinleri hedef alıp almadıklarını bilmiyoruz. Pek azıyla ilgili süreç yürütüldü; yürütülen süreçler de okulların dışına taşınmadı.
Bunları biz biliyorsak, etrafta bizi koruması gereken yetişkinler de biliyordu.
O yıllar kanıksadığım, ama 35 yaşına varmış bir insan olarak anlamakta ve sindirmekte çok zorlandığım şey şu:
Bu okulların isimleri, henüz önümüzde duran hayatlarımızdan daha mı değerliydi?
Biz susturulurken failler korundu.
Hapis cezası alması gereken insanlar, kurumlar tarafından -kurumların ismi zarar görmesin diye- kollanırken, henüz önümüzde duran hayatlarımızdan yaşama sevincimiz çalındı.
Bizi koruması gereken yetişkinlerden alamadığımız desteği, şimdi yetişkin insanlar olarak birbirimize ve bizden sonra gelen kuşaklara sağlamaya çalışıyoruz.
Erken yaşlarda başına gelenlerle mücadele etmek hiç kolay bir şey değil. Saint Joseph Lisesi ve Kadıköy Güzel Sanatlar Lisesi mezunu kadın arkadaşlara çok teşekkür ederim. Yalnızca Tarık Şerbetçioğlu’nu değil, türlü gerekçelerle genç kadınları feda etmeye hazır, çok çarpık bir düzeni de ifşa ettiler.
Konuştukça iyileşeceğiz; bizi çocuk yaşta istismara açık kılanlar da hesap vermek zorunda kalacak.
Editör: Bawer