Uzun zamandan sonra üniversitedeyim. Ortak odada, bir sürü tanımadığım ya da az tanıdığım yüzün arasında kendime bir yer buluyorum. Araştırma grubunun toplantısı var. Her hafta, toplantının başında son bir haftanın bizim için nasıl geçtiğini, neler hissettiğimizi anlatıyoruz. Bir aydan uzun zamandır üniversiteye gelmedim. Bir aydan uzun zamandır çünkü benim için gündelik hayat durdu.
Söz bana geliyor. Mecburen bir şeyler söylemem gerekiyor. O an, ağzımdan istemsizce “Göçmenliğin en çok böyle zamanlarda zor olduğu” dökülüyor. Ben bile şaşırıyorum kendime. Ama gerçekten de öyle bir hâl. Hem orada hem de uzakta olma hâli; hem hiçbir şey üretememe hem de burada, bu gündelik hayata adapte olamama durumu. Sürekli o arada gidip gelmek. Bir yandan burada olmaktan nefret edip, diğer yandan orada olsa ne yapabileceğini bilememek.
Bir süre sonra toplantı bitiyor ve çalışmaya çalışıyorum. Ama dayanamayıp yine sosyal medyada gezinmeye başlıyorum. Önüme fotoğraflar düşüyor: Zamanında evim gibi gördüğüm lisemin, semtimin, üniversitemin fotoğrafları. Orada olamamak bir yandan daha da dayanılmaz hale gelirken, bir yandan da garip bir umut -sanki gururla karışık bir his- veriyor. Oysa ben ne bu gururu ne de umudu hak edecek bir şey yaptım. Hoop, yine suçluluk duygusu.
Mesela, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Fındıklı Kampüsündeki tarihi binanın ana holündeki spiral merdivenlerde poz vermiş gençlerin ellerindeki pankarta bakıyorum. Sayfayı kaydırıyorum; bu sefer aynı binanın girişinde başka (ya da belki aynı) gençler var. Ellerinde yine bir pankart. Çok güzeller. Güzel şeyler söylüyorlar. Ben o kapıdan lisans öğrencisi olarak yirmi yıl önce girerken, bizim söyleyebileceğimizi hayal bile edemeyeceğim kadar güzel şeyler. Üstelik bunları o spiral merdivenlerde söylüyorlar. Sanki biz o merdivenlerden hep öylesine çıkmışız da şimdi merdivenler ancak gerçek anlamını bulmuş gibi.
Sonra başka görseller düşüyor önüme. Daha eski, daha unutulmuş, bambaşka hisleri geri getiren -maalesef, iyiden çok kötü hisler bir yandan da. Lisemin, Kadıköy Anadolu Lisesi’nin, asla üstünden atlayabilecek kadar atletik olamadığım demir kapısından atlayan gencecik insanlar… Kapının hemen yanında olması gereken ama rant uğruna yıkılan konferans salonunun yerine yapılan o çirkin bina… O eski salonun kulis duvarlarında birikmiş koca bir tarihin moloza dönüşmesi, önce göğsümü daraltıyor. Ama bir yandan da, ne güzel atlıyorlar demir kapıdan. Biz olsak -sanki biz de atlardık. Ben atlayamazdım tabii; “sağlam” bir bedenle dünyaya gelmediğim için yan kapıdan kaçardım muhtemelen. Ama atlardık bir şekilde. Hem onlar atlayınca ben de atlamış sayılırdım, bence.
Bir yanım, benim merdivenlerimden çıkan ya da asla atlamaya cesaretim ya da kabiliyetim olmayan o demir kapıdan atlayan insanları tanımıyor. Bir yanımsa, sanki hepsi benmişim gibi bakıyor yüzlerine. Sanki ne kadar çok baksam, kendimden o kadar çok şey bulacağım. Sanki hepimiz tek bir benliğiz de sürekli kim olduğumuzu unutup yeniden ve yeniden doğuyoruz.
Türkiye’de direniş tarihi, şehir efsaneleri gibi nesilden nesile aktarılan ve eğer pek de “efsanevi” işler yapmadıysanız tarihin karanlık sayfalarına gömülen bir şey. Biz o liselerden, üniversitelerden mezun oluyoruz ve yeni gelenler hep sıfırdan başlıyor. Nasıl ki biz sıfırdan başladıysak -bizden birkaç dönem önce mezun olmuş, harika işler yapmış insanlar bize hatırlatılmış ama bilgi ve deneyimleri asla bize ulaşmamışsa- şimdi de yeni bir nesil, direnişi sıfırdan keşfediyor. Bizim deneyimlerimiz, yaşanmışlıklarımız, hayallerimiz, yaptıklarımız ve yapmadıklarımız ile özlemlerimiz sanki o mavi kubbede asılı kalmış da bizden başkası duymamış gibi.
Açıkçası “kent hafızası” kavramına hep biraz şüpheyle bakıyordum çünkü İstanbul’da büyüyen bir çocuk olarak, kentin hafızası sanki benim gibi orta-alt sınıf bir memur çocuğunu hiç kendine dahil etmemiş, sadece kentin o harikalı allı yaldızlı semtlerine uğramıştı. Küskündüm. Ama kent hafızası, biraz da bizim kendi direniş ve özgürleşme, karşılaşma ve çatışma anlarımızı beraber sarıp sarmalayabildiği için kıymetli belki de. Çeşitli mekânların altı boş ya da üst sınıf anlatılarıyla doldurulmuş nostaljikliğinden öte, bizim o mekânlarda herkese ve her şeye rağmen kendimiz olarak zamanında hareket edebilmiş olmamızla ilgili. Yoksa birilerinin nostaljik “Ah, nerde o eski Kazancı Yokuşu…” serzenişleri için değil; o yokuştan en son 8 Mart’a giderken heyecanla, umutla, korkuyla, endişeyle çıktığımız anlar için kıymetli. Kendi duygularımız da mekânı politik kılış hâlimize dair. Başkalarıyla paylaşmak istemediklerimiz de. Kimselere layık göremeyişlerimiz de. Kendimize saklamalarımız da. Sonra bir gün geri dönüp baktığımızda, hepimizi içinde beraber görebilmelerimiz de.
Ama o mekâna bizden sonra giren her insanın, bizden başka ama bizim gibi olmasının temel sebebi de aslında bizim onlara bıraktığımız, hatta onlarla bıraktığımız; hep beraber, inadına, adım adım büyüttüğümüz izlerimiz. Bizim attığımız adımı tamamlayan, bizim cümlemizi yeniden kuran… Gıcık da olabiliriz o yeni olana; ya da bunun yerine, o yenideki kendi izdüşümlerimizi tanıyıp kucaklayabiliriz de. Öyle ya da böyle, kendi ayak izlerimiz, el emeğimiz çünkü hepsi. Ve bu da, insanın kendi çocuğunun bir yüz ifadesinde bir an kendisini görmesinden çok farklı değil.
Bu süreçte, Adile Naşit gibi yaşlandığımı fark ettim. Oysa gençken hep Münir Özkul gibi huysuz bir ihtiyar olacağımı sanırdım: Turşusunu dirayetle savunan, bahçeye kaçan topu kesen, bazen tatlı ama daha ziyade sert biri. Yaşlanmak, insana kendi tamamlayamadığı, eksik kalan hikâyelerini başkalarının tamamlayabileceğine dair saçma bir umut veriyor. Kimse yokken, yapayalnızken düşündüklerin bir gün başkaları tarafından kalabalıklaşıyor sanki. Ve sen kendini o geç kalmışlıklara rağmen var edilmiş hissediyorsun.
Veya Birhan Keskin’in bir zamanlar “İz“de dediği gibi:
Acıyla geçtiğim yoldan geçiyorsun
izlerime rastlıyorsun, bıraktıklarıma,
orada o yolda çekmiştim ruhumu patlatan fitili
benden savrulan parçalar kurusa da,
izleri var hala yolun kenarında.
İzini sür yolun, acının ormanı büyütür insanı
vakit geniştir, ufuk sandığından daha yakın
acıyla geçtiğim yoldan geçiyorsun,
ustası olacaksın içine gerdiğin tellerin
hangi sızıyla titrer içinde, hangi sesle
büyük bir aşk, hangi sesle ölür, bileceksin.
Ne zamandı bilmiyorum. yaşadıklarından sana
kalan tortu, seni olduğun yere çakan, olduğun
yerde fırtına koparan korku. kendi sarmalında
döndün, döndün, sanma ki daha dönmeyeceksin
kalsan da bir yer için, aslında hep gidiyorsun.
Şimdi, acının ormanından geçiyorsun
her şey bir daha kanasa da
ne geçtiğin yola ne sana dokunabilirim ben
geç meleğim, senin de şarkıların olsun
içindeki telleri titreten.
Editör: Bawer