Ben, hayatımın en can yakıcı yaralarının açılışına şahit olmak zorunda kaldığımda, sustum. Susmaktan başka bir çarem olduğunu bilmiyordum; zaten kimsenin, benim varlığımı umursamaksızın en çirkin yüzlerini göstermekten kendini alıkoyduğu da yoktu. Görülmeden, anlaşılmaya değer bulunmadan büyümek, beni herkesi anlamaya itti. Ne kadar fazla insanı anlamaya gayret edersem, içimde açılan yaraları o denli telafi edeceğimi sandım. Dinledim. Konuştum. Uzun yıllar süren sessizliğimden öç alırcasına, çok konuştum. Hayatın şimdiki durağında ise anlatmanın da anlaşılmaya yetmediğini anladım. Artık isyan ediyorum. Açık yaralarımın üzerini örtmüyor, bilakis avazım çıktığı kadar bağırıyorum. Tam da kendime sahip çıkmaya canla başla çalıştığım bir dönemde, izlediğim günden beri bende yankılanan hisleri beraberimde taşıdığım bir tiyatro oyunuyla karşılaştım: Hepimiz Sustuğumuz Yerden Yaralıyız
Oyun, sessizlikten isyana uzanan bir lubunya hikâyesinde herkesin kendi yarasını bulmasına vesile oluyor. Ortak bir yaranın yükünü tüm seyircilerle pay edip, bir ümidin yeşerebileceğini her daim mümkün olduğunu hatırlatıyor. Oyunun yazarı Deniz Bulut ile söyleşimiz, suskunlukla kabuk bağlayan yaraların varlığını kabul etmek için parmak ucunda, belki biraz tedirgin atılan bir adım. Daha sahici bir yüzleşme için yolunuzu muhakkak oyunun sergilendiği Asmalı Sahne’ye düşürün.
İnsan Hepimiz Sustuğumuz Yerden Yaralıyız isimli bir oyuna gittiğinde elbette sarsılmaya, bir yarayı olanca açıklığıyla görmeye hazırlıyor kendisini. Ancak hem bir başkasının yarasına ortak olup hem de sessizliğe gömdüğümü sandığım yaralarımla çığlık çığlığa yüzleşmeyi beklemiyordum açıkçası. Oyun, altına süpürülen hiçbir acı artık orada kalmasın diye halıyı bir kenara atıp, evi de altüst ediyor sanki. Neden yaralarımızı susarak büyütüyoruz, susmaya niçin bu kadar alışkınız dersin?
Hemen oyundan bir cümleyle cevap vereyim: “Susmayı senden öğrendim anne. Hep susardın. Hem de onca şeyi bilmene rağmen.”
Son zamanlarda sıkça duyduğumuz bir cümleyle de giriş yapacağım: Çocukluğumuzda öğreniyoruz. Ama bu, illa bize apaçık dayatılan bir suskunluk değil. Büyürken, etrafımızdan öğreniyoruz susmamız gerektiğini. Aile içinde olan biteni komşumuz, akrabalarımız duymasın; evde yaşanan bir olayı akşam eve gelen baba duymasın; ya da çok daha basit bir örnekle, iki komşunun yaptığı dedikoduyu üçüncü komşu duymasın.
En önemlisi susulmadığında çıkan kavgaları, küslükleri, uzayan, büyüyen sorunları görerek büyüdüyseniz eğer, içinize çekilmeniz kaçınılmaz oluyor.
Çocuk diyor ki: “Anne, susmayı senden öğrendim.”
Oysa bu suskunluk, ne büyük yük. Büyürken annesinin neler yaşadığını, ama hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam etmesine şahit olmuş. Anneyle birlikte onun da içi dolmuş. Aslında annesine asıl kırgınlığı ve kızgınlığı şuradan geliyor: “Sen de çok haksızlığa uğradın ama bir kere bile dökmedin ortaya.” demek istiyor çocuk. Burada zincirleme bir şey doğmuş çünkü: Eğer sen öncü olup cesaret verseydin, belki ben de seninle birlikte içime bunca yükü sıkıştırmayacaktım.
Her şeyi konuşmamamız gerektiğini çocuklukta öğreniyoruz. Halbuki konuşabiliriz ve evet, o zaman da hiçbir şey eskisi gibi olmayabilir. Buna cesaretimiz var mı? Belki anne de kendi annesinden öğrendi. Bence bu, kuşaktan kuşağa geçen bir suskunluk…
Evde bazı şeyler hiç değişmiyor. Ersin’in annesi yıllardır aynı müzikle neşeleniyor; evin en gözde yemeği “anne köftesi”. Üstelik, “anne köftesi”nin hiçbir yoruma açık olmayan, kesin bir tarifle yapıldığını da biliyoruz. Sanki mekanın kendisi hiçbir değişime alan tanımıyor ve değişmeyen ne varsa bir şekilde anneyle ilişkili. Peki, anne neden değişimden bu kadar kaçıyor?
Bu coğrafyada kadın olmak… O, bir anne. Hem de çok küçük yaşta bir köyden büyük şehre göç etmiş bir anne. Göç içinde bir göç daha var: İstanbul’a gelmiş, oradan da Almanya’ya giden bir eşi var kadının. Geride kalan anne için burada “Aman el âlem ne der?” korkusu başlamış ve biliriz ki sonsuz bir döngüdür el âlem denilen şey. Bir binanın taşıyıcı ana kolonu olmaktır annelik biraz da. Anne de biliyor; O değişse her şey değişecek, eski yapıdan eser kalmayacak. “Kol kırılır, yen içinde kalır” diyenlerden biri de oyundaki anne. Baş edemediği ne varsa üstünü kapatmaya çalışmış. Bir oyalanma yolu da olarak evin büyük oğluna sarılmış. Onun için hayat demek, biraz da oğlu demek: “Sen böyle seversin, sen bunu hiç sevmezsin, sen böyle yersin, aman oğlum karnın ağrır, aman oğlum çok yorulma…” Aslında bu, evin büyük oğlu için de korkunç bir şey. Annenin yaptığı, sevgi kisvesi altında oğlunu esir almak. Hiçbir şeyi değiştirmek istemiyor, çünkü oğlu da değişsin istemiyor. Alışkanlıklardan vazgeçmek zordur. Bu yüzden oyunun bir yerinde diyor ki: “En güzel köfteyi ben yaparım sana.” Manipülatör bir anne. “Senin neren ağrır, ne iyi gelir, ben bilirim.” mesajı veriyor her seferinde. “Konfor alanım benim.” demek istiyor.

Büyürken kimse tarafından görülmeyen, kabul edilmeyen bir trans erkeğin kendisini gösterme çabasına tanık oluyoruz. Öyle ki Ümit’in annesi tarafından görülmesi, Ersin’in varlığına bağlı. Neden bunca acısına rağmen hala annesinin onu görmesini istiyor?
Anne, onun hayatındaki ilk kadın, yaşamının ilk bağı. Yine oyundan bir cümle ile anlatayım: “Annemin anlamadığını hangi kadın anlar ki?” diyor çocuk. Çocukluğumuzdan başlar aslında ebeveynler tarafından onaylanmanın, övülmenin gururu. Babanın ya da annenin bir “aferin” demesi bile özgüvendir bizim için. Ama oyunda izlediğimiz anne bunu hiç yapmamış. Annesi tarafından bir kere bile övülmemiş, bırak övülmeyi, hiç görülmemiş bir çocuk, hangi yaşa gelirse gelsin bunun peşini bırakmaz.
Buradaki çocuk, daha 5-6 yaşlarındayken kendinin farkında olan trans bir erkek. Kendini gösterme savaşı sokaklarda başlamış. Cis*-erkek çocuklara kendini kanıtlamaya çalışırken, tek başına savaşmış aslında. Bu savaşta yaralandığında da koşup sarılmak istediği ilk kişi annesi olmuş; ama daha o yaşlarda bile görülmediğinin farkındaymış.
“Annemin, hatta tüm mahallesinin görmek istemediği bir çocuğum, demek ki tek başıma mücadele etmeliyim.” diye düşünebilmiş. Yine de ömründe bir kere bile olsa annesi onu görsün diye de yanıp tutuşan bir evlada dönüşmüş.
Ersin annesi ve Şebnem’in tanışacağı akşamdan mutlu bir fotoğraf kalmasını çok istiyor. Ancak, ailenin fotoğraf albümündeki fotoğraflara göz atmak bile anne oğul arasında bir huzursuzluğa sebep oluyor. Ersin neden mutlu bitmeyeceğini bildiği bir geceden mutlu bir fotoğraf kalmasını bu kadar istiyor? O akşam mutlu sonla bitseydi, nasıl bir fotoğrafı olurdu?
Albümlere baktığında içine dert oluyor çünkü. “Hiç gülerken yan yana fotoğrafımız yok, baksana anne.” diyor. Artık hayatında bir de sevdiği bir kadın var. Bütün benliğiyle, ruhuyla kabul ettiği adamın evine ilk kez gidiyor ve çok zor bir karakter olduğunu bildiği annesiyle tanışıyor. Adam o kadar mutlu ki, onun için adeta bir gurur gecesi. Hayatındaki iki önemli kadınla bir arada fotoğrafları olsun istemesi kadar doğal bir şey olamazdı. O aile albümünün buna ihtiyacı vardı.
Ümit çocukken hep sessiz kalmış, etrafında da onu olduğu gibi gören olmamış. O yüzden sessizlik onun için çok tanıdık, belki de en iyi bildiği şey. Radyoda sesine vurulduğu kadına duyduğu kalbi duyguları dile getirmek yerine, yıllar boyu yazdığı mektuplarla aşkını ancak sessizce beslemiş. Aşık olduğu kadın ile nihayet tanıştığında, yetişkinliği boyunca onu takip eden içindeki sessiz çocuğun da artık sıkıştığı yerden özgürleştiğini izliyoruz. Ya Ümit böyle bir aşkla karşılaşmasaydı, o zaman hiç kabul görmeyecek miydi? İçinde yaşadığımız toplum trans erkeklerin hikâyelerine ne kadar aşina?
Bu çok can alıcı bir soru oldu benim için. Değindiğiniz yer dönüm noktası gerçekten. Oyun gerçek bir hikâyeye dayandığı için de bu kadar canımı acıttı sanırım. Bir kadına âşık oluyor ve sadece mektup yazıyor. Elinden gelen başka bir şey yok. Çünkü ailenin, toplumun görmediği bir adam olduğunu biliyor. Ruhunun yarası çok büyük. Hem âşık olduğu kadınla iletişimde kalmak istiyor, hem de gardını hiç indiremiyor. Bir darbe daha alırsa artık kaldıramayacağını biliyor. Ama neyse ki onun ruhunu görebilen bir kadın çıkıyor karşısına. Bugüne kadar aldığı yaralar iyileşmeye başlıyor. İşte kozasından çıkan bir kelebek anı bu. Ömrü belki bir gün, ama olsun, her şeye değer diyor. Artık ruhu özgür. Bedenin içine sıkışmış bir ruh, bir kadının okşamasıyla açığa çıkmış. Bu öyle bir kadın ki, elini tutuyor artık o adamın. Adamın konuşamadığı ne varsa, onun yerine kadın konuşmaya başlıyor hatta. Bugüne kadar kendini saklayan trans bir erkek için denizin dibine onun için dalıyor ve su yutmak üzere olan bir adamı elinden tutup yüzeye çıkarıyor.
Toplumun bize aşinalığı konusuna gelince: Ben aşina olduklarını düşünmüyorum. Kendi yaşamımdan anlatmam gerekirse, gündelik hayatımda işe gidip gelirken bile otobüste, yolda anlamsız ve rahatsız edici bakışlara maruz kalıyorum. Arkadaşlarımla kamusal alanda sosyalleşmeye çekinir oldum. Dışarda bir şeyler içmekten dahi nefret eder oldum. Neden? Tuvalete gitmemek için. Basit bir ihtiyaç, bizler için büyük bir mesele malesef. Kadın tarafına girsem sorun, erkek tarafına girsem sorun. Dışardayız ama orda bile esir gibi bir hayat. Tabii bu biraz kişilik meselesi de. Belki bu yaşadıklarımı hiç takmayan, gayet rahat olabilen arkadaşlarımız da vardır. Ama kendim adıma hep zordu. Bu yüzden Türkiye’den gitmeye karar verdim zaten. Göç etmenin verdiğim en iyi kararlardan bir olduğunu zaman geçtikçe daha iyi anlıyorum. Dilerim ki toplum olarak bu konuda farkındalığımız yüksek olur ve insanların hayatını ne kadar etkilediğimizi anlarız. Bu kadar inancı yüksek bir toplumsak eğer, bu konunun da bir kul hakkı olduğunu anlamalıyız.

Oyun kendin olmak ve aile olmanın birbirine zıt kabul edildiği bir dünyada, kendinden vazgeçmeden ailesine sahip çıkmaya çalışan bir trans erkeğin hikâyesini konu alıyor. Hükümet tarafından Aile Yılı olarak ilan edilen 2025’te oyun şunu da tartışmaya açıyor: Lubunyanın ailesi kimdir? Senin bu soruya Deniz olarak cevabın nedir? Oyunun baş karakteri bu soruyu nasıl cevaplardı?
Bu sorunun cevabı çok net bence. Lubunyanın ailesi, bizi olduğumuz gibi gören ve buna özen gösteren, bize omuz veren herkestir. Ben eskiden çok ödün verirdim ama bu oyunla aldığım güçle artık bu konuda çok kararlıyım. Benim ruhumu görmeyen ve konuşurken hitap şekline dikkat etmeyen herkesi çıkardım hayatımdan. Bundan sonra da öyle olacak. Ama çok şanslı biriyim, o kadar güzel dostlarım var ki… Bir kere bile beni incitmeden, olduğum gibi beni gören. Ömür boyu kalbimde, ruhumda, yamacımda olacaklar. İşte ailem onlar. 12 sene boyunca el ele uyuduğum ve o dillerinden düşürmedikleri “normal aile” gibi yaşadığım sevgilimdir ailem. Normal aile nedir? Biz neden aile olamıyoruz onların gözünde, bilmiyorum. “Onlar” diyorum kusura bakmasınlar. Bizler -onlar diye ayırdıkları için, ben de öyle devam ediyorum. ☺
Bu soruların değinmediği ama mutlaka söylemem gerek dediğin bir şey var mı?
Var. Çok önemli bir şey hem de! Biz varız. Hep vardık, hep de var olacağız. Öyle güzeliz ki… Hayatın bütün renklerini barındırıyoruz. Ne kadar karanlığa çekmeye çalışsalar da boş. Sezen Aksu’nun şarkısında dediği gibi “Ruhumu(zu) asla!” Biz kimseyi zorlamıyoruz, her şeyimiz AŞK’la. Kimsenin de bizi zorlamaya ve kalıplara sokma hakkı yok. Uğraşmaları gereken birçok mesele varken, bize son zamanlarda bu kadar neden yüklendiklerini anlayamıyoruz. “Birbirini karşılıklı seven, âşık olan insanlar neden sizi bu kadar rahatsız ediyor? Sizi rahatsız edecek bunca konu varken hem de?” diye sormak gerek ama bir cevap alacağımızı sanmıyorum. Ama bilsinler biz de bir AİLEYİZ. Üzerimizde gökkuşağı…
Hepimiz Sustuğumuz Yerden Yaralıyız’ı ne zaman ve nerede sahnede izleyebiliriz?
Asmalı Sahne sayfasında ve tiyatrolar.com.tr üzerinden takip edip yeni tarihlere bakabilirsiniz. Bu oyunu sahiplenen ve en iyi şekilde performans gösteren oyuncularımız Can Yılmaz, Dilek Uluer, Güneş Sayın ve Ezgi Yılmaz’a çok teşekkür ederim. Metni olduğundan da iyi yere getiren yönetmenimiz Tuğçe Tanış ve Asmalı Sahne’ye minnetlerimi her zaman dile getirmek isterim.
* “Sis” şeklinde okunur. Sahip olduğu cinsiyet kimliği, doğumda kendisine atanan cinsiyetle örtüşen kişilere denilir. Cis- ön eki Latincede “bu taraftaki” anlamına gelmekte olup, cinsiyet kimliği bağlamında kullanımının küresel olarak popülerleşmesi son on yılda trans hakları aktivistlerince gerçekleştirilmiştir. Natrans terimi ise 2013 yılında kaybettiğimiz trans aktivist Aligül Arıkan tarafından Türkçe literatüre kazandırılmıştır. Kaynak: Kaos GL Çeviri Sözlüğü
Editör: Bawer