“Psikoloğa gidiyor musun?”
Cinsel istismar hikayemden bahsettiğimde duyduğum ilk soru buydu; “Şimdi nasıl hissediyorsun?”, “Bununla nasıl başa çıkıyorsun?”, “Bu senin için ne anlama geliyor?”, “İyi olmana nasıl destek olabilirim?” değil. “Terapistin var mı?” Terapi önerisi her zaman, travmanın tek “çözümü”ydü. Eğer terapiye gidiyorsam aldığım yanıt “Eh, o zaman benim yapabileceğim bir şey yok”tu. Bu yüzden, 11 yıldır o ya da bu şekilde terapiye gidiyorum.
Sorular, terapistlerle devam etti; “Öyleyse sana neden inanmadılar?”a, “İstismar olduğuna emin misin?”lere, “Cinsel birleşme oldu mu?”lara dönüştü. Her seferinde, terapistimle kurduğum ilişkinin iyileşeceğim ilişki, terapi odasının güvenli bir yer olduğuna inanmaya çalıştım. Her seferinde, buna inanmamı bekleyen yetişkinleri hayal kırıklığına uğrattım.
Tüm bu zaman diliminde, sondan bir önceki terapistime varıncaya kadar, onlarca terapist görmüş, öğrenebileceğim bütün farklı terapi ekollerini öğrenmiş, bir de psikoloji lisansı bitirmiş oldum! Kendisine, şiddet geçmişimden bahsedecek kadar güvenmeye başlamam pek kolay olmadı. Ama onuncu ayımızda, ona eski sevgilimin beni cinsel şiddete maruz bıraktığını söyleyebildim. İki seans sonra ise, bahsettiğim eski sevgilimin de, terapistimin danışanlarından biri olduğunu öğrendim.
Bir terapist, birbirini tanıyan iki kişiyle aynı anda çalışamaz. Çünkü danışanına dair bir başka danışandan edineceği bilgiler, terapötik ilişkiye dışarıdan dahiliyet anlamına gelir. Böyle bir durumda iki terapötik ilişki birbirini etkilemeye başlar, ancak terapötik ilişki terapist ve danışan arasında olduğu sürece terapötik ilişkidir. Ayrıca bir terapist, hiçbir danışanına ait bilgileri, ismi dahil olmak üzere, bir başkasıyla paylaşamaz.
Bir terapistin, birisi diğerine cinsel şiddet yaşatmış iki danışanla aynı anda çalışması ise bu ilkelerin ihlalinin ötesine geçer. Böyle bir ihlal, terapötik ilişkinin gerektirdiği asgari güven koşullarını ortadan kaldırır. Terapist, aynı şiddet deneyiminin faili ve hayatta kalanına, “öyle denk geldiği için” aynı anda eşlik edemez. Bu durumda, terapötik ilişki, toplumsal baskı sistemlerinin tekrarlanma sahnesi haline gelir. İyileşmenin değil, yaralanmanın mekanı olur.
Terapist, “aslında ikimizi de bırakması gerektiğini, ancak bunu yapmaya içinin el vermediğini” söyledi. Devam ettik. O sırada, bana cinsel şiddet yaşatan eski sevgilimle ilgili nasıl bir karar verdiğini bilmiyordum. Birkaç hafta sonraysa, onunla da terapiye devam ettiğini öğrendim. Basitçe sordum ve söyledi. Benim yaşadığım cinsel şiddeti dinlerken, bana onları yaşatan kişiyi de dinlemişti. Benim seansımdan çıkıp onunkine, onunkinden çıkıp benimkine girmişti.
Terapi, bir iyileşme ilişkisidir. Bu yüzden bana destek olmak isteyen herkes terapiyi önerdi. Ve cinsel istismar sonrasında gördüğüm zararın en yakıcıları çoğu zaman terapistlerimden geldi.
Travma teorisi bize, şiddetin başkalarıyla olan ilişkilerimizi zedelediğini söyler. Dünyanın görece güvenli bir yer olduğuna dair temel inancımızı kaybederiz. Hayatta kalan odaklı yaklaşım ise, güvenin şiddetten sonraki ilişkilerde bir önkoşul olduğunu anlatır Bir terapistten diğerine yollandığım yıllar boyunca terapiye ihtiyaç duyduğuma inanmaya devam ettim. Çünkü şunu iyi bellemiştim: Şiddetin yarası ilişkiseldir; öyleyse, iyileşme de ilişkiler içinde gerçekleşir. Bir başkası tarafından yaralanırız, başkalarıyla ilişki içinde iyileşiriz. Ancak kimse bana söylememişti ki, şiddetin yarası ilişkisel olduğu kadar toplumsaldır da. Öyleyse, iyileşme de toplumsal olmak zorunda.
Sondan bir önceki terapistimle ayrılmak zorunda kaldık. Hem benimle hem bana tecavüz eden kişiyle aynı anda çalıştığı için değil, “ona artık güvenmediğim” için. Sonunda, bana verdiği zararı telafi etmesini istedim. Oysa ona göre bunun telafisi yoktu. Aylar sonra, eski sevgilimle terapiye hala devam ettiklerini öğrendim. Devam eden bir zararın, ihanetin, ihlalin telafisi elbette olmazdı.
Bana bunu yapan terapistin cezalandırılmasını hiçbir zaman istemedim. Bunun işe yaramayacağını, hiçbir şeyi iyileştirmeyeceğini, canımın daha az acımasını sağlamayacağını biliyordum. Onun yerine istedim ki, bana nasıl ve ne kadar zarar verdiğini anlasın ve kırılan güvenimi tamir etsin. Dönüştürücü ve onarıcı adalet üzerine çalışan bir yer bulmaya çalıştım. Ancak aylar süren çabalarım sonucunda öğrendim ki Türkiye’de, bir terapist etik ihlalde bulunduğunda, üyesi ve gönüllüsü olduğu dernekler dahi kendi iç disiplin süreçlerini yürütmüyordu. Dönüştürücü adalet ise, çok az kişinin duyduğu, hiç kimsenin gerçekten pratik etmediği bir “hayal”di.
Böylece, sondan bir önceki terapistimden kalan toplumsal yaralarım açık bırakıldı. Dahası, açık kalmaya yazgılı olduklarını öğrendim. Yıllarca bana söyleneni yapmış, hiç param olmasa da bir yolunu bulup her zaman terapiye gitmiştim. Ama ardımda kalan terapi odalarına ve bilgisayar ekranlarına baktığımda, bir arpa boyu yol gidemediğimizi gördüm. Belki de cinsel istismardan iyileşmenin yolu terapiye gitmek değildi. Belki de ihtiyacım olan başından beri başka bir şeydi.
Cinsel istismara maruz kaldım, çünkü “kız çocuğu” muamelesi görmek böyle bir şeydi. Çünkü ailem beni her seferinde istismarcıyla aynı odada bırakıp gitmişti. Çünkü özneliğim ve insanlığım inkar edilebilirdi. Çünkü er ya da geç bir başkasının “cinselliğine” maruz bırakılacaktım, bunun nasıl ya da ne şekilde olduğunun bir önemi yoktu. Klinik psikoloji eğitimi almış biri, bunun üstesinden nasıl gelebilirdi?
Şiddetten sonra, adalet ve iyileşme gelir. Adalet hukuk sistemine, iyileşme terapistlerin ellerine bırakılmak anlamına gelir. İyileşmeyi terapi odasında bıraktığımızda, onu her birimizin sorumluluğu olmaktan çıkarırız. İyileşmeyi toplumsal bağlamından izole etmiş, kendimizi de kolektif sorumluluğumuzdan azade kılmış oluruz.
Cinsel istismara maruz kalırken, odada sadece fail ile ikimiz vardık. Ama evin diğer odaları aile üyelerim ve akrabalarımla doluydu. İstismardan sonra kalkıp okula gittiğimde sokaklar, sınıflar, otobüsler dolusu insanla yan yanaydım. Terapistin hem tecavüz faili eski sevgilimle, hem benimle aynı anda görüştüğünü öğrendiğimde, zoom toplantısında sadece ikimiz vardık. Ama evin diğer odaları, okul yolları, sosyal medya yine insanlarla doluydu. Bütün bu insanlar, yaşadığım istismar ve ihlali mümkün kılan toplumsal örgütlenmelerin, kültürlerin, yapının ve normların bir parçasıydı. Bütün bu insanlar, her gün şiddetin koşullarını sağlamaya devam ederken onu durdurmaya da muktedirdi. Bütün bu insanlar, yaşadığım şiddetten şu ya da bu şekilde etkilendi.
Dönüştürücü adalet, şiddetin fail ve maruz kalana indirgenmesini reddeder. Buna göre adalet, şiddeti tekrar tekrar kaynatan, mayalayan ve hayatta tutan topluluklar sorumluluk almadan sağlanamaz. Topluluklar, şiddeti hem yaratır hem de ondan etkilenir. Çocuk ve “kız” olarak güçsüzleştirildiğim için şiddete açık bırakılırım. Şiddetten sonra tek başıma bırakıldığım için kendime ve başkalarına zarar veririm. Bu, 4+2 yıllık bir eğitimin ardından benimle aynı odaya konan tek bir kişinin güç ve yeteneklerinin ötesindedir.
Peki, terapiyi, iyileşmenin gerçekleşeceği tek yer olarak değil de, bu yerlerden sadece biri olarak görmek nasıl olurdu? Bunu mümkün kılacak bakım odaklı bir yaklaşımı topluluklarımıza nasıl dahil edebilirdik? Bakım odaklı yaklaşım, hayatta kalan odaklı yaklaşım, şiddetsizlik etiği ve dönüştürücü adalet teorileri, bize birbirimizle kurduğumuz ilişkilere dair ne söyleyebilir? Onların söylediklerini dinleyerek ilişkilerimizi ve topluluklarımızı ne şekilde dönüştürebiliriz?
Terapiyle birlikte, destek gruplarına, kültür merkezlerine, dayanışma evlerine, topluluk bahçelerine, cinsel şiddet kriz merkezlerine ulaşabilmeyi ne çok isterdim! Karşılıklı bakımın, yani birbirimizin ihtiyaçlarının farkında olmanın ve bunların sorumluluğunu paylaşmanın kültür olduğu topluluklar. Kendimizi ve birbirimizi, travmanın, şiddetin ve çatışkının farkları ve doğası üzerine eğitebileceğimiz akran öğrenme grupları. Hayatta kalan odaklı yaklaşımın, otonomi, güven ve bakıma dair önerilerini pratik edebileceğimiz bakım ilişkileri. Kendi egemen inanç ve önyargılarımızın, ayrımcı düşünce süreçlerimizin sürekli ve yargılanma korkusu olmaksızın eleştirisiyle beslenebileceğimiz alanlar. Yaralanan birinin destek ve dayanışma talebi karşısında, ona ihtiyaç duyduğu ve hak ettiği yanıtları verebilmemizin somut koşullarını beraber düşünebileceğimiz buluşmalar. Birbirimizi umursamanın “zavallılık” ve “naiflik” değil cesaret ve güç işaretleri olduğunu görmek isterdim. Birlikte bunları isteyebilir miydik?
Görsel: Detail: The Feast of St. John, ca. 1875, Jules Breton, Philadelphia Museum of Art