Engelli bir lubunya olarak doğduğum andan beri dinlenmeme fırsat verilmeyen bir yarışın içindeymişim gibi hissediyorum. Engelli olmak ayrı, lubunya olmak ayrı, engelli bir lubunya olmak apayrı bir sınav.
Doğum esnasında son dakikalık bir komplikasyon yüzünden fiziksel engelli olarak dünyaya geldim. Diğer insanlardan farklı bir biçimde de olsa yürüyebiliyor, koşuyor, zıplıyor, dans ediyor; “normal” diye nitelendirilen bir bireyin yaptığı neredeyse her fiziksel aktiviteyi bir kısıtlılık dahilinde yapabiliyorum. Böyle anlatınca “Aman sende de bir şey yokmuş” gibi düşünebilirsiniz ancak ruhumun doğduğu bu bedeni tanımam, onunla barışmam, var olduğum kişiyi olduğu gibi kabul etmem bayağı zamanımı aldı. Aslında hâlâ kendimle tam anlamıyla barıştım diyemem ama epey yol kat ettiğimi düşünüyorum.
Eskiden iki düşünce arasında savrulurdum: hem kimsenin beni beğenebileceğine, sevebileceğine inanmazdım hem de romantik hayaller kurup, hayatımın aşkıyla tanışacağım günü beklerdim. Bu aşırı olumsuz ve aşırı olumlu iki uç düşüncenin gelgitlerini yaşarken düşünmeyi ve hayal etmeyi bir kenara bırakıp gerçek bir şeyler görmek ve yaşamak için bir flört uygulaması denemeye karar verdim ve Tinder’ı indirdim.
Ne yalan söyleyeyim uygulamaya girmeden önce bu kadar ilgi göreceğimi tahmin etmiyordum. Engelliydim ve sırf bu yüzden insanlar tarafından tercih edilmeyeceğimi düşünüyordum. Tabii bu düşünceyi bana aşılayan sosyal çevremdi. Hiç unutmuyorum, Lise 1’deyken sınıfımdan bir çocuk “Sana kim bakar oğlum, sen evlenemezsin de evde kalırsın. Hiç olmadı kendin gibi topal birini bulursun,” diyerek onurumu kırmıştı. Bu olaydan önce de dış görünüşümle mutlu olan birisi değildim ama o sözler beni kendimden nefret ettirdi. Söylediklerine hak vermeye başladım. Beni kim beğenirdi ki? Kim bana zaman ayırmak isterdi? Yıllarca bu düşünceyi içimde öyle demledim ki bir süre sonra aksi ispatlanamaz bir doğru gibi benimsedim.
Uygulamayı kullanmaya başladığım ilk zamanlar birçok nedenden dolayı aşırı tedirgindim. Gizlilik ile ilgili endişelerim vardı; tanıdık birine denk gelip ifşa olmaktan korkuyordum. Kötü niyetli insanlara denk gelmekten, duygusal ve fiziksel zorbalıktan… Eğer engelli biriyseniz adeta bir fanusun içinde doğup büyüyorsunuz. Bu fanus size bir yandan güvenli bir alan sunarken bir yandan da sizi bireysel ve sosyal açıdan köreltiyor. Ailem aşırı derecede korumacıydı ve büyürken bu korumacılığı iliklerime kadar hissettim. Okul dışında hiçbir sosyal aktiviteye katılmama izin vermezlerdi mesela. Ne arkadaşlarımla dışarı çıkabiliyordum ne de onlar bize gelebiliyordu. Okul dışında yapıldığı için ortaokul mezuniyetine bile gidemedim. İlk kez tek başıma otobüse bindiğimde 18 yaşındaydım.
Ebeveynler engelli çocuklarını çoğu zaman yaralı bir kuş gibi görüyor ve yaralarının mikrop kapmaması için kendilerince bir savunma mekanizması geliştiriyorlar. Yıllar sonra bunları kendi ebeveynlerime bunu hatırlattığımda yaptıklarının aşırılığını kabul edip özür dilediler ancak yaşattıkları bana tamiri zor ve yıpratıcı hasarı çoktan vermişti. Yetişkinliğimde yaşadığım neredeyse her şeyi bu hasarla deneyimledim ve özürleri ne yazık ki bu hasarı tamir etmeye yetmedi.
“Alette sorun var mı?”
Uygulamayı kullandıkça kaygılarım ve kendime aşıladığım yargılar yavaş yavaş azaldı ve insanlar tarafından beğenildiğimi fark edince özgüvenim arttı. Ancak bu sefer de dışarda beni görse beğenmez kesin, gibi düşüncelerle kendimi aşağılamaya devam ettim. Birini beğenip beğenmediğimi hiç düşünmedim; yegane hedefim, öncelikli tasam “beğenilmekti”. İsteklerim ikinci plandaydı, önce beni sevecek birini bulayım, sonra onu severim, diye düşündüm ama işler hiç öyle yürümüyormuş.
İlk zamanlar karşı tarafa buluşma kararı alınmadığı sürece engelli olduğumu söylemiyordum, çünkü konuştuğum pek çok kişi engelli olduğumu duyduğunda benimle konuşmayı sonlandırıyordu. Tabii herkes bunu yapmıyordu çünkü sağlamcı olmayan insanlar da vardı. Kafam iyice karıştı. Biriyle konuşmaya başlamadan önce engelli olduğumu hemen mi söylesem yoksa sohbet biraz ilerledikten sonra mı karar veremiyorum. Hemen söylesem çok garip oluyor ama muhabbet ilerledikten sonra söyleyince de sohbet bir anda bitebiliyor. Karşı taraf beni bir engelliden ibaret görmesin istiyorum, bu yüzden engelli oluşumu ön planda tutmaması için önce iyi olduğum şeylerden bahsediyorum; eğitim hayatımdan, yaptığım işten, ilgilendiğim şeylerden… “Normalim, başarılıyım ve bağımsızım,” mesajı vermek istiyorum. Çünkü engelli deyince insanların aklına ne yazık ki sadece kısıtlılık geliyor. Halbuki engelliler, hayatın onlara dayattığı kısıtlamaları aşmak konusunda özel bir yeteneğe sahipler. Düşünün, hayata oldukça geriden başlıyorsunuz ve bu “açığı” kapatmak için, doğduğunuz bu özel gereksinimli bedeni iyileştirmek ve geliştirmek için bir çaba içine giriyorsunuz. Ben fiziksel engelliyim, bu yüzden kendimi bildim bileli fizik tedavi alıyorum, bir başkası zihinsel bir zorlantı içindedir ve onu iyileştirmek veya geliştirmek için destek alır. Yani anlatmak istediğim engelliler engelleri aşmak için doğanlardır. Bize bu yetenek doğar doğmaz yükleniyor ve sosyal bir varlıksan, toplumda etkin bir şekilde var olmak istiyorsan buna mecbur(bırakılıyor)sun.
Tinder’dan istediğim verimi alamayınca daha az bir beklentiye daha hızlı verim alabileceğim başka bir uygulamaya geçtim. Sıradaki durak Hornet’ti. Bu uygulamada strateji değişikliğine gittim; baktım kimseyle uzun süreli bir şey yaşayamıyorum, “takıl geç” moduna girdim. Orda da bambaşka bir sınav beni bekliyordu.
Bu uygulamada biraz zaman geçirince gördüm ki vücudun her bölgesi bu tip platformlarda büyük önem arz ediyormuş. Boyun/ebadın (ebad deyince artık aklınıza ne geliyorsa), kilon, kılın, tüyün… adeta postmodern dünyada ilkel insan pazarı. Oradaki kültürün aksine benim hiç öyle önceliklilerim yoktu, hiç “şu tiplerden hoşlanırım” gibi bir beyanım olmadı mesela. Farklı farklı boylardan, vücut yapılarından, tiplerden insanlar bana güzel gelebiliyordu. Şekilciliğin bu denli fazla olduğu bir sosyal platformda engelli olarak var olmak çok sıkıntılı bir deneyimdi ve bu, kimi zaman absürt diyalogları ve olayları beraberinde getiriyordu.
“O işi yapabiliyor musun?”, “Kusura bakma yapamam, seni istismar ediyor gibi hissederim”, “Sen çok dikkat çekersin”, “Alette sorun var mı?” gibi birbirinden garip ya da çapsız mesajlara maruz kalmamın yanı sıra “Hiç problem olmaz, böyle şeylere takılmam ben,” deyip beni evimden kilometrelerce uzağa çağıran, balkondan beni görünce beğenmeyip kapıyı açmayan ve hemen engelleyen birçok dengesizle de karşılaştım. Bunlar güzel geçen buluşmalara oranla düşük bir sayı ama kötü deneyimler iyi deneyimleri çoğu kez bastırıyor. Kötü şeyler iyi şeylerden çok şey götürüyor. Çok iyi insanlarla da tanıştım ama aklıma ilk gelen ve en net hatırladığım anlar hep kötüler oluyor. “Ama ben böyle düşünmemiştim seni ya.”, “Olmaz ya böyle biriyle yapamam içim almaz, kusura bakma.”, “Uymadı, lütfen git.” gibi laflar üzerime bir karabasan gibi oturuyor.
Hiç unutmuyorum, bir gün birisiyle buluşmak için sözleşmiştim, engelli olduğumu biliyordu ve bunun kendisi için hiçbir sorun teşkil etmediğini söylemişti. Ailesiyle yaşayan bir akranımdı. Babasının arabasını aldığını, bulunduğum yere gelip beni alacağını söyledi. Biraz zaman geçtikten sonra geldiğini, arabanın modelini ve rengini belirten bir mesaj yazdı. Etrafıma bakındım, tarif ettiği araç benim biraz önümde duruyordu. Arabaya doğru yürüyüp camdan baktım, o çocuk olduğunu görünce kapıyı açıp arabaya bindim. Çocuğun yüzü düştü, birdenbire hüngür hüngür ağlamaya başladı. Neye uğradığımı şaşırdım. Ardından ağzından şu yakarışları duydum “Of! Hayır ya hayır ya! Ben bu kadar engelli olduğunu düşünmedim ya! Bir izin günüm var ya! Denk geldiğim şeye bak! Lütfen arabadan in.” dedi ve ben daha arabadan inmeden Hornet’i açtı. Neye uğradığımı şaşırdım. İlk reddedilişim değildi, muhtemelen görüp reddedenlerin büyük bir kısmı böyle düşünüyordu ama ilk defa düşündüklerini bu utanmazlık seviyesinde dile getiren biriyle karşılaşmıştım. O an hissettiklerimi tarif etmekte bugün hâlâ zorlanıyorum. Hep içten içe böyle düşündüklerini seziyordum ama bunu iç sesim harici bir yerden duyunca resmen elim ayağım buz kesivermişti. Şu an bunları yazarken bile vücudum karıncalanıyor.
Hiçbir şey söylemeden arabadan indim. Böyle bir insana ne söyleyebilirsin ki zaten? Arkama bakmadan yürümeye başladım. Önünden geçtiğim bir marketin içine girip, alabildiğim kadar abur cubur aldım. Düşündüm, düşündükçe yedim, yedikçe düşündüm. Dayak yemiş gibi hissediyordum. Sanki yüz kilo ağırlık kaldırmışım gibi her yerim ağrıyordu. Tüm duyduklarıma rağmen ağlamadım, sadece olanlar aklıma geldikçe güldüm. Olayı yaşarkenki dram dakikalar sonra komediye dönüşmeye başladı: Dramedi.. Tek gün izni olan çocuğa gülmekle beraber içten içe çok üzüldüm. Böyle bir kişilikle yaşamak, engelli olarak doğmaktan daha acı. Kendimi rahatlamış hissediyordum. Onun gibi bir insan olmadığımı ve asla olmayacağımı bilmek beni rahatlatıyordu. O olaydan sonra kendimi daha ön planda tutmayı, kendimle görece daha barışık, karşılaştığım olumsuzluklara karşı daha dik durmayı öğrendim. Anladım ki sorun yaşadığım tecrübelerde değil, o tecrübelere yüklediğim anlamlardaymış. Kendimi hep insanların yargılarıyla değerlendirmiş, hep onların gözünden görmeye çalışmış; onların yarattığı kurgulara inanmışım..
Angels in America’daki meleğin Türkiye şubesi diye ben
Engelli biriyle olmayı tercih etmeyen birçok insanla tanıştım ve bu yüzden tercih edilmemeye (maalesef) alıştım ama engelli olmamdan hoşnut olan, bundan zevk alan biriyle tanışmam benim için bambaşka bir deneyimdi. Bu kişiyle Hornet’ten tanışmıştım. Engelli olduğumu söylemeden önce yeni tanışan iki insana göre gayet normal bir diyaloğumuz vardı; engelli olduğumu söylediğim andan itibaren yazım dili tamamen değişti. Gereksiz bir samimiyetle bana engelli olmamın hiçbir öneminin olmadığını söyleyen paragraflar dolusu ve canımlı cicimli, yeni tanışan iki insan için rahatsız edici derecede samimiyet içeren ifadeler içeren mesajlar yollamaya başladı. Şimdi sana iyi olan da yaranamıyor diyeceksiniz ama bu çok farklıydı, okuduklarım karşısında çok garip hissediyordum. Daha önce bu samimiyetle diyalog kurduğum insanlar elbette oldu ama bu resmen “Sende bir şey var!!!” diye bağırıyordu. Sanki yıllardır tanışıyorduk ve sevgiliydik. Mesajları bu kıvamdaydı. Bir yandan rahatsız oluyor bir yandan da içten içe hoşuma gidiyordu çünkü ilgiye ihtiyacım olan bir dönemden geçiyordum. Ertesi gün kahve içmek için sözleştik. Ben gittiğimde o sözleştiğimiz kafenin masasında oturmuş beni bekliyordu. Geldiğimi görünce ayağa kalktı ve ellerini açarak “Hoş geldin!” dedi. Ardından masaya oturduk ve soluk bile almadan “Biliyor musun çok sanatsal bir yürüyüşün var,” dedi ve ardından bana doğru eğilip kısık sesle “Ve bu çok seksi.” diye ekledi. Yarım bir gülüşle teşekkür ettim. Sohbet bir yere kadar gayet güzel ilerledi. Çok canlı biriydi, kendi gibiydi, doğaldı. Kısa bir sessizlik sonrası yine bana doğru eğilip “Sana şifa vermeyi çok isterim.” dedi; “Anlamadım?” dedim. “Eğer senin için de uygun olursa ayaklarına masaj yapmayı çok isterim.” dedi. “Teşekkür ederim ama gerek yok.” deyip geçiştirmeye çalıştım. “Sen bir meleksin ve sana dokunmayı çok isterim.” diyerek diretmeye başladı. “Anlamadım ne meleği?” dedim. Sohbet çok garip bir yere evrilmeye başlamıştı. “Annem engellilerin melek olduğunu söylerdi; onların insan formunda dünyaya gönderilmiş melekler olduğunu, saf ve günahsız olduklarını düşünürdü ve ben bir meleğe, onun bu alemde sınandığı şeye (ayaklarımı kastediyor) temas etmeyi çok isterim.” diye açıkladı. Dalga geçtiğini düşünüp güldüm ama o çok ciddi bir ifadeyle bana bakıyordu. Kaskatı oldum; vücudun her yeri kasılmaya başladı. Gerginlik ve telaşla sohbeti normalleştirmeye çabaladım; “Sen benim içimi bilsen böyle demezdin.” deyip güldüm. Ortamı yumuşatmaya çalışıyordum ama o çok ciddiydi. “Şimdi sınanıyorsun ama ahirette seni çok güzel bir köşe bekliyor.” dedi. “Anladım.” dedim ve derin bir sessizlik oldu. “Senin gibi özel bir ‘varlıkla’ birlikte olmayı çok isterim.” (Angels in America’daki meleğin Türkiye şubesi diye ben) dedi. Ağzımdan sadece şu kelime çıktı; “Kısmet.” Elime telefonu alıp “Aaa! kardeşim kapıda kalmış, anahtar bende, gidip ona kapıyı açmam lazım.” diyerek masadan ayrıldım. Kafasında engelliliği ilahi bir lütuf, bir ayrıcalık olarak kodlamış ve benim “ilahi gücümden” (Ne?!) nemalanmak isteyen bir insanla tanışmam kesinlikle flört uygulamalarında yaşadığım en benzersiz deneyimdi.
Tecrübe aşkım
Birçok olumlu olumsuz ve yukarıda anlattığım gibi benzersiz şey yaşadıktan sonra şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki şimdilerde daha tecrübeliyim, dolayısıyla daha gözü açık bir şekilde bu uygulamaları kullanıyorum. İnsanlara kendimi kabul ettirme (kabul ettirmek de ne kadar iğrenç bir tabir ya o kim ki beni kabul edecek veya etmeyecek), beğendirme çabamdan vazgeçtim. Ben buyum, ölmeden içimdeki bedeni terk edemeyeceğime göre beni beğenen böyle beğensin, seven böyle sevsin noktasına geldim. Ben kendimi, içinde bulunduğum bedeni her şeyiyle kabullenip kucakladım. Keşke daha erken bir kucaklama olsaydı bu ama ne demişler “olmuşla ölmüşe çare yok.” Boşver aşkım tecrübe oldu, diyerek yola devam.