Kendi Yolundan Korkanlara Bergman’ın Araladığı Kapı

Yazan: Enes Kudu

“İnsan doğduğu zaman ölür” derler. Yaşamanın içine düştüğümüz andan itibaren içimize kazılmış olan yegâne şey bunun bir sonu olduğu. Yaşamaya başlamak ölüme koşmak gibi. Hayattayken ölüme hep yakınızdır. Zaman düz bir akışta kendi yolunu takip eder. Biz ise üzerinde izler bırakırız. İlerisinde yaşayamayız, gerisinde kalamayız. İleri sararak ya da bugünü, bir sonraki günü atlayarak yaşamak mümkün değil. O yüzden zamanın akordeon gibi bir açılan bir kapanan yapısı vardır. Dünden bir şeyler taşıyarak bugünden yarına uzanan bir yapı. Ben size dünümü, bugünümü be muhtemelen yarınlarımı kaplayacak bir şeyden bahsetmek istiyorum. Sizi hayatımın en doğru zamanlamalarından biri ile tanıştırmak ve sizi o zamanlara götürmek isterim. 

2005 yılında “Sinema” dergisinin Temmuz sayısı hediye edildi bana. İçine düştüğüm en büyük heyecanlardan biri oldu. Küçük dünyamda yaşadığım kendimi arama bunalımlarını unutturan bir kapı araladı benim için. Ergendim, utangaçtım, beni kabul etsinler diye olmak istemediğim biri gibi yaşıyordum (onu büyüdükçe anladım). Başka dünyaların, uzak diyarların, farklı yolların ve yaşantıların ardından gitmek için cesaret verdi bu dergi. Bir şeye gönül vermenin, bir hissi tutkuya çevirmenin o zamanlar ne demek olduğunu çok bilmiyordum. Şu an yayın hayatında olmayan bu derginin satırlarında başlayan izleri hala takip ediyorum. Ne kadar yaşarım bilmem, ne kadar sinema hakkında söz söylerim onu da bilmiyorum. 

Sinema ve filmler, benim için kendimce yaratılmış bir yalnızlık alanıydı. Bir biçimin içinde yaşamak, kabuğunu kırmadan genişletmek bir insanı yalnız kılabilir. Kendi yarattığımız yalnızlık, rutinler de bizi yalnız kılabilir. Bunun bence kurtarıcı bir tarafı da var. Çünkü sonucu ne olursa olsun benim diyebileceğimiz şeydir bu. 

Yükü ağır kısa cümleler

Birçok kavram bizden önce gelenler ya da etrafımızdaki meselelerin kodlarıyla bize gösterilmiş durumda… Sonra gittikçe, büyüdükçe bize gösterilen gidilmiş yolların konforu geliyor. Okumak zorundasın. Doktor olacaksın tabii, daha azı değil. Evlenmek zorundasın, istenilen ve geleneksel şekilde.  Bedeninle, teninle, coşkunla, hevesinle, merakınla onaylanmak zorundasın. Kim tarafından? Hep bir şeyin ötekisi olma ihtimalimiz var. Tam bu noktada saldırı noktasındasın. Burada yapmamız gereken, ötekinin değil seni öteki sayanın, aynılaşanların altını kazımak. Kendi yolunun gideceği yerlerden korkanlar ya da o yola çıkmaya cesaret edemeyenlerin gölgeleri yolumuzun üzerinde. Üzerine basıp geçebileceğimiz basmakalıp düşüncelerin, yargıların gölgeleri. Bir sona mahkûm olan yaşamda kendine bakmanın cesaretine ihtiyacımız var. Bedenin, tenin, içimizi yakan yanların ortaklaştığını görmemek, bunlarla baş etmemek, kendine bakma cesaretini gösterememek yaşamımızın son zamanlarına geldiğimizde içimizde buruk bir tat bırakır. Sanki çok güzel partiye katılmışsın da partiye dair tüm göz kamaştırıcı şeyleri hatırlıyorsun ama içini coşturan hiçbir şeyi hatırlamıyormuşsun gibi. Parıltıyı, ışıltıyı hatırlıyorsun ama müziği, kahkahaları, fısıltıları, bağırışları, yüzleri hatırlamıyorsun. Umarım hiçbirimizin yaşamına böyle bir hatırlanamazlık denk gelmez. Henüz hatırımda olanlardan devam etmek istiyorum yazıya.

Bazı filmleri ne kadar uzun anlatmaya çalışırsam çalışayım, hakkında ne kadar cümle kurarsam kurayım hep bir cümle eksik bırakmışım gibi geliyor. Sevdiğim filmleri tekrar tekrar izlediğimde o filmle ilgili sevdiğim her detay daha da kocaman bir şey haline geliyor. Elbette kusursuz film yoktur. Ama o filmi seviyorsan ve zamanın bir yerinde onunla bir bağ kurduysan filmin aksayan, çürük ve ayağı yere basmayan yanlarını görmüyorsun. Size böyle bir filmi; Ingmar Bergman’ın 1957 yılında çektiği Wild Strawberries filmini anlatmak istiyorum. Anlatmaya başlamadan ne kadar fazla lakırdı ettim. İşte böyle bir bela. 

“Bugünkü ihtiyar ile dünün çocuğu arasındaki kapılar hala açıktır, hem de ardına kadar…”

Huysuz ve inatçı profesör Isak Borg, 78 yaşında bir başına kalmış biridir. Lund Üniversitesi’nden alacağı onur nişanesi için Stockholm’den yola çıkar. Bu yolculuk esnasında kabuslar ve hesaplaşmalar peşini bırakmaz. Yaşlılık ve gençliğin kol kola girdiği bu yolculukta kendini hiçbir şeyden sıyıramamış yalnız bir adamın hikayesini izleriz. Bergman, bir yol filmi içerisinde karakterinin dününü, bugününü, yarınını tek çırpıda anlatıyor. Eşsiz bir film olduğuna inandığım bu filmin bende bıraktığı hisler geçmişimin raflarında saklı duruyor. Yaşam ve ölümün amansız savaşında büyük görünen ama ezilen küçük insanlarız. Yaşlılık, yalnızlık ve ölüm korkusu temalarından hareket eden bu film, kendi kurduğumuz benlikle dışarıdan görünen benliğimiz arasındaki uçurumlar hakkında. Geçmişini eğip bükerek istediği şekle sokan Isak’ın kurtuluşu ; bugünün bilinciyle geçmişte yaşadıklarıyla hesaplaşmasıyla mümkün olur. Bergman, bu hesaplaşmanın gerçekleşmesinde kullandığı teknikle, karakterini bugünkü haliyle geçmişte yaşananların içine bırakarak karakterini çetin bir çatışmanın ortasında hapseder. 

Zaman elimizden tutup bizi tükeneceğimiz noktaya doğru sürüklüyor. Zamanı geldiyse rüya da gerçek de bizden hesap sorar. Ağaçlar, meyveler, doğumlar, ölümler, su, hava, toprak ve yollar bizden hesap sorar. Doğru ya da yanlış diye gözetmeden ihtiyaçlarımıza göre davranırız. Çoğunlukla bunun ayarını kaçırırız. Duygusuz, bencil ve acımasız birine dönüşürüz. Görmek istemediğimiz gerçekler nefesimizi keser. Bizi yakından tanıyanlar bir ayna tutar bize. Onları kandıramayız. Ve tükenmeye başlayan zamanımız elbet bir gün darbesini vurur. Bakışlarımız berraklaşır onunla. Hesaplaşmalarımız kanlı bıçaklı olur. Altından kalkamadığımız anılar arasında bir hayalet gibi geziniriz de kimse bizi görmez. Oradaki şeyler bize yol göstermeye çalışsa bile faydasız, çünkü orada bir kez kendimizi kaybetmişizdir.  Kendini değiştirmek ve geliştirmek konusunda korumacı davrananlar kaybeder. Kabuğumuzu kıralım demiyorum, sadece onu genişletebilmek cesaretini göstermemiz gerekiyor. Eğer yapamazsak zaman, bizi akrebin ve yelkovanın birbirini takip etmediği bir yere hapseder. En büyük ceza ve ödül aynı şeye dönüşür; yalnızlık. Anlamadan geçer gider bu yıllar, uçar gider bu yaşlar. Durduğumuz yaş ağır, durduğumuz zaman hastalıklı ve çıkışsız. Yargılarımız kesin, yıkılmaz. Ingmar Bergman şöyle diyor: “Bugünkü ihtiyar ile dünün çocuğu arasındaki kapılar hala açıktır, hem de ardına kadar… Hala çocukluğumdan görüntülerin içinde gezip dolaşabilir ışıkları, kokuları, insanları, odaları, anları, jestleri, ses tonlarını ve objeleri yeniden yaşayabilirim.” 

Yaşamak istediğin dünyayı kendin yarat. Kısa, basit ve öz bir cümle ama yükü ağır. Yanlış zamanda, yanlış yerde olmamak için tek bir mekanda, izole yaşam sürmeyi tercih ederek bunu sağladığımızı düşünebiliriz. Orada kendimize iyi baktığımız konusunda ikna olabiliriz. Baktığımız noktadan dünyaya ve etrafa hakim olduğumuz inancı kuvvet verir bize. Fakat üstünü örttüğümüz gerçeklerle hesaplaşmadan bunu sağlamak mümkün müdür? Kendi alanına, çukuruna saplanınca başkalarının yaşamına karşı olan mahremiyet anlayışımız kayboluyor. Onlar n’apıyorlar, nasıl hayatta kalıyorlar, kendin kalarak birlikte yaşamanın yolları var mıdır? Koskoca bir yaşamın parçası olabilmek için önce bize kendimizce bir yüzleşme gerekir. Başkalarının hayatlarını didikleriz ama kendi alanımızda sağladığımız gerçeklik çürük olduğu için onların yaşamlarını “gerçekten” görmemiz mümkün değildir. Alanımızı; acı çektiğimiz yerler, mutlu olduğumuza inandığımız zamanlar ve üstünü örttüğümüz, olmamış gibi davrandığımız olaylar belirler. Geçmişte açılan bir yarık bugün bastığımız yerin çatlamasına sebep olur. Bugünkü bilinçle, üzerine zamanın örtüsü çekilen olaylarla yüzleşmedikçe kendimize şimdinin içinde bir çıkış yolu bulmamız zor. Tüm hayalet düşüncelerden kurtulmanın yolu bu yüzleşmenin şeffaf ve çetin bir şekilde gerçekleşmesinin altında yatıyor. Biraz merak edip bakabilmek, heves edip birbirimizi duymaya çalışmak iyileşmenin anahtarı olabilir. İnsanlarla ilişkilerimizi temelde onların varsaydığımız karakteri ve davranışları üzerinden değerlendiririz. Birçok ilişki bize “sözde” olarak gelir. O yüzden bu film; sözde ilişkilerin tümünden kendimizi geri çektikten sonra yalnız kalıp, kendi aynamıza bakmak zorunda kaldığımız zamanlarda izlenmesi gereken bir film.

Filmi İngilizce altyazılı izlemek için tıklayınız.
Enes Kudu’nun YouTube kanalı Zamanlama Gerektiren Filmler‘e abone olmayı unutmayın.

Sponsored by the Rosa Luxemburg Stiftung with funds of the Federal Ministry for Economic Cooperation and Development of the Federal Republic of Germany. The content of the publication is the sole responsibility of Velvele and does not necessarily reflect the position of RLS.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.