Filistin’e nasıl destek olabiliriz?

İrem Aydemir

Şeyh Carrah’ta olan son olaylar hepimizi ayağa kaldırdı ve üzdü. Birçoğumuz bu konuyla ilgili bilgilenmeye ve neler yapabileceğimizin seçeneklerini aramaya başladık. Anladık ki Şeyh Cerrah’ta yaşananlar bugüne veya Kudüs’e özgü değil, yüzyıllardır süren sömürge pratiklerinin bir uzantısı. 1948’de kurulan İsrail devletiyle sistematik insan hakkı ihlallerine dönüşen bu durumun günümüze kadar da farklı yöntemlerle sürdürüldüğünü biliyoruz. Hazal Halavut’un 2014’teki İsrail saldırıları sırasında Filistin’de tuttuğu günlüklerde dediği gibi “Binlerce detayla, inanılmaz bir akılla hazırlanmış yasalarla, milim milim kitabına uydurulmuş, demokratik bir zulüm”den bahsediyoruz. İsrail işgalini gerçekten kitabına göre yapıyor ve hukuki mevzuatı ilmek ilmek, ustalıkla ve dahice işliyor. Siyonist hukukçular pek çalışkan ve azimli bu konuda. Birçok insan hakkı ihlalinin yürütüldüğü sistemde olduğu gibi.

Şeyh Cerrah’ta olanların etkisi bir süre sonra geçecek ve biz bunu unutacağız. Tıpkı daha öncekiler gibi. Sonra bir olay daha yaşanacak ve biz yine gerekli kınamalarımızı yapıp bunu tozlu raflara kaldıracağız ama oradaki işgal ve sömürü devam ediyor olacak. Peki bu durumun şiddet örüntüsü ne ve biz buna nasıl tepki verebiliriz? Oradaki insanların, özellikle çocukların fotoğraflarının rızaları olmadan paylaşılması, durumun tamamen kurbanlaştırma ve siyaset malzemesi yapılma raddesinde değerlendirilmesi çoğumuzu öfkelendiriyor. Filistin’de süren işgal hak temelli bir şekilde ele alınmalı ve buna karşı uluslararası mücadeleyi de kapsayan yöntemlerle mücadele etmeliyiz

Nefret söylemi yapmadan, ayrımcı bir dil kullanmadan ve kimseyi incitmeden Filistin’e nasıl destek olabiliriz? Neymiş bu uluslararası dayanışma? Peki boykotla işgal biter mi? Tarihte örnekleri var. Biraz bunlardan bahsedelim.

Öncelikle Filistin meselesini oryantalist dürtülerle ‘vah zavallılar neler yaşıyorlar’ gibi bir yere çekmemek gerektiğinin altını çizmek isterim. Her ne kadar Türkiye anaakım medyası onu böyle görmemizi istese de Filistin mücadelesi çok bereketli ve feministinden anarşistine, queer’inden sanatçısına farklı kesimlerden birçok insanın dahil olduğu ilham veren çok boyutlu bir direniş. Bunu başka bir yazıda ayrıntılı anlatmak isterim.

Filistin’de süren olaylar zincirini sömürgecilik olarak nitelendirebiliriz. İsrail, diğer sömürgeci müttefiklerinden aldığı yardımla bunu yapıyor. Bu konuda yalnız değil, birçok ulus devlet bu pratikleri çeşitli biçimlerde yürütüyor. İsrail’e verdiğimiz tepkiyi diğer tüm sömürgecilik pratiklerine de vermeliyiz.

İsrailli antisiyonist akademisyen Jeff Halper, tüm kimliklerin kendi kaderini tayin etmesi ve eşit yaşaması için Filistin’in dekolonizasyonunu savunur. Meseleyi “çatışma” yerine “yerleşimci sömürgecilik”(settler colonialism) olarak nitelendirmek çok önemli.

Ekonomik ve silah gücü yüksek olan bir devlete karşı uluslararası siviller olarak nasıl mücadele verilir? Bunun ilk önemli adımları Güney Afrika’nın apartheid döneminde atıldı. Devlet çok ciddi boykotlara ve baskılara maruz kaldı ve en son 1994’te, Nelson Mandela’nın önderlik ettiği uzun bir mücadele sonucunda apartheid sona erdi. Filistin’deki ayrım pratikleri ve duvar sebebiyle orada da apartheid’den söz edilir. Filistin geçirdiğim süre zarfında yaptığım araştırmamdan sonra bunu daha iyi anlayabilmek için, apartheid’in günümüzde süren etkilerini azaltmak üzere Güney Afrika’daki bir STK’da çalıştım. Apartheid kimlik bazlı hukuksuzluklara verilen addır ve günümüzde etkileri hala sürer. Güney Afrika’da yerli siyah halkı beyazlardan ayıran, onları şeytanlaştıran, duvar ve tel örgü gibi yapılarla siyahları birçok kamusal alandan men eden sistem İsrail tarafından Filistinlilere uygulanıyor. 2002 yılında inşaatına başlanan duvar Batı Şeria’yı dünyadan izole ediyor. Filistinliler bu izolasyon ve hayatın her alanında süren bir şeytanlaştırmayla karşı karşıya. İsrail’in yürüttüğü başarılı aşı politikasının, apartheid’i körüklediğini söylememiz bu yüzden çünkü bu izolasyon uçurumu daha da açıldı. Koronavirüs maalesef ki İsrail’in kontrol noktalarını dinlemiyor ve aşılanmayan tüm Filistinlilere bulaşıyor.

Batı Şeria’nın en kozmopolit kenti Ramallah’ta devasa Nelson Mandela heykeli bulunur. Çünkü Filistinliler, Güney Afrika direnişini kendilerine örnek alırlar. Buradaki boykotlardan esinlenerek de BDS (Boycott, Divest, Sanctions – Boykot, Tecrit, Yaptırım) hareketini başlattılar. BDS birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de örgütlü.

(EPA Photo)


BDS, İsrail’in ürettiği malları almamak, üretimlerini ekonomik, kültürel, akademik anlamda boykot etmek ve İsrail’i uluslararası düzlemde baskılamak demektir. Boykot İsrail’in savaş ekonomisini sekteye uğratmak ve ona destek olanları ifşalamayı, baskılamayı amaçlıyor. Aynı zamanda illegal yerleşimlerin durmasını, mülteci Filistinlilerin topraklarına geri dönme hakkını savunur. Bu boykotun sembolü, karikatürist Naji Al-Ali’nin çizdiği Handala. Saçları dökülmüş, yırtık pırtık elbiseleri ve yalın ayaklarıyla ellerini arkasına almış, sırtı dönük bir çocuktur. Sivil itaatsizliğin ve sabrın sembolünün mesajı nettir: Ben buradayım ve hiçbir yere gitmiyorum.” 



Birçok akademisyen, sanatçı ve sivil toplum örgütü bu boykotu destekliyor. En ateşli savunucularından biri Pink Floyd’dan tanıdığımız Roger Waters. Boykotun antisemitist olduğunu iddia eder olduğunu da söylemem gerek. Boykotçuların ısrarla antisemitist değil, antisiyonist ve şiddetsiz olduklarını söylemeleri de bundan. Boykota karşı duranlar Trudeau, Biden, Clinton, J.K. Rowling gibi gayet beyaz ve kolonyal süreçlerin bir şekilde elinden tutan insanlar. Bunu da söylemekte fayda var, uluslararası müttefiklik nereden geliyor bir nebze anlayabilmemiz adına. Nasıl ki Güney Afrika’nın ekonomisi bu boykottan ciddi şekilde etkilenmişti, İsrail’in ekonomisi de etkiliyor ve gerçekten de illegal yerleşimler ve BM Yeşil Hattı (1967 sınırları) ile ilgili müzakerelere etki ettiği söyleniyor.

BDS savunucuları İsrail’de hoş karşılanmıyor ama İsrail vatandaşı Filistinli ve Yahudi birçok BDS savunucusu var. İsrail, birçok boykot savunucusunu kara listesine aldı ve ülkeye girişlerinde sorun çıkartıyor. Çünkü onlar için boykotçuluk terörizmle eşdeğer. Tanıdık geldi mi? 


Tanıdık demişken, ülkemizin İsrail ile olan ekonomik ve askeri ilişkisi nasıl? Çok uzatmayacağım çünkü bence bu sorunun cevabını bilmeyen yok. Özetle ülkemizin ekonomisi Filistinlileri öldüren sistemin bir parçası. Yapacağımız şey ırkçı veya ümmetçi söylemler üretmeden bunun neresinde durduğumuzu sorgulamak. Evimize giren ürünler hangi yoldan geçiyor? Tedarik zincirinin herhangi bir yerinde Filistinlilere doğrultulan bir silah var mı? Hangi markalar veya oluşumlar bu doğrultulan silahlara destek veriyor? Buradan başlayabiliriz. 

Şunu da ekleyelim: Bu kavramsallaştırma, silah gücünün pinkwashing (pembe badana) ve greenwashing (yeşil badana) yaparak meşrulaştırmaya çalışması ile bağlantılı. İsrail, “Orta Doğu’nun tek demokrasisi” rolünü başarıyla oynuyor ve kendisini dünyaya şirin göstermeye çalışıyor; bir çeşit sahne makyajı gibi. Bu sebeple bu terimler “badana” ile ilişkilendiriliyor:. Olan insan hakkı ihlallerini birtakım güzelliklerle sıvamaya çalışmak. Bunu yapan tek ülke İsrail değil ama İsrail’in Orta Doğu gibi bir yerde bulunan, üst kimliği Müslüman olmayan tek ülke olarak bunu yapmaya çok ihtiyacı var; çünkü sağ kolu İslamofobi. İslamofobinin olduğu bir dünyada İslam ile ilişkilendirilen antroposenlik (insan zamanı anlamına gelen yeni çağ) karşısında veganlık, heteroseksizm karşısında LGBTİ+ diskuru yürütmesi hiç şaşırtıcı değil. Ancak birçok aktivist, sanatçı ve akademisyen bunun da çok farkında. Ve insan hakkı ihlali suçtur, bunun için ezilen başka kimlikleri ön saflara itmek, onları tampon olarak kullanmak ciddi anlamda tutarsız ve etik dışı bir yöntem.

Ekonomik, kültürel, akademik boykotun amacını anlamalıyız. Ülkemizde ve dünyanın diğer yerlerinde süren insan hakkı ihlallerine ve işbirliklerine; Orta Doğu’daki diğer ülkelerin kendi çıkarları uğruna Filistinlileri yalnız bırakmasına gözümüzü kapatıp sadece İsrail’i ve sırf “Yahudi devleti” diye eleştirirsek yaptığımız şey antisemitizm ve ikiyüzlülük olur. Eğer İsrail Yahudi değil de başka bir kimliğin üst kimlik olarak belirlendiği bir ülke olsaydı ve ezilen halk Filistinliler değil de Yahudiler olsaydı aynı tepkiyi verecek miydik? Bu soruyu soralım kendimize. Unutmayalım ki Türkiye dahil birçok ülke müthiş derecede antisemitik ve kendi Yahudi vatandaşlarını baskı altında tutuyor. Yahudiler dünya çapında büyük saldırılara ve nefret söylemlerine maruz kalıyorlar. Son iki yılda -pandemiye rağmen- birçok sinagog saldırısı oldu. Ülkemizin de çok kara bir antisemitizm tarihi var. Bu yüzden Yahudilerin de yüzyıllardır tahakküm altında bırakıldıklarını ve güvenli bir biçimde yaşama haklarının olduğunu kavramak zorundayız. İsrail’e verdiğimiz tepkinin siyonistler tarafından antisemitizm olarak nitelendirilme sebebi tamamen bu, çünkü kendilerini güvende hissetmiyorlar ve onları yok etmeye çalıştığımızı düşünüyorlar. Bu yüzden verilen tepkinin kimlik değil hak temelli olması çok önemli.  Filistin’deki işgal, ülkemizdeki ve dünyadaki hak ihlalleriyle çok farklı örüntüler barındırmıyor. Bu yüzden kendi ülkemize yapılan eleştirileri de sağduyulu karşılamamız bu süreci pekiştirmemize yardım edecektir.

Son not: Nasıl ki Filistinlileri Hamas’a ve onun şiddetli eylemlerine indirgemek yanlışsa İsrail’deki barış yanlısı, işgal, sömürge ve savaş karşıtı birçok akademisyen, sanatçı ve bilim insanı olduğunu unutmak ya da görmezden gelmek bir o kadar hatalı. Bu kişiler, kendi özgürlüklerini kaybetme ve devlet şiddetine maruz kalma pahasına yılmadan Filistin’in özgürlüğünü savunuyorlar. Onlarla dayanışmamız baki. Ama hiçbir şey yokmuş gibi davranan, yanıbaşında bombalar patlarken kumsalda martinisini yudumlayan insanlara ve bunu sistematik bir biçimde yapan şirketlere tepki göstermemiz, onları elimizden geldiğince baskı altında tutmamız gerekiyor ki onlar da sorumluluk alsınlar. Direniş çok kalabalık ve güçlü, ancak daha fazlasına ihtiyacımız var. Maalesef ki yaşadığımız neoliberal ve ulusçu dünyada eğer ekonomik ve siyasi olarak nüfuzlu kişi ve oluşumlar bir hak mücadelesini desteklerse o mücadele kazanır.

Ana görsel: Sliman Mansour, “Revolution was the Beginning”, 2016, yağlı boya, 200 x 500 cm