Sinemanın Yükselen Queer Yönetmenleri

Umur Çağın Taş

Nasıl ki hetero bireylerin romantik birliktelikleri üzerine yapılmış filmleri tek bir alt türde toplamıyor, dost meclislerinde “En sevdiğin hetero film ne bakayım?” diye makas alarak muhabbet açmıyorsak artık queer yapımların da janrından bağımsız olarak salt LGBTQ+ ana karakteri bulunması sebebiyle tek başına bir başlıkmış gibi ele alınmasının önüne geçmemiz lazım. Peki yolumuz eskiye nazaran daha kısa gözükse de henüz o ideal dünyaya erişebildik mi? Hayır. Bu sebeple queer anlatıcılar, anlatılar takip edilmeyi, desteklenmeyi, gerçekle kurgu arasındaki sınırları karıştırdığımız hayal dünyamızın orkestra şefleri olmayı sürdürürken yeni bir mola verelim, hangi queer yönetmenlerin üzerinden gözümüzü ayırmayalım sorusuna cevap arayalım dedik. Fırsat eşitsizliğinin kol gezdiği yedinci sanattan sekiz adet taze maestro ile huzurlarınızdayım.

DESIREE AKHAVAN

2014 tarihli ilk uzun metrajlısı Appropriate Behavior ile hayatlarımıza girdi gireli kendi çalıp kendi oynasın diye yollarını gözlediğimiz Desiree Akhavan, sektörde ihtiyaç duyduğumuz o aktivist seslerden biri. The Miseducation of Cameron Post isimli queer romanı da uyarlayarak filmografisine yeni bir halka ekleyen yönetmen, bir yandan televizyonda da oyuncu/senarist kimliğiyle varlığını sürdürüyor. Öyle ki kadın cinselliğine dair tabuları yıkmak için çıktığı yolda ne yapıp edip The Bisexual‘ı nihayet geçtiğimiz yıl HBO çatısı altında seyirciyle buluşturdu. Zaten kariyerini yalnızca kadın merkezli anlatılar üzerine kurmaya daha bu işe ilk başladığı yıllarda, yazdığı hikâyelerin önüne redler dizilince karar vermiş. Sıradaki projesi denemelerden oluşan bir anı kitabı olsa da kamera arkasına dönünce yine LGBTQ+’nın görsel medyada az temsil edilen harflerini perdeye taşıyacağı kesin.

YEN TAN

19 yaşında Malezya’dan Texas’a göçen Yen Tan’ın kariyeri 2000’li yılların başında startını vermiş esasında ancak mini mini bağımsızlara ulaşım kolaylığı yaşadığımız son beş yılda girdi bizim hayatımıza. Los Angeles’ta gerçekleşen LGBTQ+ Film Festivali Outfest kapsamındaki Senaryo Laboratuvarı uygulamasından destek gören ve bu sayede Pit Stop isimli uzun metrajlısıyla Sundance semalarında boy gösteren Yen Tan da queer öyküler anlatma konusunda ısrarcı bir vizyoner. Kısa metrajlıdan uzuna dönüştürdüğü, AIDS’in adını ağzına almadan bir HIV filmi olmayı başarmış 1985 isimli son yapımı da kariyerinin zirvesi denebilir. Her yaşın, her geçmişin bir kenarına aile bağlarını da kondurup closet terk etmelerin ebeveyn cephesini hep bir elden geçiriyor. Şu aralar bağımsız belgesellerin sanat departmanında çalışarak vaktini öldürüyor olsa da bir sonraki filminin de benzer temalara değinmesini bekliyorum.

YANCE FORD

Fırsat eşitsizliğinin ne kadar gerçek olduğunu bu listeyi yaparken hak ettiği imkanlara sahip olamamış trans yönetmenler bulmakta zorlanınca daha iyi anladım. ABD’de yaş ortalaması epeyce büyük bir izleyiciye hitap eden PBS isimli kanalda senelerce yapımcı olarak çalışmış Yance Ford, çektiği ilk uzun metrajlı belgesel Strong Island ile Emmy’den Oscar’a kadar pek çok ödüle aday gösterildi ve kazandı. Erkek kardeşinin cinayetinin ardından katilin beyaz bir jüri tarafından cezaya çarptırılmaması üzerine ülkedeki sistemli ırkçılığın etki ettiği her alan hakkında fikir beyan eden yapımı Netflix üzerinden izleyebileceğinizi de not düşeyim. Ford’un bu kayda değer çıkışını yeni belgesellerle sürdüreceği de kesinleşmiş. 

ANDREW AHN

Listenin en ödüllü yönetmenlerinden biri Andrew Ahn. 2010’da çektiği, altı yaşında bir çocuğun gözünden “erkeklik” kavramını inceleyen Andy isimli kısası ABD’de uğradığı her festivalden bir ödülle dönmüş. İkinci kısası Dol (First Birthday), Sundance’te yaptığı prömiyerini LGBTQ+ festivallerinden aldığı mükafatlarla taçlandırmış. Ayrıca endüstrinin içindeki quuerler hakkında yapılan yakın zamandaki belgesellerde de aktif rol oynamış birisi kendisi. Ancak esas çıkışı için, tıpkı ilk kısasında olduğu gibi maskülinitenin toksik sularında bu içi boşalmış kavramı masaya yatıran Spa Night denilebilir. Tıpkı Andy gibi Sundance’te seyirci karşısına çıkan Spa Night’ın ardından Driveways ile geçtiğimiz yıl Berlin’e de uğradı bu arada. Hatta yeni filmine de yasal yollardan ulaşmak mümkün.

FRANCIS LEE

Seçtiği yolu ve üslubunu Andrew Haigh’e pek benzettiğim Francis Lee, bu yıl Kate Winslet ve Saoirse Ronan’ı buluşturan lezbiyen drama Ammonite ile Oscar radarına girmek için mücadele verecek. Ama biz kendisiyle, 2017’de görücüye çıkmış God’s Own Country isimli filmi sayesinde tanışmıştık. Yolculuğuna oyunculukla başlayan ancak bu alanda çok başarılı olmadığını fark edince direksiyonu kamera arkasına kıran Lee’nin hâli hazırda bir adet BAFTA ödülü de (İlk Senaryo) bulunmakta. Bizleri Josh O’Connor ile tanıştırdığı için de ekstra kredi verilmesi gerektiğini düşündüğüm yönetmenin İngiltere kırsalına sığdırdığı o sesi kısılmış heveslerle dolu filmini hâlâ tüketmeyen varsa yazı bittiğinde ne yapması gerektiğini gayet iyi biliyor.

RACHEL MASON

Los Angeles entelijansının önde gelen isimlerinden biri olarak nam salmış bir performans sanatçısı esasında Rachel Mason. Eğer yaptığı işleri araştırırsanız FutureClown adı altında Trump’ın başkanlık açılış konuşmasına lip sync yapmasına ya da Fidel Castro, Saddam Hussein gibi siyasi liderlerin kılığında bütün kepazeliklerini şarkı sözüne dönüştürdüğü performanslara rastlamanız mümkün. Ancak biz yönetmen kimliğiyle tanıdık daha çok kendisini. Diyalogsuz müzikali The Lives of Hamilton Fish bir kenarda dursun, geçtiğimiz sene Ryan Murphy tarafından yapımcılığı üstlenen ve Netflix’te karşımıza çıkan Circus of Books uzun zamandır izlediğimiz en eğlenceli belgesel olabilir. Bu arada film Mason’ın tutucu ailesi tarafından senelerdir işletilmekte olan, gay pornolarından kazancını sağlamaktaki bir kitapçıyı konu alıyor.

LEVAN AKIN

İsveç ve Gürcistan asıllı bir anne babanın çocuğu olarak esas sınavını televizyonda vermiş Levan Akın bizim ülkemizde de şimdiden kendine has bir hayran kitlesi edindi. Bir açılma hikâyesi olan And Then We Danced, kendine Tiflis’i mesken edinmiş olsa da benzer geçmişlere sahip topraklarda yaşadığımız için burada da pek çok seyircisinin kalbine dokundu açıkçası. Cannes’ın Directors Fortnight isimli bölümünde prömiyerini yaparak iyi eleştirileri toplayan Merab ve Irakli’nin hikâyesinden sonra şimdi yeni filmini İstanbul’da çekmeye hazırlanıyor bu arada. İçeriğini bilmediğimiz Passage, internette Kız Kulesi barındıran bir posterle arz-ı endam etmekte. Hep destek, tam destek koltuklarımızda yerimizi aldık ve Levan Akın’ın kalbimizi fethetmesini bekliyoruz. Bu sırada yönetmenin bu film için hazırladığı Spotify listesiyle ısınıyoruz.

CAMILLE VIDAL-NAQUET

Oral seksle münasebetinizi bütünüyle değiştirecek Sauvage, Fransız yönetmen Camille Vidal-Naquet’in ilk uzun metrajlısı olma özelliğini taşıyor. Bir seks işçisini konu almaktaki yapım Cannes’ın Critics Week’ı bölümü dahilinde gösterimini yapmasının ardından Avrupalı eleştirmenler tarafından pek kucaklanmasa da garip bir şekilde okyanusun diğer tarafında kuir komüniteler tarafından inanılmaz ilgi gördü. Öyle ki, hazırda yeni bir projesi bulunmayan Vidal-Naquet’in bir sonraki filmini Amerika’da çekmesi bekleniyor. Bu transferin New York’taki Museum of Modern Art (MoMA) tarafından “Yeni Yönetmenler/Filmler” seçkisinde boy gösterdiği için gerçekleşmesi olası.

Umur Çağın Taş’ın film, dizi ve şovlar hakkında içerik ürettiği ve 11 yıldır yayın hayatını sürdüren sitesi oscarboy.com‘u ziyaret etmeyi unutmayın.